Medya ve İletişim Araçlarının Etik Sorunları
- Tarih:
Bilgi çağının ortaya çıkardığı yeni teknoloji ve pratiklerin hayatımızın her alanına nüfuz ettiği, bu yeniliklerin ortaya çıkardığı soru ve sorunların bizleri kuşattığı alanlardan birisi de şüphesiz medya ve kitle iletişim araçlarıdır. Adeta bir damar ağı gibi toplumun dokusuna işlemiş durumda olan medya; haberler, eğlence, eğitim ve daha fazlasını sunarak dünyayı algılama biçimimizi ve birbirimizle etkileşim şeklimizi derinden etkiliyor.
Bu gücün beraberinde, etik açıdan karmaşık ve zorlayıcı bir dizi soru da ortaya çıkıyor elbette. Medyanın sorumlulukları nelerdir? Doğruluk ve tarafsızlık nasıl sağlanabilir? Bilgi kirliliği ve dezenformasyonla nasıl mücadele edilebilir? Bu ve bunun gibi sorular, medya ve etik arasındaki ilişkiyi felsefi bir bakış açısıyla incelemeyi gerekli kılıyor.
Etiğin medyada giderek daha fazla önem kazanmasının sebebi, medyanın iktisadi ve kültürel gelişmelere bağlı olmasından, fakat çok daha önemlisi doğrudan sermaye ilişkileri ile iç içe olmasından kaynaklanır. Zira ekonomik çıkarların toplumsal ilişkileri belirlediği bir yerde bu ağların medyanın davranış kodlarına yansımaması beklenemez. O halde sahip olduğu dönüştürücü güç ile birlikte düşünüldüğünde sermaye ve politik iktidarın en gözde araçlarından olan medyadaki etik problemlerin bu ön kabulden tartışılması da olağan bir durumdur.

Kitle iletişim araçlarının gelişmesinden bu yana toplum için son derece önemli olan medya; toplumu eğlendirmek, etkilemek, eğitmek, kamuoyu yaratmak, propaganda yapmak, para kazanmak gibi amaçlara hizmet edegelmiştir. Ortaya çıkışından sonra özel teşebbüslerin çoğalmasıyla birlikte “rekabet” ortamının genişlemesi sebebiyle medya, izleyici/okuyucu odaklı olarak yeni bir perspektif sunmak zorunda kalmıştır. Reyting veya tiraj kaygısı bu noktada temel problemleri teşkil ederken, medyanın popüler kültürel hazzı doyurma amacıyla genel bir yozlaşma içine girdiği gözlemlenmektedir.
Bu noktada medya artık izleyicinin beğenisine, reklam verenin taleplerine göre hareket eder hale gelmiştir. Medyanın hangi saiklerle içerik sunduğuna dair yürütülen medya çalışmalarında; şırınga modeli, kullanımlar ve doyumlar modeli, ahlaki panik kuramı gibi teoriler medyanın üretim motivasyonlarına açıklık getirmeye çalışır.
Kamu Yararı ve Etik
Medyanın giderek daha fazla önem kazanmasıyla birlikte bu gücün toplumlar, devletler ve bireyler üzerindeki etkisi giderek daha fazla tartışmalı hale geldiğini görüyoruz. Medyanın etkisi arttıkça da medya ve etik arasındaki ilişki, etiğin medyada nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin tartışmalar daha da önem kazanıyor.
