Picture of Merve Nalbant Işık
Merve Nalbant Işık

Savaşın Faturası Avrupa’ya Kesiliyor. Peki Vicdanın Faturası Kime Kesilecek?

A+ A-

Bazen savaşlar cephede başlar ama etkileri çok daha geniş coğrafyalarda hissedilir. Bugün ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ilk ekonomik dalgaları Avrupa kıtasını vuruyor. Enerji fiyatları yükseliyor, tedarik zincirleri geriliyor, siyasi tansiyon artıyor. Avrupa istemediği bir savaşın ekonomik sonuçlarıyla yüzleşiyor. Ama belki de bugün sorulması gereken asıl soru ekonomik değil. Asıl soru şu: Bu savaşın ekonomik faturası Avrupa’ya kesiliyorsa, vicdanın faturası kime kesilecek? Çünkü savaşlar sadece petrol fiyatlarını artırmaz. Aynı zamanda insanlığın ahlaki standartlarını da test eder.

Gücün pervasızlığı: Uluslararası düzen gerçekten var mı?

ABD ve İsrail’in bu operasyonu yürütme biçimi aslında son yıllarda giderek belirginleşen bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Uluslararası sistem artık kurallarla değil, büyük ölçüde güç dengeleriyle işliyor. Birleşmiş Milletler var. Uluslararası hukuk var. Diplomatik mekanizmalar var. Ama bütün bunların ne kadarının gerçekten bağlayıcı olduğu sorusu her yeni krizle birlikte yeniden ortaya çıkıyor. Büyük devletler askeri operasyonları müttefiklerine bile danışma gereği duymadan başlatabiliyorsa, şu soruyu görmezden gelemeyiz: Uluslararası düzen gerçekten var mı, yoksa sadece güçlülerin uygun gördüğü durumlarda hatırlanan bir kavram mı?

Bugün dünya siyasetinde en tehlikeli gelişmelerden biri de bu normalleşme sürecidir. Gücün hukukun önüne geçmesi artık istisna değil, giderek alışılmış bir yöntem haline geliyor. Oysa hukuk zayıfları korumuyorsa ve sadece güçlülerin meşruiyet aracı haline gelmişse, buna düzen demek zorlaşır. Buna olsa olsa bir güç hiyerarşisi denebilir.

Jeopolitik akıl ile insani vicdan arasında sıkışan dünya

Devletler çıkarlarıyla hareket eder. Bu uluslararası ilişkilerin bilinen gerçeğidir. Güvenlik, enerji, ticaret, nüfuz alanları: bunlar devletlerin kararlarını belirleyen ana faktörlerdir. Ama toplumlar meseleye farklı bakar. Toplumlar haritalara değil insanlara bakar. Stratejik derinlik hesaplarına değil yıkılan evlere bakar.

Jeopolitik analizler çoğu zaman devlet aklının diliyle konuşur. Vicdan ise insan hayatının diliyle konuşur. Bugün dünya tam da bu iki bakış açısı arasında sıkışmış durumda. Bir yanda güvenlik gerekçeleri anlatılıyor. Diğer yanda enkaz altından çıkarılan çocuklar var. Bir yanda askeri hedefler konuşuluyor. Diğer yanda hayatını kaybeden siviller var. Bir yanda stratejik zorunluluk deniliyor. Diğer yanda geri dönmeyecek hayatlar var. Jeopolitik akıl çoğu zaman soğuktur. Sayılarla konuşur. Risk hesapları yapar. Ama vicdan matematik bilmez. Stratejik haritalarda şehirler sadece birer noktadır. Ama o noktaların içinde hayatlar vardır. Ve belki de bugün insanlığın en büyük sınavı şudur: Stratejik çıkarlar ile insan hayatı gerçekten aynı terazide tartılabilir mi?

