Picture of Mümtaz Nizam
Mümtaz Nizam

Gramer Bekçiliğinden Mana İşçiliğine

A+ A-

Günümüz İslami entelektüel havzası, hakikatin imece usulüyle inşa edildiği bir “öğrenme zemini” olmaktan çıkalı çok oldu. Tartışmalar; anlamak, keşfetmek veya şerh etmek üzerine değil; muhatabı “mat etmek”, susturmak ve nihayetinde onu tekfir ederek sahadan silmek üzerine kurgulanıyor. Bu modern gladyatör arenalarında, statüko bekçilerinin elindeki en keskin, en işlevsel ve en susturucu silah ise şüphe yok ki o meşhur sorudur: “Sen Arapça biliyor musun?”

Bu soru, zahirde masum bir metodolojik hassasiyet veya ilmi bir yeterlilik sorgusu gibi tınlar. Ancak batınında, sofistike bir “epistemolojik şiddet” barındırır. Felsefi tutarlılıkla, sosyolojik veriyle veya tarihsel derinlikle inşa edilmiş bir argüman karşısında çaresiz kalan zihnin; tartışmayı “anlam” (mana) sahasından çıkarıp, “teknik” (gramer) sahasına çekerek maçı hükmen kazanma stratejisidir bu.

Soruyu soran kişinin yüzüne yerleşen o müstehzi ifade, bilginin tevazusundan değil, “sırlara vakıf olanlar” kastına ait olmanın getirdiği o kendine has kibirden beslenir. İslam teolojisi, Tanrı ile kul arasına giren kurumsal bir ruhban sınıfını reddetmiş olsa da; bu dil bariyeri, fiili bir ruhbanlık yaratmaktadır. “Arapça bilmek”, metni anlamanın bir aracı olmaktan çıkmış, din hakkında konuşabilmenin yegâne ruhsatı ve iktidar aracı haline getirilmiştir. Bu yaklaşım, Kur’an’ın evrensel hitabını, sadece “filoloji uzmanlarının” çözebileceği kriptik bir metne indirger. Oysa vahiy, dilbilimcilerin laboratuvar malzemesi değil, insanlığın varoluşsal rehberidir.

Meseleyi kişisel bir polemikten çıkarıp, zihinsel bir arkeolojiye tabi tuttuğumuzda, sorunun köklerinin çok daha derinlere indiğini görürüz. Muhammed Abid el-Cabiri, İslam düşünce tarihinin kırılma noktalarını incelediği “Arap Aklının Oluşumu” eserinde hayati bir teşhis koyar: Arap aklı, büyük ölçüde “Beyan” (Söz/Retorik) sistemi üzerine kuruludur. Bu zihniyet yapısında “Lafız” (Kelime), “Mana”nın (Anlamın) önündedir; hatta bazen manayı hapseder. Varlık, dilden sonra gelir.

Bugün “Önce Arapça!” dayatmasıyla karşılaştığımızda, aslında Cabiri’nin işaret ettiği o kadim krizin modern bir tezahürünü yaşıyoruz: “Sözün anlam üzerindeki tahakkümü.” Kelimeyi kutsallaştıran, gramer kurallarını teolojinin merkezine oturtan bu yaklaşım; “Burhan”ı (Akli delili/Demonstrasyonu) dışlar. Sonuç; asırlarca aynı kelimeleri tekrar eden ama o kelimelerden çağa uygun yeni bir medeniyet tasavvuru üretemeyen, “donmuş” bir zihindir.

Bu noktada Martin Heidegger’in “Dil, varlığın evidir” uyarısını, teolojik bir perspektifle yeniden okumak zorundayız. İnsan, içinde doğduğu, rüyasını gördüğü, annesinden işittiği dilin kavramlarıyla düşünür ve hisseder. Dil, sadece bir iletişim aracı değil; bir kültürün gen haritası, bir milletin hafıza kaydıdır. Arapça; İslam’ın vahiy dili olduğu kadar, 7. yüzyıl Arap coğrafyasının, çöl sosyolojisinin ve bedevi kültürünün de taşıyıcısıdır.

Bizler, “Lafzı (Arapça formunu)” kutsadığımızda, farkında olmadan o dilin taşıdığı kültürel bagajı da “Din”in kendisi zannederek içselleştiriyoruz. Tehlike şudur ki; bu tutum “İslamlaşmak” ile “Araplaşmak” arasındaki ince çizgiyi siler. Türkçenin; “Gönül”, “Çalab”, “Tanrı”, “Yaradan” gibi kavramlarla inşa ettiği o irfanı, o “Anadolu İslamı”nı terk edip; inancı sadece Arapça terminolojiye hapsetmek, ontolojik bir güvensizlik yaratır. Kendi diliyle Allah’a yakaramayan, kendi kavramlarıyla ahlak üretemeyen bir toplum; dini içselleştiremez, sadece Arap tarihini ve örfünü taklit eder. Yunus Emre’nin Türkçesiyle, Hacı Bektaş’ın nefesiyle kurulan “bizim evimiz”, bu lafızcı (literalist) rüzgarda yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Peki, çözüm dili tamamen terk etmek midir? Elbette hayır. Ancak hiyerarşiyi düzeltmek şarttır. Kur’an’ın “apaçık (mübin)” ve “anlaşılsın diye” indirilmiş olması, oluşturulan bu yapay filolojik bariyerleri sarsar. Tarih bize, Ebu Cehil’in Arapçasının şiirsel düzeyde mükemmel olduğunu, ancak “basiretinin” kapalı olduğunu gösterir. Demek ki mesele lügat değil, niyettir; kelime değil, bilinçtir.

Bugün ihtiyacımız olan, metnin gramatik yapısını (nahiv) çözmekten ziyade; o ayetin hangi tarihsel bağlamda, hangi toplumsal yaraya merhem olmak için indiğini (Esbab-ı Nüzul) kavramaktır. Lafızcılar, “hırsızın elini kesin” ayetindeki fiilin çekimiyle uğraşırken; mana işçileri o hükmün arkasındaki “mülkiyet emniyeti” ve “sosyal adalet” ilkesine (illetine) odaklanır. Birincisi şekli, ikincisi ruhu korur.

Sonuç olarak; İslam’ı anlamak, dilbilimsel bir çözümleme işlemi değil, ahlaki ve zihinsel bir inşa sürecidir. Bize gönderilen mektubu açıp okumak, o mektubun ruhunu kendi çağımıza ve kültürümüze tercüme etmek yerine; zarfın kağıt kalitesini, mürekkebini ve gramer hatalarını tartışmakla ömür tüketen bir zümreye karşı uyanık olmalıyız.

Arapça bilmek, metne erişmek için kıymetli bir anahtardır; ancak o anahtarın kendisini “amaç” haline getirip kapının önünde beklemek, hakikate ihanettir. Bugün ihtiyacımız olan; birbirine sarf-nahiv sopası sallayan gramer bekçileri değil; metnin muradını bugünün idrakine, bu toprakların irfanına ve evrensel aklın standartlarına söyleten cesur mana işçileridir.