Picture of Murat Erol
Murat Erol

Devlet ve Millet İlişkisine Dair: “Unsur” mu, “Özdeşlik” mi?

A+ A-

Giriş

Modern devletin iyiden iyiye tebarüz etmeye başlaması, devletin hem oluşumu ve ortaya çıkması hem de varlığını sürdürmesi açısından bu yöndeki teorilerin de yenilenmesini sağlamıştır. Kadim devletlerin tarih sahnesinden geri çekilmesi veya yapı değiştirmesi genel olarak devlet teorisinin de yeni uygulama ve teorilere kapı aralamıştır. Egemenlik anlayışı başta olmak üzere, vatandaşlığın dönüşümü, bürokrasinin ortaya çıkışı, anayasacılığın oluşumu gibi çok sayıda konu Avrupa merkezli bir dönüşümün de habercisiydi. Fransız İhtilaline giden süreç ve İhtilal sonrası süreç, devlet ve “millet” konusunda önemli bir tarihi dönüşümü ihtiva etmekteydi. Bahse konu dönem, sadece millet anlayışının dönüşümünde son merhale olmakla ve son biçimini vermekle kalmamış, aynı zamanda devlet konusunda da tarihi radikal uygulama ve biçimleri de ortaya çıkarmıştır. Devlet, klasik monarşinin sonrasında farklı tecrübeleri yaşamaya başlamıştır.

19. yüzyılda devlet ve millet kavramları, Avrupa merkezli yoğun bir laboratuvar çalışmalarına sahne olurken, teori ve uygulamada kanonik bir seviyeye geçilmiştir. Zaten yüzyılın sonunda devlet konusu net bir formül kazanmıştır. Tam olarak 1900 yılında Jellinek, ilk baskısını yapan kitabında bu hususlardaki en bilinen teoriyi ortaya koymuştur; “üç unsur” teorisi devlet tartışmalarında merkeze yerleşmiştir. Jellinek’in “Allgemeine Staatslehre” eserinde bulunan “üç unsur” teorisine göre, devlet, “egemenlik gücüyle aslen donatılmış, belli bir toprak parçası üzerinde yerleşik bir millet birliği” olarak tanımlanmıştır. Yazar, devleti bu şekilde tanımladıktan sonra üç unsuru sırasıyla incelemiştir. Birinci unsur olan ülkeyi; ikinci unsur olan milleti; üçüncü unsur olan “devlet gücü veya egemenlik unsurunu ünlü eserinde ele almıştır.[1]

Genel ve yoğun olarak hukukî çevrelerde “millet” olgusu devletin unsurları içerisinde ele alınmaktadır. Bu ön kabulün peşinden gelen tanımlamalar aynı çerçeve içerisinde kalmaktadır.

Türk hukukunda da “millet” konusunda iki temel yaklaşım dikkat çekmektedir. Birincisi “millet”in devletin unsurları bağlamında ele alınması, ikincisi ise milletin oluşumunun “objektif” ve “sübjektif” unsurlar çerçevesinde izah edilmesi. Bu iki temel yaklaşım, genel bir tartışmanın bizde karşılık bulmuş ve genişletilmemiş yönünden oluşmaktadır. Konu kapsamlı ve geniş bir zeminden tartışılmış ve tartışılmaya devam ederken, hukuk çevreleri bu iki bağlam alanında konu almaya devam etmiş ve etmektedir.

Türkiye’de, Osmanlı’nın son yüzyılından itibaren görünürlük ve netlik kazanan yenilik ve modernleşme çabaları, askerî alanın dışına çıkmış, devlet ve hukuk sistemi açısından tartışmalara ve uygulama denemelerine dönüşmüştür. Tanzimat öncesinde başlayan yoğunlaşma, Ferman sonrasından Cumhuriyete kadar aşama aşama ve fasılalarla devam etmiştir. “Millet” ve “vatandaşlık” bağlamındaki dönüşümü, değişimi ve yeni uygulamaları önceki metinlerde tartıştık. Burada esas üzerinde duracağımız husus, devlet sistemindeki değişiklikten ziyade, devlet teorisindeki genel değişimin bize bir yansıması olan ve “millet”i unsur olarak gören teorik yapı olacak. Hukuk sahası için devletin tanımlanması öncelikli bir konu olma niteliğini sürdürmektedir. Egemenliği kullanan, kural koyan ve bunları tatbik eden yapı karşısında bunlara muhatap olan, devletin ve kuralların meşruluğunu sağlayan, hatta “devleti kuran” yapı olan millet asgari seviyede “unsur” bağlamına yerleşmiştir. Bu yazı bağlamda “üç unsur” teorisi üzerine yapılan değerlendirmelere baktıktan sonra, milletin unsur olma niteliğini tartışmaya çalışacağız.

