Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

Direnç, Dönüşüm ve Devlet Aklı AK Parti İktidarında 2020 Yılı

A+ A-

2020 yılı, yalnızca modern dünyanın değil, Türkiye siyasal tarihinin de kırılma anlarından biri olarak hafızalara kazındı. Küresel ölçekte insanlığı durduran pandemi, devletlerin kapasitesini, siyasal sistemlerin dayanıklılığını ve toplumların krizlere karşı reflekslerini görünür hâle getirdi. Bu süreçte Türkiye, bir yandan sağlık krizini yönetmeye çalışırken diğer yandan güvenlik politikalarından dış politikaya, sembolik siyasal hamlelerden ekonomik müdahalelere kadar geniş bir alanda çok katmanlı bir mücadele yürüttü.

AK Parti iktidarı açısından 2020 yılı, yalnızca bir “kriz yönetimi” dönemi değil; aynı zamanda devlet kapasitesinin tahkim edildiği, siyasal sembollerin yeniden üretildiği ve Türkiye’nin stratejik yöneliminin korunduğu bir eşik yılıydı. Salgın nedeniyle küresel ekonomilerin durduğu, sınırların kapandığı ve uluslararası sistemin içine kapanmaya başladığı bir dönemde Türkiye’nin hem içerde hem dışarda aktif bir siyaset izlemeye devam etmesi dikkat çekiciydi.

Bu nedenle 2020 yılına yalnızca “pandemi yılı” demek eksik kalacaktır. Bu yıl, aynı zamanda Türkiye’nin devlet reflekslerinin yeniden organize olduğu, güvenlik paradigmasının sertleştiği, teknoloji destekli kamu yönetiminin hızlandığı ve sembolik-politik alanın yeniden tanımlandığı bir dönemdi.

Pandemi ve Devlet Kapasitesinin Sınanması

Kovid-19 salgını, modern devletlerin yalnızca sağlık altyapılarını değil, aynı zamanda kriz yönetimi becerilerini de test etti. Birçok Avrupa ülkesinin sağlık sistemleri kısa sürede çökme noktasına gelirken, Türkiye sürece daha hazırlıklı bir başlangıç yapmaya çalıştı. Henüz ilk vaka görülmeden önce 31 Ocak 2020 tarihinde Sağlık Bakanlığı bünyesinde Bilim Kurulu’nun oluşturulması, devletin meseleyi erken ciddiye aldığını gösteriyordu.

11 Mart’ta ilk vakanın açıklanmasıyla birlikte Türkiye yeni bir döneme girdi. Okullar kapatıldı, üniversiteler uzaktan eğitime geçti, uluslararası uçuşlar sınırlandırıldı ve kamusal hayat büyük ölçüde kontrollü bir düzene çekildi. Özellikle camilerde cemaatle namaza ara verilmesi, Cumhuriyet tarihi boyunca çok istisnai dönemlerde görülen radikal bir karar olarak dikkat çekti. Bu karar, devletin salgını yalnızca sağlık sorunu olarak değil, toplumsal mobiliteyi bütünüyle ilgilendiren bir güvenlik problemi olarak değerlendirdiğini gösteriyordu.

Burada dikkat çeken en önemli unsur, AK Parti’nin uzun yıllar boyunca inşa ettiği sağlık altyapısının pandemi döneminde stratejik bir avantaja dönüşmesiydi. Şehir hastaneleri, yoğun bakım kapasitesi ve sağlık personelinin organizasyonu, Türkiye’nin kriz sürecinde elini güçlendirdi. Avrupa’nın bazı ülkelerinde yaşlı hastaların tedavi önceliği dışında bırakıldığı tartışmaları yaşanırken, Türkiye’de sağlık sisteminin tamamen kilitlenmemesi iktidar tarafından önemli bir başarı anlatısı olarak sunuldu.

Ancak pandemi yönetimi yalnızca sağlık boyutuyla sınırlı değildi. Aynı zamanda ekonomik ve sosyolojik bir yönetim kriziydi. Özellikle düşük gelirli kesimler, küçük esnaf ve gündelik çalışanlar açısından salgının oluşturduğu ekonomik yük oldukça ağırdı. Bu nedenle hükümet, “Ekonomik İstikrar Kalkanı” paketleriyle piyasalara müdahale etmeye çalıştı. Kısa çalışma ödeneği, kredi destekleri ve sosyal yardımlar, devletin sosyal dengeyi koruma araçları olarak devreye sokuldu.

Bu dönemde dijital devlet mekanizmalarının yaygınlaşması da dikkat çekiciydi. “Hayat Eve Sığar” uygulaması, pandemi yönetiminde teknolojik gözetim ve dijital koordinasyonun yeni bir örneği hâline geldi. HES kodu sistemi, yalnızca sağlık güvenliği değil; aynı zamanda modern devletin birey hareketliliğini dijital olarak organize etme kapasitesinin bir tezahürüydü.