İkinci dünya savaşı döneminde medya çalışmalarında yer alan otoriteler bu noktadan hareketle medya ve basının toplumlar üzerindeki etkisini görerek bu motivasyonun tehlikelerine dikkat çektiler. Böylece medyanın bir ahlaki nosyonu olması gerektiği fikri ortaya çıktı. Çözüm ise kurumsal bir mekanizmanın değil medyanın ahlaki bir ilkeler bütünüyle kendi kendini denetlemesinden geçmekteydi. Bu dönemin davranışçı pozitivizmi yine aynı dönemde liberal düşünceye hakim olan faydacı rasyonalizm ile iç içe geçerek ortaya medyanın pusulası olacak bir ahlak perspektifi oluşmasına imkan tanıdı. Medya pratiklerinin şekillenmesinde etkili olan en önemli yönelim ise “faydacılık” olmuştur. Bir eylemin ahlaki değerinin onun ürettiği toplam faydaya bağlı olduğunu öne süren faydacılık, bu yönüyle kamusal bir perspektife sahiptir. Eylemin ürettiği sonuç olumlu anlamda ne kadar çok kişiyi etkiliyorsa onun ahlaki değeri de o denli artmaktadır. Mill’in deyimiyle faydacılık ahlaki failin kendi kişisel mutluluğuyla değil, ortak en büyük mutlulukla ilgilidir. Döneminin de etkisiyle faydacılık teorisinin medya ve etik ilişkisindeki konumu diğer ahlaki öğretilerden çok daha kapsamlı olmuştur. Özellikle modern habercilik pratiklerinin meşruiyeti, basın çalışanlarının tüm faaliyetleri kamu yararını gözettikleri motivasyonu ile sağlanmaya çalışılır. Hangi içeriğin ne kadar yansıtılacağı ise yine toplumun yararına göre belirlenmektedir.
Toplum yararını belirleme noktasında medyanın önündeki en kullanışlı araç ise reyting ve tiraj sayılarıdır. Medya çalışmalarında “kullanımlar ve doyumlar” modeline de işaret eden bu ölçümler medyanın kendini şekillendirmesinde rol oynar. Ancak bu ölçümlerin nicel olduğu, üretilen fayda ve sonuçlar açısından anlamlı çıktılar vermediği rahatlıkla söylenebilir. Zira bir haberin izlenme sayısı çok olsa bile onun toplumun ve bireylerin yaşantısındaki faydası izlenme sayıları ile doğru orantılı olmayabilir. Nitekim Jeremy Bentham’ın faydacılık teorisine getirilen en önemli eleştirilenden birisi de buna benzer bir çerçeveye sahiptir. Faydanın ölçülebilen nicel bir yapısı olmadığından sonuçlar üzerinden ahlaki eylemin değerini tanımlamak da güçleşmektedir.
Öte yandan Medyanın daha fazla ticarileşmesi, medyanın sosyal sorumluluklarının ve habercilik ilkelerinin ikinci plana atılmasına neden olmaktadır. Medyanın ticari kaygısı arttıkça da bu kuruluşların devletten, özel çıkar çevrelerinden, siyasi oluşumlardan bağımsız kalması zorlaşmakta bu da medyanın üretimlerini ciddi şekilde etkilemektedir. Özellikle medya alanındaki tekelleşme ve medya kuruluşlarının karşılıklı çıkar çatışmaları, kamu yararı ve kamunun bilgi edinme hakkının önüne geçebilmektedir.
Burada gelişen teknoloji ile birlikte ortaya çıkan yeni medyanın (sosyal medya) haber alma ve yayma anlamında demokratikleşme imkanı önem arz ediyor. Bireyler artık tekelleşmiş, belirli çıkar grupları ve ilişkileri çerçevesinde haber üretimi yapan kuruluşların içerikleriyle yetinmek zorunda kalmayıp bu içerikleri kendileri üretebilir ve yönetebilir hale gelmiştir. Ancak bu kez de başka etik ve mesleki problemler çıkmaktadır. Örneğin yalan haber ya da kaynağı doğrulanmamış haberlerin sayısı yeni medyada geleneksel medyaya olduğundan çok daha fazladır. Geleneksel medyadaki ticari kaygı yeni medyada kendisini “beğeni, tık, görüntülenme” kaygısına bırakmış bu ise içerik üretiminin sorumlulukları bertaraf etme tehlikesine yol açmıştır. Geleneksel medyada kurumsal ve hukuksal nedenlerle haber üretimi süreçlerinde var olan etik ilkeler ve kontroller yeni medyada tamamıyla ortadan kalkmıştır. Bu nedenle yeni medyadaki etik sorunların da en az geleneksel medyada olduğu kadar önemli ve güncel olduğu söylenebilir.
Medya ve Devlet İlişkisi
Öte yandan Atak ve Gül’ün aktardığı gibi medya etiği denildiğinde herkesçe kabul edilen ortak ve tek bir metin ve kurallar listesinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Çünkü genel itibariyle medya çalışmaları alanında bu etik ilkelerin, yargısal ve idari denetlemelerden ziyade kendisi tarafından denetlenmesi en ideal çözüm yolu olarak kabul edilmiştir.