Devlet Unsurları Konusu

Devlet teorisinde genel eğilim “üç unsur” teorisi üzerinden devleti tanımlama yönünde oluşmuştur. Devletin kurulması ve/ya varlığını sürdürmesi için bu üç unsur olmazsa olmazdır. Jellinek’in son şekliyle formül haline getirdiği bu teori günümüz dünyasında, teoriden öte, devletin oluşumu, devamı ve yapı temelleri bağlamında önemli bir kavramsal işlevi yerine getirmektedir. Aynı zamanda olgusal gerçeği gösterme iddiasındaki önemli bir teori olarak, kanonik bir konuma da yerleşmiştir. Buna göre devlet, insan/ topluluk/ millet/ halk, toprak/ ülke, egemen/ iktidar/ hükümet unsurlarından oluşmaktadır.[2] Hala, “üç unsur”un teori olarak adlandırılmasının nedeni ise, bu formülün belli istisnalarının olduğu ve olabileceği gerçeğidir. Bu nedenle “teori” kavramını göz ardı etmeden, ama “kanon” seviyesine de yükseltmeden konuyu tartışmaya çaba göstereceğiz. Teoriyle ilgili genel ve Türk hukukundaki yaklaşımları ortaya koyduktan sonra temel mesele olarak devlet için bu “üç unsur”un gerekip gerekmeyeceğine, sonrasında da milletin bir “unsur” hali ile milletin devlete doğru yönelip yönelmeyeceğinin zorunlu bir süreç mi olduğuna bakacağız. Bu kapsamda Türk hukukunun genel kamu sahasında önemli çalışmalar yapmış Yahya Kazım Zabunoğlu’nun görüşleri çerçevesinde “üç unsur” teorisi ile bunun millet veya topluluk kısmını ele alacağız.

Zabunoğlu öncelikle Jellinek’in devletin unsurlarını toprak, ahali ve iktidar olarak üç kısımda ele aldığını belirterek[3], bu çerçeve üzerinden değerlendirmeler yapmıştır. Genel olarak kamu hukukunda (ve devlet teorisinde), devletin unsurları iki bölüme ayrılarak da incelenmiştir. Zabunoğlu’na göre bunlardan ilki devletin ortaya çıkmasını hazırlayan maddi ve öncül şartlar ve durumlardır. Yazar bunlara “öncül ve nesnel unsurlar” demiştir. İkinci başlık ise devletin fiilen ve hukuken siyasi bir kurum ve varlık olarak bütünlüğünü sağlayan ve tamamlayan unsurlardan oluşmaktadır. Bunlar ise “kurucu unsurlar”dır (s. 74). Devletin öncül ve nesnel unsurları, sosyal, siyasi ve hukukî bir yapı olarak devletin ortaya çıkması için gerekli olan, devletin ortaya çıkaran şartların varlığını gösteren unsurlardır. Bunlar, Zabunoğlu’na göre devlet yapısının asıl ve zorunlu malzemesidir. Bunlara, devlet yapısının doğup, büyüyeceği ve gelişeceği ortam adı da verilebilir (s.74). Bu unsurların kurucu bir yapı olduğunun ifadesinin ardından, bunlardan birisinin eksilmesi veya yok olması halinde devletin devamlılığında da sorunlar ortaya çıkacaktır (s.75).

Zabunoğlu devletin öncül ve nesnel unsurlarını Jellinek çizgisi üzerinden ifade etmiştir. Yazara göre, beşeri (“insan topluluğu, halk veya ahali”) unsur ile fizikî (“ülke, toprak parçası”) unsur devleti oluşturan ortam veya şartlar olarak ifade edilebilir. Devletin buyrukları ve “kudreti”nin geçerli olacağı bir “alan”a yani “ülke”ye ihtiyaç vardır. İnsan unsurundan mahrum ve ülkesi olmayan bir devlet kolayca düşünülemeyecektir. Bunlarla birlikte devletleşme yolunda istek ve irade de gerekmektedir (s.75). Zabunoğlu genel teori üzerinden hareket ederek, bir devletin vücuda gelmesi için her şeyden önce bir insan topluluğunun var olması gerektiğini ifade etmiştir. Bu yaklaşıma göre, devlet denilince mutlaka insanların oluşturduğu bir topluluk ve bütünleşme akla gelmektedir (s. 76).

