Picture of Nuh Muaz Kapan
Nuh Muaz Kapan

Bilimin Felsefi Serüveni Üzerine Düşünmek

A+ A-

Bilim felsefesi, bilimin kendi iç işleyişini dışarıdan izleyen bir gözlem etkinliği değildir; bilimi mümkün kılan ön-kavramların, yöntemsel tercihlerin ve insanın dünya ile ilişkisinin fenomenolojik katmanlarının sürekli olarak sorgulanmasıdır. Bu nedenle bilim felsefesinin merkezinde yalnızca bilim değil, bilimi var eden insan aklı ve bu aklın tarihsel serüveni vardır. Bilim, insanın dünyayı kavrama çabasının belirli bir tarzda yoğunlaşmış biçimidir; ancak bu tarz ne ezeli ve ebedi bir zorunluluk, ne de mutlak bir hakikat tekeli doğurur. Tam tersine, bilimsel bilginin sürekli değişen doğası, onun insanla birlikte akış halinde olduğunu gösterir. Bu yüzden bilimi açıklamak, çoğu zaman insanın kendini açıklama gayretinin bir parçasıdır.

Bilimin diğer anlamlandırma biçimleri olan din, sanat, mito-poetik anlatı ve metafizikten ayrılması tarihsel bir kırılmadır. Bu kırılmanın kökenleri antik dünyaya kadar uzansa da gerçek anlamda kurumsallaşmış biçimi 17. yüzyılda ortaya çıkar. Bacon’ın doğaya egemen olma arzusuyla şekillenen tümevarımcı yöntemi, Descartes’ın rasyonalizmi ve Newton’ın matematiksel doğa felsefesi modern bilimsel zihniyetin üç temel direğidir. Fakat bu zihniyet, yalnızca dünyanın nasıl işlediğine dair bir açıklama sunmaz; aynı zamanda insanın kendisiyle ilişkisinin yeniden tanımlanmasını da içerir. Modern bilimsel akıl, doğayı kutsallıktan arındırır, açıklanabilir ve hesaplanabilir bir mekanizma hâline getirir; bu nedenle bilim yalnızca bilginin değil, modernliğin de metafizik temellerinden biridir.

Yine de bilimsel bilginin temellendirilmesinde ilk büyük kırılma, modern bilimin kendisiyle övündüğü nesnellik iddiasının felsefede sorgulanmaya başlanmasıdır. Husserl’in fenomenolojisi, bilimin katı nesnellik iddiasını “yaşantı dünyası” kavramıyla aşındırmıştır. Husserl’e göre tüm bilimler, sonrasında unuttukları bir kökten, yani yaşam dünyasından beslenir. Bilimsel idealizasyonlar, geometrik soyutlamalar, nedensel açıklamalar, algısal dünyanın içinden yükselir ama sonra o dünyayı unutur. Bu unutma, bilginin köksüzleşmesine yol açar. Böylece rasyonalitenin krizi dediği şey ortaya çıkar: Bilim ilerlerken anlam geriler. Bilim açıklama gücünü artırırken, insan dünyada bulunmanın anlamını giderek kaybeder. Bu nedenle Husserl’in çağrısı salt metodolojik bir dönüşüm çağrısı değil, aynı zamanda bilimsel aklın kendi fenomenolojik kökenine dönme çağrısıdır.

Heidegger, Husserl’in bıraktığı yerden daha radikal bir eleştiri geliştirir. Ona göre modern bilim, modern teknikle birlikte, varlığı yalnızca “kullanılabilir kaynak” olarak gören bir ontolojiye dayanır. Modern bilimin nesnelliği bir yanılgıdır; bilim nesnel olmadan önce ontolojik bir seçimi gizlice yapmıştır. Varlık, bilim için ancak ölçülebilir olan kadardır. Bu nedenle modern bilim, varlığın zenginliğini değil, yalnızca hesaplanabilir olan boyutunu görünür kılar. Bu yaklaşımda bilimsel düşünce, insanın dünyayla olan asli ilişkisi olan “dünyada-olma” halini perdeleyen bir etkinliğe dönüşür. Heidegger için bilimin eleştirisi, bilime karşı değil, bilimin ontolojik iddialarına karşı bir eleştiridir. Çünkü bilim, varlığın tümünü değil, yalnızca bir kipini, yani bulunan-şey olarak varlığı inceler ve böylece varlığı indirger.

Merleau-Ponty, fenomenolojiyi duyusal deneyimin ve bedenin bilimsel epistemoloji içindeki konumunu tartışarak genişletir. Newtoncu bilimde dünya, nesnelerin uzayda yer kapladığı matematiksel bir yapı olarak belirirken, Merleau-Ponty bunun algılayan özneyi dışladığını, dünyayı yaşayan beden için değil, soyut bir zihin için tanımladığını söyler. Oysa bilim, algısal dünyanın belli türden soyutlamalarla dönüştürülmesidir ve algısal dünya bilimden önce gelir. Modern bilimin kör noktası, bedenli öznenin dünyayla kurduğu ön-temasın yani “beden şemasının” inkârıdır. Bilim, dünyanın nesnel yapısını açıklasa da dünyayı yaşanan dünya kılmaz; bu yüzden bilimsel bilginin her zaman fenomenolojik bir tamamlayıcıya ihtiyacı vardır.

