Mağduriyet Psikolojisi
- Tarih:
Bazı insanlar dünyaya, hep başkalarından bir şeyler istemeye gelmiş gibidir. Bitmek bilmeyen bir beklenti hâliyle yaşarlar. Birinden güvenlik, diğerinden sevgi, ötekinden konfor… İhtiyaçları gözetilsin, dertlerine kulak verilsin, tükenmez bir merhametle, şefkatle sarılsın diye beklerler daima. Bu yüzden, ilkokulda ağzından lolipopu alınmış bir çocuk gibi davranırlar hayat boyunca. Dünyadan daima alacaklıdırlar, bunun adını adalet koydukları da olur çoğu zaman. Pek bilmezler: adalet, insanın sağlayacağı bir şey değildir. Adalet, insanın ancak aracısı olabileceği bir şeydir, çünkü adaletin sahibi bellidir. Üstelik, O’nun bu adaleti nasıl tecelli ettireceğini de hiçbirimiz bilemeyiz. Cemaliyle de gerçekleşebilir, celaliyle de. Keremiyle de adaleti sağlayabilir, zelil ederek de. Nereden bilebiliriz? Bilemeyiz. Demek ki biz, adaletin ancak enstrümanı olabiliriz.
Mağduriyet psikolojisi ne zaman başlar? Her insan, hayatının bir döneminde mutlaka büyük bir acı yaşar. Sonraki acılar bunun çevresinde dolanır durur. Asıl acı ise hep yerinde kalır. Büyüdükçe, olgunlaştıkça, hayatı seyredip insanı fark ettikçe acı, sadece bir tecrübe olarak durur insanın hatıra defterinde. Oraya zaman zaman bakıp ibret alır ama asla orada kalmaz. Çünkü kaldığı zaman acı(lar), kimliğinin merkezine yerleşiverir. Artık hatıradan çıkar acı; dil hâline gelir. Bu da yetmez, insanın hem kendine hem de dünyaya bakışında bir kimlik görevi üstlenir acı. İnsan, bu dille ve kimlikle hayatı okumaya başladığında, mağduriyetin kendisi oluverir. Edebi metinlerde sık sık rastlarız; kahramanımız başına gelen bir haksızlıktan ziyade o haksızlığa tutunma biçimiyle acısını derinleştirir. Burada acıyı, insanı olgunlaştıran bir vasıta olarak değil, insanı kendi gönlüne doğru kitleyen bir zindan olarak görürüz. Bu görüntü oldukça can sıkıcıdır, korkutucu ve ürkütücüdür. İnsan tutunduğu acıyı kıblesi hâline getirdiğinde, çok yıkıcı bir figür hâline gelir. Figür diyorum çünkü burada can, kalp ve ruh saf dışı kalır, konuşan da eyleyen de nefstir artık.

Mağdur olma hâli, gerçek bir acıdan doğduğu için inkâr edilemez, küçümsenemez. Sorunun başladığı yere dikkat edelim: Mağdur olma hâlini kabul edip bir an önce ondan çıkmaya çalışmak yerine, bunu sürekli yaşar hâlde olmak (mağduriyet psikolojisi), sürekli bir haklılık üretimine neden olur. İnsan, mağdur olduğu anı sürekli aklına getirerek, acısını kalbinde yaşatarak, o tecrübeyi canlandırmış olur. Böylece kendini koruduğunu, hafiflettiğini bile düşünebilir. Halbuki tam bu anda, değişim ve gelişim sorumluluğundan kaçınma fikri yüklenir insana. Yani mağduriyet bir anda savunma mekanizması olur. Bundan sonra böyleyim, çünkü bana bunu yaptılar. İşte bu cümle, insanın kendi önüne yine kendi elleriyle ördüğü devasa bir duvardır. Duvarın gölgesi karanlık, kendini karanlık, arkası -bilinmezliğinden dolayı- karanlık.
