Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

İlimsiz Yoldan Mânâ Çıkmaz

A+ A-

Her yıl, Lütfi Filiz Efendi’nin Noktanın Sonsuzluğu ciltlerine dair çevrim içi okuma grupları düzenliyor, atölyeler yapıyorum. Bereket bu ya, hazırladığım notlardan meraklılar için bazı yazılar da meydana çıkıyor. Bu yazıyla beraber, insanın ilim yolculuğu hakkında biraz düşünelim isterim.,

İnsanın hayatı, görünüşte doğumla ölüm arasında geçen bir zaman dilimidir. Fakat hakikatte bu yolculuk, kendini tanıma ve özüne dönme serüvenidir. Her insan aynı ömrü yaşamaz; kimisi bu ömrü yalnızca tüketir, kimisi de her geçen gün biraz daha olgunlaşır. Nasıl biyolojik büyüme yaşla gerçekleşiyorsa, manevî olgunlaşma da ilimle gerçekleşiyor. İlimsiz bir dindarlık, şekle bağlı kalmaya mahkûm oluyor. Şekil ise insanı hakikate değil, çoğu zaman ayrılığa götürüyor. Tarih boyunca yaşanan pek çok ihtilafın temelinde hep aynı şeyi görüyoruz: hakikatin yerine geçen biçim, şekil, kabuk.

İnanç, insanı kazanmak için vardır. Bir gönlü ihya etmek, bir hayata dokunmak ve hatta bir âlem inşa etmek demektir. Çünkü dinin nihai gayesi, insanın ruhunu arındırması ve yaratılışındaki temiz cevhere yeniden kavuşmasıdır. Bu yüzden gerçek dindarlık, insanları birbirinden uzaklaştıran değil; kardeş hâline getiren, yardımlaşmayı teşvik eden ve aynı hakikatin etrafında buluşturan bir ahlâk inşa eder: tevhid.

Yazılmış bütün tasavvuf klasiklerinde hep aynı şeyi okuruz: insanın en büyük mücadelesi dışarıya dönük değil, içeriye yani nefsine dönük olmalıdır. Kötü davranışların, huyların kaynağı tam da burasıdır. Lütfi Filiz Efendi, ibadetlerin manevi yorumlarına bu bakış açısıyla mercek tutar: Orucun hikmeti yalnızca aç kalmak değildir; nefsin dizginlerini ele almaktır. İnsan, arzularını sınırlayabildiği ölçüde özgürleşir. “Şeytanın bağlanması” denilen hakikat de aslında insanın kendi içindeki taşkınlıkları kontrol altına alabilmesidir. Aynı şekilde namaz da yalnızca belirli hareketlerden ibaret değildir. Kıyam doğruluğu, rükû tevazuyu, secde ise insanın aslını hatırlamasını öğretir. Eğer bütün bu hareketler insanın karakterine yansımıyorsa, geriye yalnızca şekil kalır.

Hakikatin yolu insana çoğu zaman bir rehber, dost aracılığıyla açılır. Allah dilerse doğrudan gönle tecelli eder; dilerse bunu mürşitleri vesilesiyle gerçekleştirir. Burada önemli olan, insanın karşısına çıkan fırsatları değerlendirebilmesidir. Çünkü manevî yolculukta en büyük kayıp, hakikatin kapısına kadar gelip onu tanıyamamaktır. Nitekim hiçbir bıçak kendi kendine bilenmez. İnsan da kendisini geliştirecek bir terbiyeye, bir eğitime ve çoğu zaman bir yol göstericiye ihtiyaç duyar. Temelde muhabbete olan iştiyakımızın da nedeni budur. Gönlümüzü imar etmek isteriz. Bilmeliyiz ki bu keyfi bir seçenek değil, zorunlu bir tercihtir. Allah, kulundan bunu murad etmiştir.

İmanın özünde ‘dönüş özlemi’ vardır. İnsan, geldiği yere dönmek ister. “Vatan sevgisi imandandır.” sözü, yalnızca yaşanılan toprağa duyulan sevgiyi değil, insan ruhunun Allah’a duyduğu hasreti de ifade eder. Çünkü insanın gerçek vatanı, geldiği kaynaktır, Allah’ın yanıdır.

Tasavvuf geleneğinde Hz. Muhammed yalnızca tarihî bir şahsiyet olarak değil, ilahî hakikatin en mükemmel aynası olarak görülür. Onun bedeni görülmüş, fakat asıl hakikati olan Muhammedî nur çoğu zaman fark edilememiştir. Bütün peygamberler insanlığın eğitim sürecindeki duraklar gibidir; her biri insanı biraz daha olgunlaştırmış, nihayet son halkada kemal tamamlanmıştır. Ancak peygamberlik sona ermiş olsa da velayet yolu devam etmektedir. Çünkü insanın olgunlaşması hiçbir çağda sona ermeyecek bir yolculuktur. Bunun, bütün insanlık için geçerli olduğunu da hatırlatalım.