Batı’nın değerler söylemi gerçeklikle karşılaşınca

Batı dünyası uzun yıllardır kendisini insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti gibi kavramlar üzerinden tanımlıyor. Bu değerlerin her zaman tutarlı uygulanmadığını biliyoruz. Irak savaşı, Afganistan müdahalesi ve Gazze meselesi bu konuda ciddi soru işaretleri doğurdu. Ancak bugün Avrupa içinden gelen bazı sınırlı itirazlar yine de dikkat çekici. İspanya’nın askeri operasyonlara mesafe koyması, bazı Avrupa ülkelerinin doğrudan angajmana girmemesi, kamuoylarında yükselen savaş karşıtı sesler bize şunu gösteriyor: Avrupa tamamen ilkesel hareket etmiyor olabilir. Ama tamamen ilkesiz de değil. Bu önemli bir ayrımdır.

Çünkü bugün Müslüman dünyada sık yapılan bir hata, Batı’yı homojen bir blok olarak görmek. Oysa Avrupa toplumları içinde hâlâ savaşlara karşı refleks gösterebilen siyasi kültürler, sivil toplum yapıları ve kamuoyu baskısı bulunuyor. Bu belki mükemmel bir ahlaki duruş değildir. Ama tamamen kaybolmuş bir vicdanın da işareti değildir. Avrupa her zaman değerlerine uygun davranmıyor. Ama en azından değerlerini tamamen unutmuş da değil.

Müslüman dünyanın refleks problemi

Belki de en zor ama en gerekli soruları kendimize sormak zorundayız. Müslüman dünya gerçekten haksızlıklar karşısında ilkesel bir duruş sergiliyor mu? Yoksa tepkilerimiz çoğu zaman kimlik temelli mi oluşuyor? Yakın tarih bu konuda cesaret verici bir tablo ortaya koymuyor.

ABD Irak’ı işgal ettiğinde bazı Müslüman ülkeler bu operasyona açık destek verdi. Bazıları ise sessiz kalmayı tercih etti. Halepçe’de binlerce insan kimyasal silahlarla öldürüldüğünde İslam dünyasının ortak ve güçlü bir refleks ortaya koyduğunu söylemek zor. Hama’da on binlerce insan hayatını kaybettiğinde İslam dünyası güçlü bir siyasi duruş sergileyebildi mi? Gazze’de on binlerce insan hayatını kaybederken ortaya çıkan tepkilerin büyük ölçüde sembolik kalması da ayrı bir tartışma konusu. Oysa Necmettin Erbakan’ın yıllar önce öngördüğü D-8 vizyonu tam da bu boşluğu doldurmak için tasarlanmıştı.

Müslüman ülkelerin ortak ekonomik ve siyasi bir güç oluşturması, büyük güçlerin insafına kalmadan bağımsız bir ses çıkarabilmesi fikri o günden bugüne ne kadar da güncelliğini koruyor. Bugün D-8 ülkeleri gerçek anlamda bir siyasi irade ortaya koyabilseydi, bu krizde masaya oturan değil, masayı belirleyen bir aktör olabilirdi. Ne ironiktir ki bu vizyonun sahibi ülke, bugün tam da o ortak sesi çıkarmaktan en çok kaçınan ülkeler arasında görünüyor.

Bugün İran meselesinde ortaya çıkan tablo da düşündürücü. Bazı ülkeler sessiz kalırken bazıları doğrudan jeopolitik blok refleksiyle pozisyon alıyor. Ama şu soruyu da görmezden gelemeyiz: Biz adaleti gerçekten adalet olduğu için mi savunuyoruz, yoksa sadece bize yakın olanlar mağdur olduğunda mı hatırlıyoruz?

Eğer adalet sadece bizim acılarımız için talep ediliyorsa, bu adalet değil aidiyet refleksidir. Eğer haksızlık sadece bize yapıldığında haksızlık olarak görülüyorsa, bu ilke değil kimlik siyasetidir. Adaletin en zor tarafı şudur: Kendi mahallene de uygulanması gerekir.