Pandemi süreci, Türkiye’de devlet-toplum ilişkisini de yeniden şekillendirdi. “Kontrollü sosyal hayat” kavramı, klasik kamusal yaşam anlayışının yerini daha disiplinli ve gözetimli bir toplumsal modele bıraktı. Böylece pandemi, yalnızca biyolojik bir kriz değil; aynı zamanda yeni bir yönetimsellik biçiminin laboratuvarı hâline geldi.

Bahar Kalkanı ve Güvenlik Paradigmasının Sertleşmesi

2020 yılının bir diğer kritik başlığı ise İdlib’de yaşanan gelişmelerdi. Türkiye, salgınla mücadele ederken aynı anda sınır ötesi güvenlik politikalarını sürdürmek zorunda kaldı. Şubat ayı sonunda İdlib’de Türk askerlerine yönelik gerçekleştirilen saldırı, Ankara’nın Suriye politikasında yeni bir kırılma yarattı.

1 Mart 2020’de başlatılan Bahar Kalkanı Harekâtı, Türkiye’nin yalnızca askeri değil, teknolojik kapasitesini de ortaya koyduğu bir operasyon olarak öne çıktı. Özellikle SİHA’ların yoğun biçimde kullanılması, Türk savunma sanayiinin geldiği noktayı uluslararası kamuoyunun gündemine taşıdı. Bu süreç, Türkiye’nin klasik konvansiyonel savaş anlayışından daha esnek ve teknoloji merkezli bir güvenlik doktrinine geçtiğini gösteriyordu.

Bahar Kalkanı’nın temel amacı, yeni göç dalgalarını engellemek ve Türkiye’nin sınır güvenliğini korumaktı. Ancak mesele yalnızca güvenlik değildi. Suriye sahası aynı zamanda Türkiye-Rusya ilişkilerinin en hassas alanlarından birine dönüşmüştü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 5 Mart’ta Moskova’da Vladimir Putin ile yaptığı görüşme sonucunda sağlanan ateşkes, Ankara’nın askeri sertlik ile diplomatik müzakereyi birlikte yürütme stratejisinin bir örneği oldu.

Bu dönemde Türkiye’nin dış politika yaklaşımı daha net biçimde görünür hâle geldi: Ankara, sahada askeri güç kullanmaktan çekinmeyen; ancak diplomatik masayı da terk etmeyen hibrit bir strateji izliyordu. Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Suriye’den Karabağ sürecine kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye’nin daha aktif bir jeopolitik aktör hâline geldiği görülüyordu.

2020 yılı, bu anlamda Türkiye’nin “savunmacı dış politika” anlayışından “oyun kurucu bölgesel aktör” paradigmasına geçişinin hızlandığı bir dönem olarak okunabilir.

Ayasofya: Sembol Siyasetinin Zirvesi

2020’nin en önemli siyasal ve kültürel olaylarından biri hiç şüphesiz Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılmasıydı. 24 Temmuz 2020 tarihinde gerçekleşen ilk cuma namazı, yalnızca dini bir ritüel değil; aynı zamanda güçlü bir tarihsel ve siyasal mesajdı.

Ayasofya kararı, AK Parti’nin uzun yıllardır sürdürdüğü “medeniyet siyaseti” söyleminin somutlaşmış hâliydi. Bu karar, muhafazakâr toplumsal tabanda “tarihsel bir kapanış” ve “medeniyet hafızasının yeniden ihyası” olarak yorumlandı. Özellikle Cumhuriyet’in erken dönem modernleşme politikalarına yönelik eleştiriler bağlamında Ayasofya, sembolik bir hesaplaşma alanına dönüştü.

Ayasofya’nın yeniden cami statüsüne geçirilmesi, yalnızca Türkiye içinde değil; uluslararası alanda da büyük yankı uyandırdı. Batı dünyasının önemli bir bölümü bu kararı eleştirirken, İslam dünyasında geniş bir destek dalgası oluştu. Böylece Ayasofya, Türkiye’nin iç politikasının ötesine geçerek küresel kültürel-politik tartışmaların merkezine yerleşti.

Burada dikkat çekici olan nokta, AK Parti’nin sembolik siyaset üretme kapasitesidir. Çünkü modern siyaset yalnızca ekonomik göstergeler veya güvenlik politikaları üzerinden değil; aynı zamanda kolektif hafıza ve semboller üzerinden de şekillenmektedir. Ayasofya kararı, bu bağlamda iktidarın tarih, kimlik ve medeniyet eksenli anlatısını tahkim eden güçlü bir hamle oldu.

Demokrasi ve Özgürlükler Adası: Darbe Hafızasının Yeniden İnşası

2020 yılında açılışı yapılan Demokrasi ve Özgürlükler Adası, AK Parti’nin Türkiye siyasi tarihine ilişkin hafıza siyasetinin önemli örneklerinden biriydi. Eski adıyla Yassıada olan bu mekân, 1960 darbesinin travmatik sembollerinden biri olarak hafızalarda yer ediyordu.

