Beklentilerin Altında Can Çekişen
- Tarih:
İnsan çoğu zaman kendi hatalarından çok başkalarının kendisi hakkında kurduğu beklentilerin altında ezilir. Daha çocuk yaşta omuzlarına yüklenen büyük laflar, parlak sıfatlar ve ağır beklentilerle büyüyen biri için hayat özgünce yaşanan bir şey olmaktan çıkar; sürekli ölçülen, tartılan, yargılanan, denetlenen bir sahneye dönüşür. “O efendidir.”, “O, hata yapmaz.”, “Ondan böyle şey beklenmez.” gibi cümleler, övgü gibi durur. Hâlbuki bu sözlerin içinde insan olmaktan feragat etme teklifi saklıdır.
Çocukluğundan itibaren yüksek ideallerle tarif edilen bir insan, zamanla kendisi olmaktan çok, kendisinden beklenen o garip şeye dönüşmeye zorlanır. Yanılma payı daraltılır, düşme hakkı elinden alınır. İnsan tabiatı gereği eksiktir; şaşar, tökezler ve bazen bilerek yahut bilmeyerek yanlışlar yapar. Kutadgu Bilig’te Yusuf Has Hacip insanı “yalnguk” kelimesiyle anar ve şöyle açıklar: “Bu yalnguk (insan) adı insana yanıldığı (yangluk) için verildi; yanılmak (yangluk) insan (yalnguk) için yaratıldı.”
Beklentilerin altında kalmak insan için bir başarısızlık değildir. İnsanların kendilerine yöneltmeleri gereken bakışlarını etten kemikten bir başka insana yönetmeleri, bir başka kimsede ariyet arayışının anlamsız sonucudur.
Kimse, taşıyamayacağı bir misyonla dünyaya gelmez. İdealize etmek, çoğu zaman iyi niyetle başlar. Sevdiğimiz için, güvendiğimiz için, umut bağladığımız için karşımızdakini yüceltiriz. Bir kimse için hayır dualar etmek, hakkında iyi temennilerde bulunmak elbette güzeldir. Bunlar, insani ve kıymetlidir ancak sınır aşıldığında, iyi niyet zehirli bir hâl alır. İnsan, bir süre sonra kendi mahcubiyeti ve mahviyeti ile kendini tamir etmektense başkalarının gözündeki imajını kurtarmaya odaklanır bir ömür boyunca. Samimiyet yerini role, hakiki ahlâk yerini ahlâkçı bir performansa bırakır.
İşin daha kötü tarafı da şudur ki aşırı idealize edilen bir insan düştüğünde onunla birlikte temsil ettiği varsayılan değerler de sorgulanır hâle gelir. Bir kişinin zafiyeti, koskoca bir düşüncenin ya da bir davanın kusuru gibi sunulur. Burada asıl hata, değeri insana bağlayan bakıştadır. Değerler insanlardan büyüktür, insanlar onları taşır ama onlar tarafından tüketilmez. Bir kişiyi kusursuz ilan etmek hem o kişiye hem de o değerin kendisine haksızlıktır.
Hannah Arendt “İnsanları sembole dönüştürdüğümüzde onların insanlıklarını kaybederiz.” diyor. Bir insanı bir değerin, bir davanın ya da bir ahlâk iddiasının sembolü hâline getirdiğimiz anda artık ona bir insan gibi değil bir temsil aracı gibi bakmaya başlarız. Bu bakışta hataya yer yoktur çünkü semboller yanılmazdır.
Sembol hâline getirilen insanın düşme hakkı elinden alınır. İlk sendeleyişinde yaşanan hayal kırıklığı onun kusurundan değil ona insanüstü bir anlam yükleyen zihniyetten doğar. Böylece hem insan ezilir hem de temsil etmesi beklenen değerler tek bir zafiyetle tartışmalı hâle getirilir.
Beklentilerin altında kalmak, çoğu zaman yetersizlik değil bilakis insanlık göstergesidir. Bir insanın hata yapması, onun kötü niyetli olduğu, ahlâksız olduğu anlamına gelmez hatası ile övünmediği, hatasına meşruiyet telaşına düşmediği müddetçe. Hatayı affetmeyi değil yıkıcı bir hayal kırıklığı üretmeyi tercih eden ahali için ise durum başkadır. Baştan beri insanın gerçeği değil ona büyük gelen bir ideal sevilmiştir zaten. İnsanla gerçekçi ve insaflı ilişki kurmak yerine onun üzerinden temelsiz ve abartılı bir güven duygusu inşa edilmiştir.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir kimsenin bir kişiyi övdüğünü ve övmede çok ileri gittiğini işitti. Bunun üzerine:
“Adamı mahvettiniz, adamın bel kemiğini kırdınız.” buyurdu.
Hakikatte birisini yüzüne karşı abartılı bir şekilde övmek, onun yüzüne toprak atmaktır, zebun etmektir. Bu övgünün muhatabı, ister istemez gururlanabilir ve kendinden menkul olmayan bir özgüven vehmeder, kör noktalarına kayıtsızlaşır; temkin ve tedbir ihtiyacı hissetmez ve bu durum onu daha korunaksız hâle getirir.
İnsanın nisyan ile malûl olduğu, bazen yanlış tercihlerde bulunabileceği ve bu özelliklerin bizatihi onu yaradan tarafından ona ayırt edici bir özellik olarak verildiğini idrak gerekir. Ne bir kimsenin hatalarını büyütmek ne de erdemlerini putlaştırmak hakikatli bir tutum değildir. İnsanı iradesizleştiren ve dahi değersizleştiren, hata yapmak değil hata yapma hakkının biri ya da birileri tarafından elinden alınması ve kişinin buna inandırılmasıdır. Bu, ağır bir şiddet türüdür. Hata yapma hakkının gaspı; umulmadık kırılmaları, düşüşleri beraberinde getirir. Tersinden kendini gerçekleştiren kehanetle karşılaşılır.