Bilimsel rasyonalitenin eleştirisinin bir boyutu da epistemolojiden epistemoloji tarihine yönelen Gaston Bachelard’ın yaklaşımında görülür. Bachelard’a göre bilimsel bilgi, tarihsel kesintiler, epistemolojik kırılmalar ve sıçramalarla ilerler. Bilimsel bilgi hiçbir zaman saf bir gözlemle başlamaz; her gözlem zaten bir kuramın içinden yapılır. Bu nedenle “nesnellik” dediğimiz şey bile tarihsel bir inşa sürecidir. Bilimdeki ilerleme hataların düzeltilmesinden ibaret değildir; bazen tamamen yeni bir düşünme biçiminin ortaya çıkması gerekir. Bachelard’ın “epistemolojik engel” kavramı bunu anlatır: Eski düşünme biçimleri yeni bilgiyi engeller. Böylece bilim tarihi doğrusal değil, kopuşlarla ilerleyen bir tarihtir. Bu yönüyle Bachelard, Kuhn’a zemin hazırlamış, Lakatos’un araştırma programları fikrine ise metodolojik bir derinlik kazandırmıştır.

Lakatos, Popper’ın yanlışlamacılığı ve Kuhn’un paradigmatik bilim yorumu arasında bir sentez arar. Popper’ın yanlışlamacı bilimi çok katı, Kuhn’un paradigmatik bilimi ise fazla göreci bulan Lakatos, bilimsel teorileri “araştırma programları” olarak kavrar. Bir araştırma programının sert çekirdeği yanlışlanamaz; ancak yardımcı hipotezler yanlışlanabilir. Bilimsel ilerleme, bir programın sorunları çözmedeki başarısına göre değerlendirilir. Bu yaklaşım bilimi ne tamamen görelileştirir ne de dogmatik hale getirir. Bilim, rekabet eden programlar arasında bir seçilme sürecidir. Ancak bu seçim rasyonel olduğu kadar tarihsel ve sosyolojik faktörlerden de etkilenir.

Foucault ise bilimsel bilginin yalnızca bilişsel değil, aynı zamanda iktidar ilişkileri içinde şekillendiğini savunur. Ona göre “hakikat rejimleri” vardır; bir uygarlığın hangi bilgiyi makbul sayacağını belirleyen şey yalnızca mantıksal doğruluk değil, bilgi-iktidar ilişkileridir. Bilim de bu rejimlerin bir ürünü olarak doğar. Foucault’nun arkeoloji ve soybilim çalışmaları, bilgi sistemlerinin birer epistemik kırılma sonucunda ortaya çıktığını ve bilginin daima belli iktidar ağlarıyla bağlantılı olduğunu gösterir. Böylece bilimin mutlak nesnellik iddiası, tarihsel olarak belirlenmiş bir söylem biçimi olarak yeniden kavramsallaştırılır.

Tüm bu eleştirilerin orta yerinde bilimin günümüzde karşı karşıya kaldığı temel soru belirir: Bilim hâlâ hakikatin en yetkin yolu mudur, yoksa modernliğin kurduğu bir söylem sisteminin tarihsel bir ürününden mi ibarettir? Bu soruya kesin bir yanıt yoktur; fakat bilim felsefesi bugün bilimi eleştirinin nesnesi hâline getirirken onu değersizleştirmez. Tam tersine bilimi kendi sınırlarının farkında bir etkinlik haline getirir. Bilimin gücü, gerçeği mutlaklaştırmasından değil, eleştiriye açık olmasından gelir.

Bugün bilim, pozitivizmin iddia ettiği gibi tüm bilgi biçimlerinin üstünde yer alan bir monolit değildir; fakat bu, bilimin değersiz olduğu anlamına gelmez. Bilimin güçlü yanı, hakikati tek başına temsil ettiğini iddia etmemesi gerektiğini anlamaya başladığı noktada ortaya çıkar. Bilim, insanın dünyayla ilişkisinin yalnızca bir boyutudur; fenomenolojik deneyim, hermeneutik yorum, varoluşsal sorgulama ve toplumsal analiz gibi başka boyutlarla iç içe geçtiğinde anlam bakımından zenginleşir. Bilim, kendisini felsefeden bağımsız gördüğü sürece tamamlanmamış, kendisine kör bir etkinlik olarak kalacaktır. Felsefenin görevi bilime sınırlarını hatırlatmak değil, onu kökleriyle ve anlamıyla buluşturmaktır.

Sonuçta bilim, insan aklının yarattığı en etkili açıklama sistemidir; fakat insan yalnızca akıldan ibaret değildir. Dünya yalnızca ölçülebilir olanlardan oluşmaz. Hakikat yalnızca deneysel olarak doğrulanabilir olanlara indirgenemez. Bilim, gücünü sınırlılığını kabul ettiği ölçüde korur; çünkü hakikat arayışı yalnızca bilimsel olanla tamamlanamaz. Bilim, insanın varlık karşısında sürdürdüğü bitmeyen sorular dizisinin önemli ama tek olmayan bir cevabıdır ve onun değeri, bu çoklu hakikat arayışı içindeki yerini bilmesinden doğar.