Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Dostlarla Yollar Neden Ayrılır?

A+ A-

İnsan, geçmişini yok edemez. Geçmişini yaşatacak unsurları yok eder. Eski dostlar bu unsurlar içinde en güçlüsüdür. Bir zamanlar, ekmek pilav yiyerek karnınızı doyurduğumuz ev arkadaşımızı, zengin olduğumuzda etrafımızda tutmak istemememizin nedeni, şu anki konumumuzla bağdaşmayan ve bizi mahcup duruma düşürecek geçmişimizi bize hatırlatmasıdır. Bürokraside, siyasette, iş hayatında, sonradan görme, havalara girme olarak gördüğümüz davranışların temelinde, eski hayatımızı, taşralı fakir ruhumuzu, köylü tavırlarımızı veya hatırlamak istemediğimiz eski kimliğimizi hatırlatacak kişilerden uzaklaşma ihtiyacı da yatar. “Sen bizim aynı tencerede makarnaya kaşık salladığımız kişi değil misin?” sorusunu sorup bizi geçmişimizle sınayacak kişileri çevremizde istemeyiz. Zaten bastırılmış duygularla dolu, kendi olmakta zorlanan modern insanın, güç elde ettiğinde ortaya çıkan şehevî arzularının önündeki en büyük engellerden biri işte bu eski dostlardır. Bu yüzden, her dostluk en çok da geçmiş yüzünden sınanır ve eski dostların çoğu bu imtihanı kaybeder.

Eski dost; ne sevimsiz bir karakter!

Eğer, gurur duyacağımız bir geçmişimiz yoksa, o geçmişi anımsatan, bugüne taşıyan ve yaşatan kişilerden kurtulmaktan başka çaremiz yoktur. Makam sahibi olduktan sonra telefonumuza çıkmayan, yeni çevresine sizi dahil etmeyen, ancak başka işi yoksa sizinle arada bir (gördüğün gibi seni de ihmal etmiyorum, ben iyi bir insanım dercesine) vakit geçiren kişilere bir de bu gözle bakmayı deneyebiliriz. Belki de sorun bizim, utanılacak geçmişi hatırlatıyor oluşumuzdur. Çocukluk ve gençlik döneminden arkadaşlarıyla görüşmeyen kişilerde genelde bu kompleks yatar; utanç dolu bir mazi. İnsan, bu utanç dolu geçmişinden intikam almak isterken, bu geçmişi hatırlatıp duran eski bir dost, ne de sevimsiz bir karakterdir!

“Dil, hep ağrıyan dişi yoklar.”

Düşünün, genel müdür olmuşsunuz, belli çevrelerin bulunduğu elit bir ortamda, sizin ev sahipliğinizde yemek yiyorsunuz. Fakirlik ve sefalet dolu öğrencilik yıllarınızdan ya da daha da fakir çocukluğunuzdan kalma bir arkadaşınız da toplantıya katılıyor ve gülümseyerek size bakıyor. Bu gülümseme birçok anlam taşır. O meşhur hikâyedekine benzer şekilde, Mercedes’inizin önüne saman koymaya hazırdır bu gülümseme. Pek hazin!… Eski dost ağrıyan diş gibidir. “Dil, hep ağrıyan dişi yoklar.” diyen Bergman’dan yola çıkarsak, insan acıdan ancak onu hatırlatan şeyden (ağrıyan dişten) kurtularak kaçabilir.

Dostluğun yıkıcı karakteri

“Dostluk bir tek şey talep eder” diyor Bergman, “O da dürüstlüktür.” Bu da çok az insana nasip olduğundan, çoğu dostluk da ihtiyaçlar temin edildikten sonra baharda eriyen karlar gibi yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutar. Bergman’ın “Büyülü Fener” eserinde yer alan, kendi hayatıyla ilgili şu samimi itirafı çoğumuz için geçerlidir:

“Kırk yıl önce ben olan kişiyi tanımıyorum. O kişiye olan nefretim öylesine derindi ve bastırma mekanizmam işlevini öylesine etkin yerine getiriyordu ki, o zamanki görünüşümü gözümün önünde ancak güçlükle canlandırabiliyorum. Aradan geçen bunca zamandan sonra fotoğrafların değeri çok azdır, ancak insanın kendine siper edindiği bir maskeyi gösterir. Bana saldırıya geçildiğini sandığımda korkak bir köpek gibi karşımdakini ısırırdım. Kimseye güvenmezdim, kimseyi sevmez ve özlemezdim.” Bir kişi sizi dürüst olmamakla itham ediyorsa, genellikle kendi sahtekârlığını, utanç dolu benliğini örtmeye çalışmak için saldırganca yapar bunu. Bahusus, dürüstlük kavramının herkesin dünya görüşüne, menfaat ve çıkarına göre anlam değiştirdiği göz önüne alınacak olursa, sorunumuz bir hayli derinleşir. Proust’tan ilham alarak tekrar edelim; geçmiş yok olmaz, o anılarda ya da hafızalarda saklı değildir, bir eşyanın içinde, bir müziğin ritminde, bir çiçeğin kokusunda, bir sigaranın dumanında gizlidir. Her an karşınıza çıkabilir. İşte bu yüzden, geçmişi diri tutan eski dost bu anlamda tehlikelidir. Dostluk, tedavi edici, motivasyon verici özelliğinin yanında, yıkıcı, kırıcı ve tehlikeli de olabilir.       

Ingmar Bergman sinemasında dostluk, genellikle karmaşık, kırılgan ve bazen de yıkıcı bir temele dayanan, sevgi ile nefretin iç içe geçtiği psikolojik bir derinlikte işlenir. Bergman’ın dünyasında dostluk, klasik bir yoldaşlık hissinden ziyade, bireylerin kendi iç dünyalarındaki korkularla, yalnızlıkla ve diğer insanlarla kurdukları derin (bazen patolojik) bağlarla yüzleşmelerini sağlayan bir araçtır. Örnekleyelim: “Utanç” filminde, savaşın ortasında, çapraz ateşin ortasında kalan çift (Eva ve Jan) çareyi kaçmakta bulacaktır. Ardından isyancı askerlere yardım etmekten suçlanırlar. Bu noktada eski bir dostu olan Jacobi isimli bir albaydan yardım isterler. Albay yardım edecektir ama bir şartı vardır ve de ahlaksız bir şarttır bu. Dost olarak bildiğiniz kişinin, siz düştüğünüzde size ne teklif edeceğini bilemezsiniz.

            Yine “Persona” filminde de dostluk, bir başka yıkıma dönüşür. Hemşire Alma Elisabeth’le bir dostluk kurmak niyetiyle sırlarını ifşa etmişken, Elisabeth bu duruma yalnızca suçluluk psikolojisiyle dile getirilmiş sözler gözüyle bakar ve onun işkencesini, hastasını dinleyen terapist edasıyla gözlemler. Onunla Alma’nın ona yaptığı gibi duygusal bir yakınlık içerisine girmez. Elisabeth narsist kişiliği yüzünden ilgisini, sevgisini kimseye yöneltemez ya da diğerlerinin sevgisine karşılık veremez. Dolayısıyla tıpkı kocası ve oğlu gibi Alma da onun umursamaz tutumundan nasibini alır ve Alma yıkılır. Bazı insanların dostluğu bir ruh vampirliğine dönüşebilir. Sizi dinleyen kişinin, size kıymet verdiği için mi, kendi egosunu tatmin etmek için mi bunu yaptığını o an bilemezsiniz, yine imdadımıza zaman yetişir.

Önce dost sonra şeytan

“Kurtların Saati”ni biliyorsunuz.” diyor Bergman, “O çok iyi bir film değil, fakat çok kişisel bir filmdir. Benim orada anlattıklarım, bir süre dost olan, sonra da insanı yok etmeye başlayan şeytanlardı. Sanırım, daha çok benim onlara ilişkin kendi korkumla ilgili bir şeydi. Senaryoyu çok sessiz bir odada yazdım. O oda hiç güneş görmüyordu. Orası aynı zamanda yattığım odaydı. Birkaç hafta sonra o odada yatmayı bıraktım çünkü şeytanlar gelip beni uyandırıyordu. Çok ilginç bir durumdu.”

Ne var bu “Kurtların Saati” (1968) filminde? En iyi Bergman filmleri listelerinin hiçbirinde yer almadığı halde neden incelenmeyi hak ediyor? Çünkü dostluğun ve sadakatin en karanlık portelerinden birini sunar bu film.