İşin edebi tarafına da bir bakalım. Mağduriyet çoğu zaman güçlü bir estetik üretir. Yaralı anlatıcılar, kalbi kırık cümleler, eksik bırakılmış umutlar, devasa hayal kırıklıkları… Hepsi okurun kalbine çok hızlı ulaşır. Bundan daha doğal bir şey de yoktur çünkü acı, bütün insanlığın tecrübesinde saklıdır. Acı hayatın her yerindedir. Acının olmadığı bir coğrafya, bir ev, bir kalp yoktur. Hangi türde olursa olsun acının mutlaka bir yankısı vardır. Onun devamlı hatırlanan tarafı, bir başkasının kalbinde bulduğu bu yankıyla beslenir, kuvvetlenir. Edebiyatın büyüsü ve insan gelişimine katkısı buradadır: mağduriyeti masaya yatırmakla bırakmaz, onu aşma ihtimalini gösterir, hiç değilse sezdirir. Büyük metinlerde esas trajediyi kahramanların başına gelenlerde değil, onlara verilen reaksiyonlarda, tepkilerde görürüz. Sayfaları okudukça da merak ederiz, gözlemleriz: Acı, ortaya bir bilge çıkarabilir. Bir toplumun kalbi olup, düşülen yerden ayağa kalkma noktasında bir filtre olabilir. Bambaşka hikayeleri ve insanları bir araya getirip, yeryüzüne hakikatli bir söz ve eylem bırakabilir. Ama acı başka şeyler de yapabilir: Kahraman, devamlı kendi içinde dönüp, döndükçe de kuyu açan, son derece karanlık bir kimliğe bürünebilir. Hem kendisini hem de okuru devamlı başkalarını suçlayan bir monoloğa hapsedebilir. Öfkeyi, nefreti, kini ve kibri bir sığınak hâline getirebilir, çünkü üzüntülü olma hâli kimilerine göre acıya, mağduriyete, yenilgiye katlanmayı kolaylaştırır. Oysa burası depresyonun istasyonudur, hem de hayat boyu sürecek bir depresyonun. İnsan artık tek başına bir yas hâline gelir. Başkalarını suçlamaktan ve hep alacaklı olmaktan da vazgeçer orada, kendi yasını tutar çünkü sadece. Hatırlayanlar olur, Müslüm Gürses’e Gülhane konserindeki ‘manzaralar’ sorulunca, “yas tutuyorlar” demişti. Acı ve mağduriyet birleşince ortaya her şey çıkabilir çünkü. Çığlıklar, gözyaşları, jiletler ve kan.
Hayat yolculuğumuzda, ‘öteki’yle buluştuğumuz kimi zamanlarda kendimizi aciz, savunmasız ve zavallı hissedebiliriz. Gülünç ya da komik bulunmuş olabiliriz, küçük görülebiliriz, hiç olmadığımız bir yere konulabilir ve hatta orada unutulabiliriz. Dünyayla henüz yeni tanışmaya başladığımız zamanlarda, evet insanın atası olan o çocukluk yıllarında, yine başkaları tarafından başımıza pek çok iş açılabilir. Ama biz o yıllarda, ‘vay başıma gelenler’ demeyiz, top oynamaya devam ederiz. Hatıralar çok sonra dizilecektir önümüze çünkü. İnsanı anlamaya merak duyma serüveni de o zaman başlar kimileri için. Çünkü başımıza gelen bu işler, başkalarının da başına gelmiştir. Edebiyat bu yüzden insanların kaderlerini birbirine bağlar. Anlamak, bilmek, görmek ve daha sonra da seyretmek için. Edebiyat bize bu büyülü keşfi sunar. Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili’nde bu durumu “Edebiyatın alçak kahramanlarının bize çekici gelmesinin bir nedeni onları kendi ötekilerimiz olarak algılamamız, oradaki canavarı, deliyi, günahkârı, suçluyu romantikleştirme eğilimimizse, diğeri bu kahramanların toplumun ikiyüzlülüğünü sahiden açığa çıkartan olumsuz bir enerjiye sahip olmalarıdır.” diyerek özetler. Bu olumsuz enerjiyi, Ayfer Tunç’un Kuru Kız’daki şu satırlarından okumayı tercih ve teklif ediyorum: “Mağduriyet her zaman işe yarar diye düşünüyor olmalıydı, karşındakini suçla utandır, kendini mağdur göster ki istediğin şeyi sana gönül rızasıyla versin, en azından fazla direnmesin. Direnmesin ki üstüne git, vermeye gönüllü değilse sen söke söke al.”
Mağduriyet psikolojisinin en tehlikeli yanı da işte bu, kişiye sahte bir ahlaki üstünlük sağlaması. Mağdursan, her zaman haklısındır. Bu hak, zamanla başkalarını suçlamanın ve onlardan devamlı alacaklı olmanın, istemenin konforlu tahtına oturtur insanı. Böyle oldukça insan her kuracağı ilişkide yeniden yaralanmayı bekler. Hemen bir hayal kırıklığı arar. Bulunca da geçmişte yaşadığı tecrübeler tetiklenir, hatıralar canlanır. Dünya yine kendisine borçludur, bu hayattaki en mağdur kişi odur ve dolayısıyla çevresinde kim varsa, en çok da kendisine o ilk ve büyük acısını hatırlatan kimse, ona acı çektirmelidir. Bu korkunç zihinsel kurgu, bir süre kişiyi ayakta tutabilir ama uzun vadede yaşayacağı tek şey yalnızlıktır.
Mağduriyet psikolojisi, insanı bütün tekâmül sürecinden koparıp bir kenara atacak, kendi potansiyelini görmekten alıkoyacak, iç âlemini karartacak devasa bir konfor alanıdır. Bu alanda saltanat süren insan, istisnasız herkeste bir kusur bulur, kimsenin emeğini görmez, yalnız kendini başarılı ve doğru bulur. Her şeyde bir hakkı olduğunu zanneder, yaptığı işler bereketsiz ve muhabbetsizdir, çünkü insan sev(e)mez… Yarayı sevmeyi bırakıp iyileşmeyi, gelişmeyi ve daima devam etmeyi göze alanlar mağduriyet psikolojisinden korunur.




