Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Kış Işığında Üşüyen Ruhlar

A+ A-

“Bazen her şey bir rüya gibi geliyor. Benim gördüğüm değil de oynamak zorunda olduğum bir başkasının rüyası. Bizi rüyasında gören kişi uyandığında ve utanç duyduğunda ne olacak peki?’” (Ingmar Bergman, “Utanç”, 1969)

“Dünyayı utanç kurtaracak.” Böyle söylüyor Bergman. Karlı bir Kars gecesi, Orhan Pamuk’un “Kar” romanında geçen mekânları görmek için geldiğim şehirde, bir türlü ısınmak bilmeyen bir otel odasında, kış mevsimiyle hangi duygu örtüşüyor, diye düşünürken aklıma Bergman’ın bu tezi geldi. Utanç duygusuyla kışın ilgisi ne olabilirdi? Kars’ın karlı caddelerinde, lapa lapa yağan karın altında, Şair Ka’nın hüzünlü yalnızlığına çaresizce bir çözüm araması mı beni bu soruya yöneltti? Sarhoş olduğu karlı bir günde, evine gittiği şeyhin önünde, utanç içinde, ruhunun tüm çıplaklığını gözler önüne serdiği sahne mi beni böylesine etkilemişti? Oysa kar, örtücü değil midir? Kusuru, ayıbı, utancı gizleyen, sessizliğe bürünen?

Kış, doğanın konuşmayı bıraktığı mevsim değil midir? Sesler yutulur, renkler silinir, duygular ağırlaşır, hareketler yavaşlar. Dünya da insan gibi kendi içine kapanır. Ingmar Bergman sinemasında kış ve kar, bu içe kapanışın, bu sessizliğin, bu örtünmüş duyguların yalnızca arka planı değil, bizzat kendisidir. Onun filmlerinde mevsimler geçmez; ruh hâlleri donar. Kar, bir örtü olmaktan çok, bastırılmış duyguların ve söylenemeyen sözlerin görsel karşılığına dönüşür.

Bergman’ın kamerası kışı romantize etmez. Bu sinemada kar ne masumdur ne de arındırıcı. Aksine, her şeyi eşitleyen, ayrıntıları yok eden, hayatı sessizliğe mahkûm eden bir beyazlıktır bu. İnsan yüzleri bu beyazlığın içinde daha yalnız, daha savunmasız görünür.

Ruhun mevsimi

Kış, Bergman dünyasında Tanrı’nın sessizliğiyle aynı tona sahiptir. Bu sessizliğin en yoğun hissedildiği film kuşkusuz “Kış Işığı”dır. Daha adından itibaren bir paradoks taşır film: Işık vardır ama ısıtmaz. Tıpkı inanç gibi. Din adamı olan Thomas’ın pencereden dışarı baktığı sahnede, içeri vuran güneş ışığının onu ısıtmadığını anlarız. Kilise soğuktur, neredeyse terk edilmiş gibidir; vaazlar yankılanır ama karşılık bulmaz. Papaz Tomas’ın inancı, kışın ortasında bırakılmış bir beden gibi donmuştur. Ne Tanrı’ya ulaşabilir ne de insanlara. Kamera onun yüzünde dolaşırken, kışın yalnızca dışarıda değil, onun içinde de hüküm sürdüğünü hissederiz. Kış, iletişimin sınırlarını çizer.

Kar, bu mesafenin en somut hâlidir. Kar yağdığında yollar kapanır, yön duygusu kaybolur. Bergman sinemasında da karakterler yönlerini kaybetmiştir. Ne yapacaklarını, neye inanacaklarını, kime tutunacaklarını bilemezler. Beyazlık, seçimleri ortadan kaldırır. Her şey aynı görünür. İyiyle kötü, doğruyla yanlış, inançla inkâr arasındaki sınırlar silikleşir.

Bu yüzden Bergman’da kış bir umut mevsimi değildir. Karın altında yeni bir hayat vaadi yoktur. Aksine, ölüm düşüncesi kışla birlikte ağırlaşır. Donmuş toprak, mezarlığı çağrıştırır. “Kış Işığı”nda kilise neredeyse bir morg gibidir; yaşamdan çok ölümle ilgilidir. Tanrı’nın sessizliği, ölümün sessizliğiyle iç içe geçer.

Çığlıklar ve Fısıltılar

Bergman’ın kış filmlerinde kamera, karakterlerin yüzlerinde uzun uzun kalır; bu yüzler donuktur, hareketsizdir. Duygular bastırılmıştır, tıpkı kar altında kalan toprak gibi. Patlamazlar, taşmazlar; içten içe çürürler. Kış, duyguların dışavurumunu değil, içe gömülüşünü temsil eder.

Bu noktada Bergman’ın renk kullanımını düşünmek anlamlıdır. “Çığlıklar ve Fısıltılar”ın boğucu kırmızısı, yaşamın ve acının çıplak hâliyken; kış filmlerindeki beyaz ve gri tonlar, bastırmanın ve sessizliğin rengidir. Kırmızı bağırır, beyaz susar. Bergman hangi hikâyeyi anlatmak istiyorsa, mevsimi ve rengi ona göre seçer. Bu bilinçli tercih, kışın onun sinemasında rastlantısal olmadığını açıkça gösterir.

Soğuk bir yüzleşme

Kış, Bergman için insanın kendisiyle baş başa kaldığı bir zamandır. Sosyal roller çözülür, ilişkiler zayıflar. Karakterler maskelerini düşürmek zorunda kalır; çünkü onları sıcak tutan hiçbir şey kalmamıştır. Ne sevgi ne inanç ne de Tanrı. Bu çıplaklık rahatsız edicidir ama dürüsttür. “Anna’nın Tutkusu’nda, tabiat karın altında kendini yenilerken, Anna ve Andreas’ın içindeki tehlikeli duygular giderek gün yüzüne çıkar. Üstesinden gelinemeyen ruhsal çöküntü, fiziksel yansımalarla görünür hale gelir. Kar, onları örtmez, gizlemez, daha çok aşikâr eder. Bergman’ın sineması da tam olarak bunu ister izleyiciden: Sıcak bir kaçış değil, soğuk bir yüzleşme.

Bu yüzleşme, izleyici için de kolay değildir. Bergman’ın kış filmleri konfor sunmaz. Seyirciyi sarmaz, ısıtmaz. Aksine, onu da bu soğuk dünyanın içine bırakır. Uzun sessizlikler, durağan planlar, çözümsüz sorular… Kış bitmez. Bahar gelmez. Çünkü Bergman’ın derdi umut vermek değil, gerçeği göstermektir.

Sonuçta Bergman sinemasında kış ve kar, doğanın değil insanın hâlidir. Soğuk dışarıdan içeri sızmaz; içeriden dışarı taşar. Kar, insan ruhunun üstüne yağan bir örtüdür ve bu örtü altında bastırılan her şey sessizce bekler. Bergman, bu sessizliği dinlemeyi öğreten nadir sinemacılardan biridir. Onun kışında üşürüz, çünkü baktığımız şey doğa değil, kendimizdir.