Dağın Duldasında Medeniyet
- Tarih:
Röportajı yapan: Emrullah Öztürk

Dursun Çiçek
Modern zamanlar, insanın hem tabiatla hem de kendi iç âlemiyle kurduğu bağı derin bir krize sürüklüyor. Şehirler büyürken anlam daralıyor; mekân genişlerken hikmet geri çekiliyor. Bu kriz yalnızca mimari ya da ekolojik değil; aynı zamanda ahlaki, metafizik ve düşünsel bir kopuşa işaret ediyor. Dursun Çiçek’in düşünce dünyası tam da bu kopuşun izini süren, dağ ile şehir, insan ile medeniyet arasındaki kadim bağları yeniden hatırlatmaya çalışan bir çabanın ürünü. Onun metinlerinde dağ, yalnızca bir coğrafya değil; teklife muhatap bir varlık, bir eşik ve geçittir. Şehir ise rantın ve mekanik aklın değil, ahlakın, fıkhın ve hikmetin ete kemiğe büründüğü bir medeniyet tasavvurudur.
Bu röportajda Dursun Çiçek, dedesinin dilinden süzülen “dağ gibi insanlar” metaforundan Nur Dağı–Mekke–Peygamber irtibatına, modern insanın tabiatla kurduğu tahakkümcü ilişkiden “düşünen şehir” fikrine uzanan geniş bir düşünsel harita çiziyor. Fotoğrafı bir kayıt aracı olmanın ötesinde bir tefekkür biçimi olarak ele alırken, bakmak ile görmek arasındaki farkı İslam düşüncesinin kalp–akıl bütünlüğü içinde yeniden yorumluyor. Görüntü çağında görünene ulaşmanın imkânını, modernliğin ürettiği suret perdelerini aralayarak tartışıyor.
Aynı zamanda erken dönem çalışmalarından Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi kitabı üzerinden, bugün hâlâ devam eden entelektüel krize dikkat çekiyor. Aydınlanma paradigmasının gölgesinde şekillenen çağdaş İslam düşüncesinin, kendi tarihini “tarih yapabilme” idrakinden uzak kalışını eleştiriyor. Bu söyleşi, şehirden dağa, görüntüden hakikate, siyasetten metafiziğe uzanan bir düşünsel yolculuk olarak, medeniyet meselesini yeniden ve derinlemesine düşünmeye davet ediyor.
Yazılarınızda ve kitaplarınızda “şehir”, “dağ” ve “insan” arasında güçlü bir bağ kuruyorsunuz. Bu düşünsel yolculuk sizin için nerede başladı?
Rahmetli dedem nebileri ve âlimleri anlatırken “dağ” gibi insanlar derdi. Medeniyet dağların duldasında kuruluyor. Peygamberimizi anlatırken Nur Dağı ve Mekke irtibatı beni çok etkilemişti. Mekke, Nur Dağı ve Peygamberimiz sorduğunuz sorunun cevabı aslında. Dolayısıyla her dağ, şehir ve âlimin Nebi’den payı vardır.
Erciyes – Bir Dağ Bir Tecelli kitabınızda dağ yalnızca bir doğa unsuru değil, metafizik bir anlam taşıyor. Dağ sizin için neyi temsil ediyor?
Dağ teklife muhatap varlık… Dolayısıyla kaya ve taştan ibaret değil. İnsandan önce teklife muhatap olması insanla, hayatla ve yaşamla irtibatlı. Diğer taraftan dağ yüceliğin de işareti. Hatta ötenin. Öyleyse dağ, eşik, kapı, geçit…
Modern insanın doğayla ilişkisi sizce neden bu kadar sorunlu hâle geldi?
Çünkü tabiat artık insan için sadece bir istismar aracı. O hükmedilecek, boyun eğdirilecek, ehlileştirilecek bir fosil, cansız bir meta olarak kabul ediliyor. Alınıp satılan bir şey tabiat. Şehirler fıkıh ve hikmet üzere değil arsa ve rant üzere kuruluyor. Dolayısıyla böyle bir tabiat anlayışı başlı başına bir sorundur. Kapitalist, modernist bir zeminde bu çok tabii. Ya da mekanik bir Tanrı, din, ahlak ve insan anlayışının zorunlu sonucu bu. İnsanlarda bir öte fikri yok artık. Var olanlar da öte yokmuş gibi yaşıyor. Böyle olunca da tabiat sadece maddi olarak istismar ediliyor.
