Yarının İnsanını Beklerken Nurettin Topçu’nun Ardından
- Tarih:
Bazı insanlar yaşadıkları dönemin meselelerini konuşurlar; bazıları ise henüz gelmemiş zamanların vicdanını kurmaya çalışırlar. Nurettin Topçu, ikinci gruptandır. Onun düşüncesi, bugünü açıklamaktan çok yarını mümkün kılmanın çabasıdır. Bu yüzden Yarınki Türkiye yalnızca bir toplum tasavvuru değil, aynı zamanda bir varoluş teklifidir. Onun “yarın” dediği şey takvim yapraklarında yaklaşan bir gün değil; insanın kendi hakikatine yeniden kavuşacağı zamandır.
Modern insanın en büyük yanılsamalarından biri, geleceğin teknik ilerlemeyle kurulacağına inanmasıdır. Daha fazla makine, daha hızlı iletişim, daha büyük şehirler ve daha güçlü ekonomiler… Oysa bütün bunlar, insanın ne olduğu sorusuna cevap vermediği müddetçe yalnızca büyüyen bir boşluğu örten araçlar olmaktan öteye geçemez. Nurettin Topçu tam da bu yüzden geleceği kuracak olanın teknoloji değil, ahlak olduğunu söyler. Çünkü insanın inşa etmediği hiçbir medeniyet ayakta kalamaz.
Felsefe tarihi bize şunu öğretir: Her medeniyet önce insan anlayışını kurar, ardından şehirlerini. Platon’un Devleti de, Farabi’nin Erdemli Şehri de, İbn Haldun’un medeniyet nazariyesi de insanı merkeze yerleştirir. Topçu da bu büyük geleneğin Türkiye’deki güçlü temsilcilerinden biridir. Onun nazarında devlet, eğitim, siyaset ve iktisat; insanı hakikate yaklaştırdığı ölçüde anlamlıdır. İnsanı unutan her sistem, sonunda kendi kendisini tüketmeye mahkûmdur.
Bugün yaşadığımız çağın temel problemi bilgi eksikliği değildir. Aksine, tarihin hiçbir döneminde insan bu kadar çok bilgiye ulaşmamıştı. Fakat aynı zamanda hiçbir dönemde hakikate bu kadar yabancı da olmamıştı. Bilgi çoğaldıkça hikmet azaldı; iletişim arttıkça konuşmalar derinliğini kaybetti; özgürlük genişledikçe sorumluluk daraldı. Nurettin Topçu’nun “isyan ahlakı” tam da bu noktada başlar. Onun isyanı, düzene değil; ruhsuzlaşmaya, sıradanlaşmaya ve insanın kendi vicdanına yabancılaşmasına yöneliktir.
Yarınki Türkiye’de geçen “ruh cephesinin maden işçileri” ifadesi belki de bütün kitabın özüdür. Maden işçisi, yerin altında görünmeden çalışır; karanlığın içinde değerli olanı arar. Hakiki düşünür de böyledir. Hakiki öğretmen de… Hakiki dava adamı da… Onlar alkışların aydınlığında değil, sessizliğin derinliğinde çalışırlar. Çünkü bilirler ki görünür olan eserlerden önce görünmeyen karakterler inşa edilmelidir.
Modern dünyanın temel problemi tam da burada başlar. Artık görünmek, olmaktan daha değerlidir. İnsan, kendisini gerçekleştirmek yerine kendisini sergilemeye başlamıştır. Varlık, yerini temsile bırakmıştır. Sosyal hayat, hakikatin değil, imajın etrafında şekillenmektedir. Heidegger’in “teknik çağ” eleştirisiyle Topçu’nun ahlak düşüncesi bu noktada birbirine yaklaşır. Her ikisi de insanın özünden uzaklaşmasını çağın en büyük krizi olarak görür. Çünkü insan, kendisini eşya arasında bir nesneye dönüştürdüğü anda özgürlüğünü de kaybetmeye başlar.
Topçu’nun geleceğe dair ümidi ise tam aksine insanın yeniden özüne dönebileceği inancıdır. Onun “yarın”ı, nostaljik bir geçmiş özlemi değildir. Geçmişten beslenen fakat geleceğe yönelen bir medeniyet fikridir. Bu nedenle Anadolu, onun düşüncesinde yalnızca bir coğrafya değil; irfanın, fedakârlığın ve ahlakın hafızasıdır. Anadolu, insanın kendisini aşarak başkası için yaşayabildiği bir ruh iklimidir.
Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz gerçekten yarına hazırlanıyor muyuz, yoksa yalnızca geleceğe mi yetişmeye çalışıyoruz? Çünkü gelecek, zamanın getirdiği şeydir; yarın ise insanın inşa ettiği hakikattir. Zaman herkese gelir, fakat yarın ancak onu kurabilecek insanlar varsa doğar.
Nurettin Topçu’nun vefatının üzerinden yıllar geçti. Fakat büyük düşünürler biyolojik ömürleriyle değil, sordukları sorularla yaşamaya devam ederler. Bugün onun metinlerini okuduğumuzda, aslında Türkiye’nin değil, kendimizin geleceğini sorgulamaya başlarız. Çünkü mesele hangi ülkede yaşadığımız değil, nasıl bir insan olduğumuzdur.
10 Temmuz, bu yüzden yalnızca bir anma günü değildir. Bu tarih, bize yeniden şu soruyu yöneltir: Bir ülkenin geleceği hangi fikirlerle değil, hangi insanlarla kurulur?
Topçu’nun cevabı açıktır. Yarını kuracak olanlar; başarıyı değil vazifeyi, şöhreti değil hizmeti, gücü değil hakkı, yaşamayı değil yaşatmayı tercih edenlerdir. Çünkü medeniyetler taşla değil, karakterle yükselir. Devletler kanunlarla ayakta kalabilir; fakat milletler ancak vicdanla yaşayabilir.
Belki de Yarınki Türkiye’nin en derin cümlesi satırların arasında gizlidir: Gelecek, henüz gelmemiş bir zaman değildir; gelecek, bugünden ahlakla yoğrulmuş bir iradenin eseridir. Nurettin Topçu’yu anlamak da tam burada başlar. Onu anmak, yalnızca eserlerini hatırlamak değil; kendi varoluşumuza yöneltilmiş bu sessiz ama sarsıcı çağrıyı yeniden duymaktır. Çünkü yarının Türkiye’si, her şeyden önce yarının insanında saklıdır.