Adanın yeniden düzenlenerek “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ismini alması, yalnızca mimari bir dönüşüm değil; aynı zamanda siyasal anlamın yeniden inşasıydı. Bu proje ile birlikte AK Parti, Türkiye’de vesayetçi müdahaleler tarihine karşı “milli irade” vurgusunu yeniden güçlendirmeye çalıştı.

Bu hafıza siyaseti, özellikle 15 Temmuz sonrasında daha belirgin hâle gelen “darbe karşıtı siyasal kimlik” anlatısının devamı niteliğindeydi. Böylece geçmişin travmaları, güncel siyasal meşruiyet üretiminin araçlarından biri hâline geldi.

Kobani Soruşturması ve İç Güvenlik Tartışmaları

2020’nin sonbaharında gündeme gelen Kobani soruşturması, Türkiye’nin iç siyasetinde sert tartışmalara neden oldu. 2014 yılındaki olaylara ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında HDP’li birçok ismin gözaltına alınması ve tutuklanması, iktidar ile muhalefet arasında yeni bir gerilim alanı oluşturdu.

Hükümet cephesi bu süreci “hukukun işletilmesi” ve “şiddet olaylarının aydınlatılması” çerçevesinde değerlendirirken; muhalefet ise soruşturmaların siyasal boyutuna dikkat çekti. Bu tartışma, Türkiye’de güvenlik politikaları ile demokratik siyaset arasındaki gerilimin hâlen merkezi bir mesele olduğunu bir kez daha gösterdi.

Özellikle 15 Temmuz sonrasında şekillenen güvenlik eksenli devlet yaklaşımı, 2020’de daha da kurumsallaşmış görünüyordu. Terörle mücadele, yalnızca askeri operasyonlar üzerinden değil; aynı zamanda hukuk ve yargı süreçleri üzerinden de yürütülen kapsamlı bir devlet stratejisine dönüşmüştü.

Maraş Açılımı ve Doğu Akdeniz Denkleminde Yeni Hamle

2020 yılında dikkat çeken bir diğer gelişme ise Maraş bölgesinin kademeli olarak açılması oldu. Yaklaşık yarım asırdır kapalı olan Maraş’ın yeniden gündeme gelmesi, Doğu Akdeniz’de yükselen enerji ve egemenlik tartışmalarıyla doğrudan bağlantılıydı.

Türkiye ve KKTC yönetimi açısından bu adım, yalnızca Kıbrıs meselesine ilişkin bir karar değildi. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’de oluşan jeopolitik kuşatmaya karşı verilen stratejik bir cevaptı. Özellikle Yunanistan, Güney Kıbrıs, Fransa ve bazı bölgesel aktörlerin Türkiye karşıtı blok oluşturma girişimleri karşısında Ankara, daha aktif bir dış politika izlemeye yöneldi.

Maraş’ın açılması, Türkiye’nin “sahada ve masada güçlü olma” stratejisinin bir uzantısıydı. Bu politika, 2020 boyunca dış politikanın temel karakterlerinden biri hâline geldi.

Krizler İçinde Süreklilik Arayışı

2020 yılı, AK Parti iktidarı açısından hem büyük krizlerin hem de güçlü siyasal sembollerin yılıydı. Pandemi, ekonomik daralma ve küresel belirsizlik ortamına rağmen Türkiye, iç ve dış politikada aktif bir yönelim sürdürmeye çalıştı.

Bu süreçte üç temel unsur öne çıktı. Birincisi, devlet kapasitesinin güçlendirilmesi ve kriz yönetim mekanizmalarının merkeziyetçi bir yapıyla işletilmesiydi. İkincisi, güvenlik paradigmasının hem içerde hem dışarda daha belirleyici hâle gelmesiydi. Üçüncüsü ise Ayasofya ve Demokrasi Adası örneklerinde görüldüğü üzere sembolik-politik alanın yoğun biçimde kullanılmasıydı.

2020, bu anlamda Türkiye’nin yalnızca bir salgın yılı değil; aynı zamanda devlet aklının yeniden organize edildiği, jeopolitik iddiaların sürdürüldüğü ve siyasal hafızanın yeniden biçimlendirildiği bir dönem olarak okunmalıdır.

AK Parti açısından bakıldığında ise bu yıl, “krizlere rağmen süreklilik” fikrinin merkezde olduğu bir dönemdi. İktidar, pandemi gibi küresel bir sarsıntıya rağmen stratejik hedeflerinden vazgeçmeyeceğini göstermeye çalıştı. Savunma sanayiindeki ilerlemelerden dış politika hamlelerine, dijital devlet uygulamalarından sembolik kültürel kararlara kadar pek çok başlıkta süreklilik vurgusu öne çıktı. Dolayısıyla 2020 yılı, Türkiye siyasi tarihinde yalnızca olağanüstü bir kriz dönemi değil; aynı zamanda yeni devlet paradigmasının daha görünür hâle geldiği bir yıl olarak değerlendirilebilir.