İşte bu yüzden ilim, bazı sufilere göre amelden önce gelir. İbnü’l-Arabî’ye göre böyledir mesela. Amelin değeri niyete bağlıdır ve niyetin hakikatini yalnızca Allah bilir. Fakat insanın ilme yönelmesi bilinçli bir tercihtir. Kitabı açan, öğrenmeye talip olan, hakikati arayan iradedir. Samimiyet de tam burada ortaya çıkar. Bilerek, severek ve anlayarak yapılan ibadet, alışkanlıkla yapılan ibadetten çok daha değerlidir.

İnsanın yükselişi, yani miracı da bilgiyle mümkündür. Miraç yalnızca tarihte yaşanmış bir hadise değildir; her insanın kendi içinde yaşayabileceği, potansiyelinde olan bir yükseliş imkânıdır. Herkesin miracı da farklıdır. Kimisi acıyla, kimisi yalnızlıkla, kimisi imtihanlarla olgunlaşır. Peygamberlerin hayatı bunun en güzel örnekleriyle doludur. Önemli olan, yaşanan sıkıntının insanı karartması değil, olgunlaştırmasıdır. Çünkü sabır, şükür ve ilim birleştiğinde sıkıntılar insanı yükselten basamaklara dönüşür.

Tasavvufun anlattığı nefs mertebeleri de aslında bu iç yolculuğun duraklarıdır. İnsan benliğinden uzaklaştıkça hakikate yaklaşır. “Ben” küçüldükçe Allah’ın isimleri insanda daha açık tecelli eder. Bu yüzden Allah kusursuz insanı değil, kusurunu bilen insanı sever. Kusurunu bilen kişi kibirden uzaklaşır; tevazu da yanına eklenince manevî kapıları açan anahtar artık insanın elinde olur. Ehl-i irfan bunu şöyle dökmüştür söze: “Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât / mütevâzı’ olanı rahmet-i Rahmân büyütür.”

Lütfi Filiz Efendi, ibadetlerin tamamının insanı özüne, mayasına ulaştırmak için olduğunu hatırlatır. Namaz kibri kırar, oruç arzuları terbiye eder, hac insanı kalabalık içinde yalnızca Allah’a yöneltir, sadaka ise başkasının derdiyle dertlenmeyi öğretir. Böyle bakıldığında ibadetlerin hiçbiri yalnızca kul ile Allah arasında kalan bireysel davranışlar değildir. Hepsi insanı topluma, toplumu da insanlığa bağlayan eğitimlerdir. Kul ile Allah arasında olan şey, kulun ihlasıdır. Ancak bütün ibadetler insanı âleme bağlar. Âleme bakan orada Hakk’ı görür, görmelidir. İbadet, insanı bu hakikate ısındırır. Devamlılıkla birlikte kalpte doğacak (veled-i kalp) muhabbet, kula tevhidi yaşatır.

Tasavvufun üzerinde önemle durduğu bir başka gerçek de hizmettir. Çok ibadet edip insanlara faydası dokunmayan kimseyle, çalışıp insanların yükünü hafifletmeyi de bir hayat görgüsü hâline getiren kimse aynı değildir. Çünkü başkalarına faydalı olmak ve insanların hayatlarına dokunabilmek, hizmetin tam karşılığıdır. Ahmed Yüksel Özemre’nin vaktiyle üzerinde çok durduğu ve mürşid-mürid arasındaki ilişkinin kırmızı çizgisini çektiği yer de burasıdır: Mürşid, müridine hizmet eder. Bu hizmet manevi bir hizmettir. Başka bir hizmetle mukayese edilemez. Sorumluluğu tarifsiz derecede büyüktür. Kalp açıklığı el açıklığıyla birleşirse, muhabbet dairesinde cem olunur. Tevhidden murad da budur. Lütfi Filiz Efendi de şöyle der: İnsanın eli ne kadar açıksa, ilahî rahmet de ona o kadar açılır. Eli sıkı olan, her âlemde çok sıkılır.

Mutlu olmak, hayatın sıkıntısız olması demek değildir. Sıkıntının ortasında bile tebessüm edebilmektir. Çünkü insan, başına gelen olayların ardındaki hikmeti görebildiğinde artık yalnızca olaylarla değil, onları var eden iradeyle yaşamaya başlar. Olayları geçer, hikmeti fark eder. İşte ilmin insanı götürdüğü son nokta budur: Kendini bilmek, Hakk’ını tanımak ve bütün varlığı aynı hakikatin farklı tecellileri olarak görmek. Böyle bir bakışa ulaşan insan için artık dünya yalnızca yaşanacak bir yer değil, okunacak büyük bir kitap hâline gelir. Lütfi Filiz Efendi gibi ilmi baş tacı etmiş nice mürşidin dile getirdiği, talebelerine nakşetmek istediği ilim hakikati bize bunları söyler. İlimsiz gidilen bir yol; tatsız, tuzsuz, zevksiz, keyifsiz bir yoldur. Bu yoldan mânâ çıkmaz.