Zabunoğlu unsurlar konusundaki tartışma kapsamında terminoloji konusuna dikkati çekmiş ve kavram tercihleri konusunu ele almıştır. Yazara göre insan unsurunu ifade edecek kavram ne olmalıdır yönündeki tartışma, bu unsuru (insan unsurunu) net ve açık bir şekilde anlamlandıracak kapsamda olmalıdır. Yazar, bu yöndeki değerlendirmeleri farklı açılardan tartışmıştır (s. 76). İnsan unsuru farklı kavramlarla ifade edilmiştir; tebâ, halk, ahali, nüfus, insan topluluğu, millet gibi. Biz de bunlara vatandaş ve toplum kavramlarını da ekleyebiliriz. Zabunoğlu’na göre insan unsurunu göstermek bakımından millet kavramı üzerinde durulmalıdır. Yazar, milletin sosyolojik bir kavram olduğunu ileri sürerek, bir tanımlamaya da girişmiştir. Buna göre, belirli bir aşamada bulunan insan topluluklarına ancak millet adı verilir (s. 76-77). Renan’ın millet tanımını veren yazara göre, başka bir sorun şudur: Devletin insan unsuru yalnızca “millet” olabilen sosyal ve siyasal yapıya verilen bir ad ise, insan unsuru henüz milletleşme aşamasına varamamış yapılara devlet denilemeyecek midir? Yazara göre, devlet, insan varlığı “millet” olan yapı ise, bilinen ifadeyle “milli devlet” (ulus devlet) olarak tanımlanan siyasi kurumların dışında kalan örnekler için başka bir tanımlama gerekecektir. Çoğu devlet için, insan unsurunun “millet” olarak ifade edilmesi genel geçer bir kaide haline gelmiştir. Buna karşın insan unsurunu “millet” olarak ifade etmeyen devletlerin olduğu da ifade edilmelidir. Buna rağmen, Zabunoğlu’na göre, milli devlet, günümüzde egemen devlet tipi olma niteliğini korumaya devam etmektedir (s.77). Zabunoğlu “insan topluluğunun niteliği sorunu” konusunda insan unsurunun sayısı gibi konuların esaslı bir sorun teşkil etmediğini, asıl önemli konunun insan topluluğunun çokluk ve yığın olmaması olduğunu ifade etmiştir. Buna göre gelişi güzel bir araya gelmiş insan toplulukları devletin insan unsurunu meydana getiremez. Zira, devletin insan unsurundan anlaşılması gereken husus, çeşitli sebep ve faktörlerin etkisiyle bir araya gelmiş, birbirlerine bağlı ve aynı zamanda bir devleti teşkil edebilecek güce erişmiş bir insan topluluğudur (s. 81).

Duguit’nun milleti “devlet denilen hâdisenin içinde meydana geldiği bir ortamdan ibarettir.” şeklinde tanımını Zabunoğlu, devletin insan unsurunun gerçek mahiyetinin “millet” olduğunun kabul edilmesi gerekliliğine işaret olarak yorumlamıştır. Örneğin sosyalist devlet örneklerinde, resmi olarak “halk cumhuriyeti”, “halk demokrasisi”, “halklar” kavramları bulunmasına rağmen, bu durum Zabunoğlu’na göre Marksist doktrindeki millet olgusuna olan olumsuz yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Buna rağmen, bu devlet örneklerinde de insan unsuru bir şekilde “millet” niteliğini korumaktadır (s. 91). Duguit’ye göre, devletin vücut bulması için ülke zorunlu bir unsur değildir; çünkü yazar, devletin ortaya çıkması için asıl zorunlu olan olguyu, siyasal farklılaşma yani idare edenlerle idare edilenlerin birbirinden ayrılması olgusu olarak görmüştür. Siyasal farklılaşma, bir topluluk belirli bir ülkede yerleşik olmasa da ortaya çıkabilir (s. 98). Ülkesiz devletlerin bulunabileceği yönündeki keskin yargıyı benimseyen yazarlara göre en önemli örnek Papalık (Vatikan)’dır. Papalık, bir devletin ülkesi sayılabilecek toprak parçasına sahip olmadığı halde devlet sayılmakta ve bu haklardan yararlanmaktadır. Zabunoğlu’na göre Papalık örneği önemli bir istisna sayılmamalıdır. Papalık, devlet sayılmasına rağmen, siyasi bir güç olmaktan ziyade, Katolik inancının mensupları olan diğer devletlerdeki o ülke vatandaşlarını etkilemektedir. Bu bağlamda dini bir otorite olarak tanımlamakla birlikte siyasi bir güç ve otorite sayılması zor görünmektedir. Zira siyasi ve dünyevi yetkilerinin varlığı çoktandır kalkmış durumdadır (s. 98-99).

