Düşünmek Bir Eve Sahip Olmaktır
- Tarih:
Modern çağın insanı belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hareket hâlinde; fakat aynı zamanda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yerini yurdunu kaybetmiş durumda. Sürekli değişen gündemler, hızla tüketilen fikirler ve ardı arkası kesilmeyen bilgi akışı içerisinde insan, neyi düşündüğünü değil nasıl savrulduğunu fark etmeye başlıyor. Bu yüzden çağımızın temel sorunlarından biri bilgi eksikliği değil, düşünsel yurtsuzluktur.
Martin Heidegger insanı dünyaya bırakılmış bir varlık olarak tanımlarken onun aynı zamanda dünyada bir yer edinme çabasına da dikkat çeker. Heidegger’in düşüncesinde “ikamet etmek”, yalnızca bir evde yaşamak değil, dünyayla anlamlı bir ilişki kurabilmektir. İnsan, ancak kendisini ait hissedebildiği bir anlam dünyası içerisinde sahici bir varoluş gerçekleştirebilir.
Bu açıdan bakıldığında düşünmek, bir eve sahip olmaya benzer. Ev nasıl insanı dış dünyanın sertliğinden koruyan bir sığınaksa, düşünce de insanın belirsizlikler karşısında tutunabildiği bir zemindir. İnsan neyi savunduğunu, hangi gelenekten konuştuğunu, hangi değerlerle dünyaya baktığını biliyorsa düşünce onun için bir güven alanına dönüşür. Böylece zihinsel enerjisini sürekli savunma pozisyonunda kalmak yerine yeni ufuklar açmaya yöneltebilir.
Buna karşılık düşünsel anlamda evi olmayan insan, sürekli misafir gibidir. Her yeni fikrin peşinden gider, her yeni rüzgârın etkisine kapılır ve her yeni krizle birlikte yönünü kaybeder. Çünkü üzerinde duracağı sağlam bir zemin yoktur. Bu durum yalnızca entelektüel bir eksiklik değil, aynı zamanda varoluşsal bir kaygı üretir. İnsan nereye ait olduğunu bilmediğinde, neyi savunacağını da bilemez.

Belki de bugün yaşadığımız yoğun korku ve kaygının sebeplerinden biri budur. İnsanlar bilgi içerisinde yüzüyor fakat anlam içerisinde barınamıyorlar. Düşünce, bir yurt olmaktan çıkıp sürekli değişen geçici duraklara dönüşüyor. Böyle olunca da insan, hakikati arayan bir özne olmaktan çok güvenli bir liman arayan bir yolcuya benziyor.
Oysa gerçek düşünce, insanın kendisine bir ev kurabilmesiyle başlar. Bu ev dogmatik duvarlarla örülmüş kapalı bir yapı değildir. Aksine, insanın nerede durduğunu bildiği, pencerelerini dünyaya açabildiği, yeni fikirleri korkmadan misafir edebildiği bir anlam mekânıdır. Heidegger’in işaret ettiği gibi insanın asıl ihtiyacı daha fazla dolaşmak değil, sahici biçimde ikamet edebilmektir.
Bu nedenle düşünmek, yalnızca fikir üretmek değildir. Düşünmek, insanın kendisine bir yurt inşa etmesidir. Çünkü insan ancak evindeyken korkularını azaltabilir, ufka güvenle bakabilir ve varoluşunu derinleştirebilir. Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı, yeni bilgilerden önce yeniden ev sahibi olmayı öğrenmektir; düşüncede, anlamda ve hakikatte bir eve sahip olmayı.