“Düşünen Şehir” yaklaşımı neye itiraz eder, neyi inşa etmeyi hedefler?
Rahmetli Akif Emre’nin kavramsallaştırması… Batı modernizminin mekanik şehir anlayışına karşı rahmetli Turgut Cansever’in tanımları doğrultusunda ortaya çıkmasına benim de şahit olduğum bir kavramsallaştırma. Buradaki düşünme, zihnin değil ahlakın uzantısıdır, İslam düşüncesinin şehir ve temeddün anlayışının uzantısıdır. Faziletli şehrin, Medine’nin ete kemiğe bürünmüş halidir. Bilhassa modern süreçle birlikte mekanikleşen ve sekülerleşen zaman ve mekân anlayışına, şehir anlayışına itiraz eder. Ahlak, fıkıh ve hikmet üzere kurulması gereken şehri teklif eder. Batının mekanik şehirlerinin kalıplaşmış ve donmuş bağlamına karşılık, şehirlerin de insanlar gibi bir ahlaka, amele ve bunların üstünde gelişen düşünmeye sahip olduğunu iddia eder. Medine’nin, Kudüs’ün, İstanbul’un, Buhara’nın, Bursa’nın, Mostar’ın, Isfahan’ın İslam düşüncesinin uzantısı olduğunu anlatır. Aynı zamanda bu şehirlerin düşünmelerinin de içinde yaşayan insanları karşılıklı olarak inşa ettiğine dikkat çeker. Düşünen şehri Müslüman insan kurar, Müslüman insan da düşünen şehirler de kemalatını sürdürür.
Fotoğrafla ilişkiniz bir kayıt tutma çabası mı, yoksa bir tefekkür biçimi mi?
Fotoğraf elbette hafıza ile ilgili. Ancak benim açımdan bir düşünme ve ifade biçimi. Metafizik bir bağlamı var benim için. Modern dönemin görüntü üretme çabasına karşılık ben fotoğrafın görüntüden kurtarılabileceğini düşünenlerdenim. Her şeyin görüntü olmak için yarıştığı ve görüntüleşmeye çırpındığı bir çağda görünen veya gördüğümüz bir şey yoktur. Görüntüler vardır. Ancak bu görüntüler görünene perdedir. Hatta baktığımız yerlerde, bakışımızın yöneldiği yerdeki görüntüler görmemizi engelleyen unsurlar bugün. Daha da ötesi düşünmemize engel olan suretlerdir bu görüntüler. Kalbimizle gözümüz arasındaki perdelerdir. Dört yüz yıllık mekanikleşme sürecinin uzantısıdır bu durum.
“Bakmak” ile “görmek” arasındaki fark, fotoğraf üzerinden nasıl anlaşılabilir?
Fotoğraf bir bakma ve görme biçimi; düşünmenin uzantısı olarak. Bakış yönlendirilebilir, manipüle edilir bir şey. Böyle olunca da görme bunun sonucu olarak tezahür eder. Öyleyse her bakma görmeyi doğurmaz. Kaldı ki bizde bakma sadece göze ait bir hal de değildir. Tıpkı görme gibi. İslam düşüncesine göre akıl da kalp de bakar, görür ve düşünür. Dolayısıyla bakma ve görmeyi bu minvalde değerlendiririz. “Can gözü görmeyen bilmez” der bir Orta Anadolu türküsü. Akletmeyi kalbin fiili ve ameli olarak gören bir düşünce bakma ve görmeyi de tabii olarak onunla irtibatlandırır. Bunun idrakinde olan insanların çektikleri fotoğrafta veya ortaya koydukları filmlerde bunu çok iyi anlayabilir ve görebiliriz. Bu idrakte olan insanların çektikleri fotoğraf görüntüden kurtulmuş bizatihi görünendir. Filmler de öyle. Mesela Semih Kaplanoğlu filmlerini veya Tarkovsky filmlerini izlediğinizde dediğimi anlarsınız.
“Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi” erken dönem çalışmalarınızdan biri. Bugünden baktığınızda o metni nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugün İslam düşüncesinin en temel krizi sizce nedir: siyasileşme mi, yüzeyselleşme mi, yoksa entelektüel kopuş mu?
Evet… İlk kitabım… Hala da onun zemininde sürdürüyorum İslamcılık ve modernizm ile ilgili okumalarımı ve çalışmalarımı… Aslında yeni bir okuma yapıp tekrar yayınlamayı düşünüyorum. Okunduğunda 1994-1996 yılları arasında yapılan analizlerin sonuçlarını bugün hala gördüğümüzü ve yaşadığımızı anlayabiliriz. Oradaki temel tezim hala geçerli. Postmodernizm bir modernizm eleştirisi olmakla birlikte aslında onu yenileyici ve sürükleyici bir özelliğe sahip. Bunun yanı sıra anti-modernist temayülleri de modernizmin içine dahil etme niteliğine sahip. Dolayısıyla bu durum bugün hala devam ediyor. Bu durum aslında çağdaş İslamcılığın ve çağdaş İslam düşüncesinin de en önemli krizi… Belki de 200 yıldır hala Aydınlanma sürecinde ortaya çıkan metafizik bağlama göre yorumluyoruz geçmişimizi ve bugünümüzü. Bu da bize bir gelecek bırakmıyor. Tarihinizi kendiniz yazamazsanız yazılmış tarihlere göre yarınınız olur. İslam düşüncesi geçmişi tarih yapabilme idrakini henüz tam olarak anlayabilmiş değil. Hala temel paradigma ve mihenk Aydınlanma düşüncesi… Aydınlanma düşüncesiyle hesaplaşarak onu araçsallaştıracak ilkelerden ve dinamiklerden mahrum. Ancak bilhassa son yarım asırdır sayıları az da olsa bunun farkında olan insanlar var.
Dursun Çiçek Kimdir?
1964 yılında Kırşehir’in, Çiçekdağı ilçesinin, İbikli köyünde doğdu. 1982 yılında Yozgat-Yerköy Lisesini, 1988 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1996 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri bölümü, Din Sosyolojisi ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 1982 yılından itibaren Kayseri Söğüt Fikir Kulübü’nde Ali Biraderoğlu’nun derslerini takip etti. Söğüt’te uzun yıllar İslam Düşüncesi dersleri verdi.
1990’ların ortalarından itibaren pek çok dergide ve gazetede düşüncelerini, gezi ve mekân yazılarını ve fotoğraflarını paylaştı.
2016 yılı ESKADER fotoğraf ödülünü aldı.
29 yıl MEB’de öğretmenlik yaptı. Kayseri BÜSAM Şehir Akademi’de koordinatörlük ve Akademi bünyesinde 2016-2025 yılları arası Görsel Düşünme, Fotoğrafın Okumaları, Şehir Okumaları, Erciyes, Düşünce ve İslam Düşüncesi atölyelerini gerçekleştirdi. 2016-2020 yılları arası BÜSAM bünyesinde çıkan Düşünen Şehir (2020 TÜRDEB Ödülü) ve Şehir Kültür
Sanat (2017 ESKADER ödülü – 2019 TYB ödülü) dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Halen İstanbul’da yayınlanan felsefe ve düşünce dergisi Teklif’in yayın kurulu üyesi ve yayın koordinatörüdür.
ESERLERİ
Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi (1997)- Rey Yayınları
Erciyes- Bir Tecelli Bir Tezahür (2013) – Kocasinan Belediyesi
Erciyes- Bir Dağ Bir Tecelli (2014) – Heyamola Yayınları
Erciyes Dağı (2020)- Kayseri Büyükşehir Belediyesi
Benim Dağlarım (2020, TYB Deneme Ödülü) – Muhit Kitap
Türkünün Ötesi Neşet Ertaş (2021) – Muhit Kitap
Fotoğrafın Ötesi (2021) – Muhit Kitap
Tek ve Tenha Akif Emre (2022) – Muhit Kitap
Mekânın Ötesi (2023)- Muhit Kitap
Hikmet Dağı (2024) – Muhit Kitap