Ancak burada pratik bir sorunla karşı karşıya kalmanın kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar etik söz konusu olduğunda çoğu zaman sistematik kurallar bütünü bulamadığımız bir gerçekse de medya alanında sistematize edilmiş ilkeler bütününden yoksun olmak, bu alanın fazlasıyla sübjektif yorumlara açık olmasına neden olmaktadır. Örneğin medyada çok önemli bir kavram olan “kamu yararı” bu ilkelerin sübjektif belirsizliğinde etik problemlere neden olacaktır, olmaktadır. Devlet düzeyinde gizli bir bilginin açıklanması, haberi yapan açısından “kamu yararı” gerekçesiyle meşrulaştırılabilirken, habere söz konusu olan taraflar açısından ise “devletin üstün yararı” gibi gerekçelerle illegal görülmektedir. Geçtiğimiz yıllarda Wikileaks gibi skandalların ortaya çıkardığı temel problem de tam olarak budur. Dünyanın herhangi bir yerinde özellikle “bağımsız” medya kuruluşları bu tip haberleri “haber alma hakkı” “basın özgürlüğü” açısından değerlendirip ele alırken aynı konuda toplumun uzun vadeli yararı, devlet sırrı gibi gerekçeler de öne sürülmektedir. Nitekim Wikileaks, bilgilerin ifşasının şeffaflığın bir gereği olduğunu ve karşılıklı şeffaflığı sağlayarak demokrasiyi güçlendirdiğini öne sürmektedir.
Hobbes’un devlet anlayışı çerçevesinden baktığımızda, birey ve doğal olarak toplumun kendi egemenlik hakkını devrettiği bir üst organizasyon olan devlet, yine onların çıkarı için bu gibi kısıtlamalar uygulayabilir. Ancak devletin, egemen güçlerin toplumun üzerinde inşa ettiği bir kurum olarak gören Marksist pencereden baktığımızda devlet, pek çok alanda olduğu gibi medyada da kişilerin özgürlüğünü kısıtlamaktan başka bir şey yapmamış olacaktır. Devlet söz konusu olduğunda ise basın özgürlüğünün kolayca vazgeçilebilen bir lüks, ifade özgürlüğü ise düzensizliğe yol açacak bir tehdit olarak algılanması neredeyse kaçınılmazdır.
Bununla birlikte neyin kamu yararı neyin bireysel meraklara hitap eden içerikler olduğunu ayırt etmek de pek kolay değildir. Bilgi edinme hakkının öğrenme merakı ile iç içe geçtiği medya tüketim alışkanlıklarında medya içeriklerinin hangi sonucu üreteceği de tartışmalıdır. Yine bunun kadar kesinliği olmayan bir başka konu ise elbette neyin devlet güvenliği ile ilgili olduğudur.
Dolayısıyla medyanın ahlaki bir nosyon oluşturma yükümlülüğünü kendisine bıraktığımızda ortaya çıkan sonuçlar, etik ilkeleri zorlayıcı ve uygulayıcı kurumsal bir yapıya dönüştürme durumunda da sansür ve otoriterleşme olarak kendisini gösterecektir. Öte yandan medya etiği açısından en zorlayıcı durum da medyanın siyasetle olan ilişkisidir. Medya siyaset ilişkisinde karşılıklı kullanım esasına göre şekillenen bir yapı olabileceği gibi, çatışan bir ilişki de söz konusu olabilir.
Yakın zamanda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçim süreçlerinde medyanın tutumu, çok daha yakın zamanda yaşadığımız Rusya-Ukrayna ve Filistin olaylarındaki küresel medyanın gösterdiği tutum son derece güncel örnekler olarak karşımızda durmaktadır. Medya artık devletin ideolojik aygıtının olmasının ötesinde hegemonik söylemlerin aracı haline gelmiştir.