Dostluğun trajedisi

İlk bakışta bir korku ve delilik hikâyesi gibi görünse de aslında bir çiftin arasındaki sarsılmaz ama yıkıcı dostluğun ve sadakatin en karanlık portrelerinden birini çizer “Kurtların Saati.” Ressam Johan ve karısı Alma arasındaki ilişki, geleneksel bir karı-koca ilişkisinden ziyade, ruhsal bir kuşatma altında birbirine tutunan iki yoldaşın dayanışmasını temsil eder. Alma’nın, kocasının zihnindeki canavarlarla tanışmasına rağmen onu terk etmemesi, “iyi günde kötü günde” sözünün ötesine geçen, bir insanın diğerinin karanlığını kendi karanlığı gibi benimsemesiyle kurulan trajik bir dostluktur.

​Ancak bu dostluk, Bergman’ın sinemasında sıkça gördüğümüz üzere, kimliklerin birbirine karıştığı tehlikeli bir noktaya evrilir. Alma, Johan’a o kadar derinden bir sevgi ve dostlukla bağlıdır ki, kocasının sanrılarını görmeye ve onun deliliğini paylaşmaya başlar. Bu durum, dostluğun sadece desteklemek değil, aynı zamanda ötekiyle birlikte yok oluşa sürüklenmek olduğunu da gösterir. Filmin sonunda Alma’nın sorduğu “Bir insanı çok seven biri, o insanın içine girip onunla aynı olmaz mı?” sorusu, aralarındaki bağın ne kadar derin ve bir o kadar da ürkütücü olduğunun kanıtıdır. Bergman, bu başyapıtında dostluğu bir sığınak olarak sunarken, aynı zamanda sınırları kaybolmuş bir bağlılığın bireyi nasıl tüketebileceğini etkileyici bir görsellikle vurgular.

“Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde”

Güneşin doğmasından önceki bir saatlik zaman dilimini ifade eden, en çok bebeğin doğduğu ve en çok insanın öldüğü vakti de ifade eden “Kurtların Saati”, Jacobi’ye aşağılanmış bir ruha sahip olduğunu hatırlatır. Bergman’ın kendi çocukluğundan alıp filme yerleştirdiği bu anıda, çocuk Jacobi, yaramazlık yaptığı için ceza olarak karanlık bir dolaba kapatılır. Dolapta küçük bir adamın olduğu ve yaramazlık yapan çocukların ayaklarını yediği bilgisiyle dolaba giren Jacobi, saatlerce ağlar korkudan. Karanlıkta dolabın içinde, ayakkabı raflarına tırmanarak yükseğe çıkmak ve küçük bir adamın ayaklarını yemesine engel olmak ister. Derken ayaklarının altında bir hışırtı duyar. Korkusu çıldırma eşiğine getirir onu. Çığlıklar içinde bağırarak yalvarır. Sonunda dolap açılır ve çocuk ruhu, ışığa kavuşur. Gider, babasının önünde diz çöker, özür diler ve dayak için arkasını dönüp pantolonunu indirir. Bu anı, kırkını geçmiş Jacobi’nin peşini bırakmamaktadır. “Kurtların Saati”, aşağılanmış bir ruha sahip olduğunu hatırlatır ona.

Mozart’ın “Sihirli Flüt”ünde şu sözlerle ifade edilir bu saat:

“Ey ebedî gece, ne zaman solacaksın?

Ne zaman ışıkla buluşacak gözlerim?”

Bergman’a göre, doğası gereği bir başkasına muhtaç olan insanın kurduğu her bağ, içinde kaçınılmaz bir iktidar savaşını barındırır. Bu da dostluğun tehlikeli yönüdür. En derin yaralarımızı bilen kişilerin, en ağır darbeleri anlayış maskesi altında vurmaları tesadüf değildir. Ya da birine dostça teslim olmak aynı zamanda ona seni yok etme silahını da vermektir. Şefkatli bir işkencedir bu. Yakınlık, bazen korkunç bir manipüle etme aracı da olabilir, bilemeyiz. Bilemeyiz çünkü insan, bugünden ibaret değildir. Dün, bugün ve yarından oluşan bir sentezdir. Gün gelir, “Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde” sözünün ne anlama geldiğini tüm çıplaklığıyla hissederiz.

Dostlarla yollar elbet bir gün ayrılır, bunda şaşılacak bir şey yok. Her insanın, kaçmak istediği yaraları vardır geçmişinde ama utançlarımızı bir silah gibi taşıyan bir dostumuzun, tetiği çekmesi an meselesidir. Asıl şaşılacak şey, böylesine tezatlarla dolu zengin bir iç dünyası olan insandan istikrar beklemektir. Hem de “Kurtların Saati”, her gece tekrarlanırken!…