Muğlaklık da bir pozisyondur

Bazen en güçlü politik mesajlar söylenen sözlerle değil, söylenmeyen sözlerle verilir. Türkiye’nin bu süreçteki pozisyonu da bu açıdan tartışılmayı hak ediyor. Diplomatik dengeler, NATO üyeliği, güvenlik ilişkileri gibi faktörler elbette devletlerin hareket alanını etkiler. Uluslararası siyasetin tamamen duygusal reflekslerle yürütülemeyeceği de bir gerçektir. Ama şu soruyu da görmezden gelemeyiz: Stratejik zorunluluklar ile ahlaki pozisyon arasında hiç mi alan yoktur?

Türkiye’nin “gerilim azalsın” söylemiyle yetinip net bir ahlaki pozisyon almaktan kaçınması tartışılabilir bir konudur. Bugün bazı Avrupa ülkelerinin en azından sembolik de olsa mesafe koyabildiği bir ortamda bu muğlaklık daha da dikkat çekici hale geliyor. Çünkü bazen muğlaklık tarafsızlık değildir. Diplomatik denge kaygısıyla ilkesel bir duruştan kaçınmak, mevcut güç dengelerinin sürmesine verilen örtülü bir onay haline gelebilir.

İlke sahibi olmak tepki vermeyi mecbur kılar. Son günlerde Türkiye’de bazı dini yapıların ve siyasi çevrelerin “tarafsız kalma” söylemini öne çıkardığı görülüyor. Tarafsızlık ilk bakışta makul bir pozisyon gibi görünebilir. Ancak ahlaki meselelerde tarafsızlığın gerçekten mümkün olup olmadığı ayrı bir tartışmadır. Çünkü bazı durumlarda tarafsız kalmak, fiilen güçlü olanın konumunu kolaylaştırır. Anti-emperyalist söylem Türkiye siyasetinde uzun yıllardır var. Ancak bu söylemin kriz anlarında ne kadar somut tavırlara dönüştüğü her zaman aynı netlikte değil.

Bu noktada bazı siyasi partilerin daha açık pozisyon alması dikkat çekiyor. Özellikle Saadet Partisi’nin savaş karşıtı ve müdahale karşıtı net açıklamaları bu açıdan not edilmesi gereken bir tutumdur. Ama şu gerçeği de atlamamak gerekir: Siyasi açıklamalar yeterli midir? Yoksa ilkesel duruş bazen toplumsal mobilizasyonu da gerektirir mi?

Tarih bize şunu gösteriyor: Büyük haksızlıklar bazen sadece devletlerin kararlarıyla değil, toplumların sessizliğiyle de mümkün olur. Bu nedenle ilke sahibi olmak sadece doğru cümleleri kurmak değil, gerektiğinde sorumluluk almaktır. Çünkü ilke bazen bedel ödemeyi gerektirir.

Son soru: Vicdan nerede duruyor?

Bugün belki herkes kendi jeopolitik hesabını yapıyor. Devletler risk analizleri yapıyor. Enerji piyasaları fiyatlama yapıyor. Diplomasi kendi hesaplarını yürütüyor. Ama belki de en basit soruyu yeniden sormak gerekiyor: Biz bu meselede insan olarak nerede duruyoruz?

Bu soru çok daha temel bir sorudur: Biz haksızlık karşısında gerçekten ilke temelli mi düşünüyoruz, yoksa sadece taraf temelli mi? Çünkü tarih sadece savaşları yazmaz. Tarih aynı zamanda kimlerin konuştuğunu ve kimlerin sustuğunu da yazar. Ve bazen bir toplumun gerçek karakteri, kriz zamanlarında hangi cümleleri kurduğuyla değil, hangi cümleleri kurmaktan kaçındığıyla ortaya çıkar. Bugün asıl mesele şudur: Biz gerçekten adaletin yanında durmaya hazır mıyız? Çünkü savaşların ekonomik faturası her zaman birilerine kesilir. Ama vicdanın faturası çoğu zaman ortada kalır. Ve o faturayı ödemek, er ya da geç, hepimizin sorumluluğu olur.