Kullanımlar-Doyumlar ve Algoritma Tahakkümü
Post modernist yaklaşımların ağırlıkta olup medyanın daha çok olumsuz bir bakışla ele alındığı medya çalışmalarında en ılımlı yaklaşımlardan birisi Kullanımlar ve Doyumlar modelidir. Bu teori, medyanın izleyicinin istek ve beğenisine göre şekillendiğini, içeriğini buna göre belirlediğini söyler. Nihayetinde eğer izleyici o dönem gülmek istiyorsa dram ağırlıklı içerikler yerine komediyi tercih edecektir. Bu ise bir aşama sonra komedi üretimlerinin daha fazla olmasına sebep olacaktır. Neoliberal ekonomiyle uyumlu bir şekilde ortaya çıkan bu modelin kendi içinde temel bir sorunu olduğu görülebilir. Her şeyden önce izleyicinin seçenekleri, özellikle geleneksel medyada son derece sınırlıdır. Bu seçenekler arasındaki ölçümler ise reyting/tiraj gibi yalnızca kullanıma dayalı olan yöntemlerle yapılır. Ayrıca medyanın sunduğu içerik sayısı sınırlı olduğundan izleyicinin o an gerçekte hangisini arzu ettiği yalnızca medyanın sunduğu seçenekler arasından belirlenebilir.
Geleneksel medya tüketiminin yerini dijital platformlara bıraktığı günümüzde benzer bir durumun algoritmalar eliyle oluştuğunu söyleyebiliriz. Kullanıcılar dijital platform veya uygulamanın sunduğu seçeneklerden kullandıkça algoritma aynı tarzda içeriği daha fazla ön plana çıkarır. (Bu bazen, o uygulamanın izleyiciyle buluşturmak istediği yapımları kategorik olarak uygun olmasa bile karşımıza çıkarması şeklinde de olabilir) Bir sonraki aşamada bu içeriklerin sayısı arttığında aslında izleyiciye sunulan seçenek sayısının da azalması anlamına gelir. Böylece paradoksal şekilde seçenek azaldıkça izleyici benzer içeriğe daha fazla mahkum hale gelir. Sonuç itibariyle tüketicinin gücü ne kadar güçlü olursa olsun, son tahlilde medyaya neyi göstermesi gerektiğini söyleyemez.
Bu noktada Adorno’nun medya ve kültür endüstrisi ilişkisine değinmek yerinde olacaktır. Medyanın kültür endüstrisini bayağılaştırdığını söyleyen Adorno, kapitalizmin medya ile üretim dışındaki diğer zamanı da eline aldığını ve yine kendi çıkarı doğrultusunda kullandırdığını ifade eder. Geleneksel medya için öne sürülen bu perspektifin günümüzde kullanıcıların mahremiyetini ihlal eden sosyal medyada çok daha fazla geçerli olduğu açıktır.
Yeni Medya ve Ağ Toplumu
Gelişen teknoloji ile birlikte geleneksel iletişim kanalları ve medya araçlarının yerini giderek daha fazla alan yeni medya/sosyal medya ise iletişimin çözüm bulamadığı etik sorunları daha fazla artırmıştır. Her şeyden önce bireysel kullanıma dayalı olan bu yeni medya türünün etik sorunları doğal olarak toplumsallıktan çok bireye ilişkin olan taraflarda kendini göstermektedir.
Bununla birlikte geleneksel medyada geçerli olan fakat bir şekilde aşılmaya çalışılan etik sorunların burada tamamıyla görmezden gelindiği söylenebilir. Geleneksel medyanın tekelleşmiş kurumsal yapısına karşı bireyleri daha özgür kılan yeni medya pek tabii aynı oranda daha denetimsiz de kılmıştır. Bu ise kullanıcıların etik sorumluluklarını kolaylıkla göz ardı etmelerine yol açmaktadır.
Yeni medya ile birlikte bütün bir internet ağını düşündüğümüzde ise mahremiyet ve güvenlikle ilgili sorunlar ortaya çıkmaktadır. Güvenlik artık fiziksel ve sınır güvenliği ile ilgili olduğu kadar siber güvenlik ve veri güvenliği kavramını da barındırmaktadır. Bu ise devlet-piyasa ve birey ilişkilerinde yeni sorun alanlarını ve politik krizleri görünür kılar.
Geçtiğimiz yıllarda Facebook’un adının karıştığı Cambridge Analytica olayı bu türden ciddi tartışmalara neden olmuş ve veri güvenliği konusunu gündeme getirmiştir. Facebook’un Amerika seçimleri için kullanıcılarının kişisel bilgilerini CA şirketine satıp, CA’nın bu verileri seçim kampanyası için izinsiz kullanması sanal mahremiyetin sınırlarını tartışmaya açmıştır.
Bu noktada Byung Chul Han’ın “Şeffaflık Toplumu”nda bu etik soruna ilişkin eleştirilerini hatırlamak yerinde olur. Han’a göre ağ toplumunun getirdiği sonuç şeffaflıktır, şeffaflık ise güveni ortadan kaldırarak kontorlü ikame etmektedir. Ona göre şeffaflık toplumsal değişimleri kapsar ve derin değişikliklere neden olur. Sistematik zorlama farklılığı ve yabancılığı devre dışı bırakarak hız ve istikrar amacı ile yürütülür. (Daha kolay ulaşım, daha iyi hizmet, daha çabuk iletişim, senkronizasyon vs.) Böylece hizaya getirilmiş bir toplum haline dönüştürür. Şeffaflık ideolojisinin totaliter yönü de buradan kaynaklanır.
Ağ toplumu, bireyleri hiper iletişim yoluyla dijital panoptikonlar içine hapsetmektedir. Üstelik bu gözetleme ve denetleme hali gönüllü teşhir ile kendini sürekli yenilemektedir. Herkesin herkesi kontrol ettiği, fakat en önemlisi sermayenin toplumları ve hatta devletleri kontrol ettiği bir totaliterizm inşa edilmiş olur.
Noam Chomsky’nin “Rıza’nın İmalatı”nda işaret ettiği süreçte tüm bunlar bireylerin kendi iradeleri ile meydana gelir. Teknoloji ve iletişim kanalları, bireylere hayatlarını kolaylaştırıcı imkanlar sunarak onların kendi verilerini gönüllülükle teşhir etme zorunluluğuna tabi tutar. Böylece ağ toplumu mutlu ama mahkum bir şekilde yaşamaya devam eder. Medya ve iletişim kanallarının iktisadi ve siyasi ilişkileri doğal olarak öncelikle bireye sonra topluma yönelik etik sorumluluğunun olabildiğince zayıflamasına neden olur.
İster geleneksel olsun, ister yeni medya; karmaşık ilişkileri barındırması zorunlu olan böyle bir yapının kaynağı kurumsal veya otonom bir etik nosyonuna sahip olması güç görünmektedir. Öyleyse medya ve iletişim kanallarında beklentimizden ziyade var olan gerçeklikleri kavrayarak bu araçlara yaklaşım biçimlerimizi gözden geçirmek daha doğru olacaktır.
KAYNAKLAR
GÖKÇE Müjdat, Kitle İletişim Araçları ve Toplum Medya ve Ahlak
Soydan Boray (2023). YENİ MEDYA VE SOSYAL MEDYA: ETİK SORUNLAR VE ÇÖZÜM YAKLAŞIMLARI. Yeni Medya Elektronik Dergisi, 7(3), 198-215.
Metin, O., & Karakaya, Ş. (2017). Jean Baudrillard Perspektifinden Sosyal Medya Analizi Denemesi. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 19(2), 109-121.
Aksoy, A., & Türkölmez, O. (2020). Dijital Çağa Demokrasiyi Çağırmak: Cambridge Analytica Skandalı. Journal of Political Administrative and Local Studies, 3(1), 41-59.
Taş, O. (2017). Ahlak Düşüncesi Perspektifinden Medya Pratiği Nasıl Görünür?. Kültür Ve İletişim, 20 (2)(40), 12-42.
Demir, G. Y. (2011). “MEDYA,” “VE,” ETİK”: BİR OKSİMORON ANALİZİ. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 12(21), 243-253.
Laughey Dan, 2010, Medya Çalışmaları, Teoriler Yaklaşımlar
Aslan Metin, (2022). Dijital Hayattaki Etik İhlallerin Tespiti ve Analizi: Cambridge Analytica Veri Skandalı, Medya Okuryazarlığı Araştırmaları Dergisi
Mete, Sena Nur, Gözetimin Gelişim Dinamikleri Üzerine Perspektif: Facebook – Cambridge Analytica Örneği
Tevitöl Şimal Zağra, Mahremiyet mi Kamu Çıkarı Mı? Değişen Gazetecilik Kodları, Wikileaks ve Medya Etiği
YÜKSEL Yusuf, Medya Etiği, Meslek Etiği Kavramları
ŞİMŞEK Melda Canan, Medya Etiği, Marmara İletişim Dergisi