Özet olarak, devletin insan unsurunun belirli inanç, ideal, hedef veya duygular çevresinde toplanmış insanlardan oluşması gerekliliği yönündeki kanaat baskın görünmektedir. Gelişi güzel bir arada bulunan insan topluluklarının devlet kurmasının mümkün olmadığı yönündeki görüş de homojenlik yargısının devamı niteliğindedir. Diğer yandan ülkesiz ve milletsiz devlet olabilir mi tartışması merkeze tam olarak alınmasa da, bir şekilde gündeme gelmektedir. Biz de, bu tartışmanın bir başka boyutu olarak, her millet vasfı taşıyan topluluğun devlet kurmasının bir gereklilik veya zorunluluk olup olmadığını ekleyebiliriz. Milletten devlete doğru kesintisiz bir hareket ile devletten millete doğru hareketin de ele alınmasını gerekmektedir. Devletini arayan millet ile milletini arayan devlet mottosu modern devlet tartışmalarında kritik bir tartışma konusunu oluşturmuştur. Günümüz dünyasında artık insan unsurunda belirli ortak vasıfların gözetilmediği, devlet olmak için bir tür “sözleşme” ile ortaklıklar inşa eden toplulukların da ortaya çıktığı veya var olduğu görülmektedir.

Türk Hukukunda “Unsur”lar ve Bir “Unsur” Olarak “Millet”

Türkiye’deki devlet teorisi tartışmaları ve bu konuya dâhil olan hukuk çevrelerindeki görüşlerin modern millet /ulus teorilerinin bir devamı olduğu görülmektedir. Modern teorinin, Osmanlı’nın 20.yy. başlarındaki son döneminden başlayarak Cumhuriyet dönemi söylem ve uygulamalarına kadar etkisi ve etkinliği görülmektedir. Bu anlamda “modern millet” veya “modern ulus” sadece teorik bir tartışma olmaktan ibaret kalmamış, var olanın teori çerçevesinde biçimlendirilmesini de hedeflemiştir. Merkezin ve kamusal alanın yeniden biçimlendirilmesi karşısında cari ve kadim millet anlayışının fiili durumdaki etkisi ve etkinliği ortaya sentez bir yapıdan ziyade eklektik bir yapı çıkarmıştır. Eş zamanlı olarak modern teorinin yansımaları ile örneğin dinî kökene dayalı uygulamalar görülebilmiştir. Seküler uygulamalar ile dinî uygulamalar, gelenek ile modern gelenek icatları, kamusal alanın sathi değişimleri ile devletin köklülüğü ile irtibatlı söylem ve uygulamalar tuhaf bir şekilde bir arada bulunabilmiş ve bulunabilmektedir.

Türk hukukundaki genel eğilim, “üç unsur” temellidir ve bu unsurlardan “insan unsuru”nun “millet” olarak tanımlanması tarafındadır. Gözler’e göre bir devletin kurulabilmesi için gerekli olan ilk şey “insan topluluğu (population)”dur; yani insanlar olmadan bir devletin kurulması mümkün değildir. İnsan topluluğu devletin beşerî unsurudur. “İnsan topluluğu” unsurunu ifade etmek için, “ahali”, “tebaa”, nüfus”, “halk” gibi değişik terimler kullanılıyorsa da Gözler “millet” terimini kullanmayı tercih etmiştir.[4] Gözler de devleti Jellinek’e atıf yaparak “üç unsur” çerçevesinde tanımlamıştır.[5] Yazar aynı zamanda “devletin beşeri unsuru” olarak milleti ifade etmiş ve tanımlamıştır. Tanımlar ise, objektif ve sübjektif millet anlayışlarına göre yapılmıştır. [6]

Erdoğan Teziç, devletin unsurları başlığını “devletin varlık koşulları” şeklinde vermiştir. Buna göre ülke, insan topluluğu, siyasî ve hukukî teşkilat bunun unsurlarıdır.[7] Teziç’e göre günümüzde insan topluluğu “millet”, devletler de “ulus devlet” kavramıyla ifade edilmektedir.[8] Mustafa Erdoğan mevzuyu “devletin hukuki unsurları” başlığı altında ele almıştır. Buna göre devletin unsurları insan topluluğu, ülke, otorite ve örgütlenmiş iktidardır. Erdoğan devletin beşeri unsurunun genellikle “halk” veya “ulus” olarak anıldığını ifade ederek, bu kavramların sosyolojik nitelik taşıdığını ifade ederek, ancak devletin unsurları bağlamında yapılan anayasal atıflarla hukukî nitelik kazanacaklarına vurgu yapmıştır.[9] Bu noktada Erdoğan’ın kalıp ve formül dışında bir izah geliştirme çabasına da dikkati çekmek gerekiyor.[10] Ömer Anayurt da, devletin bu üç unsur ile tanımlanmasının gelenekselleştiğini belirtmiş, başta anayasa ile ilgili çalışmalar olmak üzere, devleti ele alan çalışmaların bu üç “kurucu” unsur ile biçimlendiğini yazmıştır. Anayurt, insan unsurunu “topluluk unsuru” başlığı altında farklı boyutları ile incelemiştir. Buna göre bir ülkedeki topluluk vatandaşlar ve yabancılardan oluşmaktadır.[11] Bu bağlamdan hareket eden Anayurt “topluluk” kavramını açıklayan teorilere ve ağırlıklı olarak millet kavramına odaklanmıştır.[12] Abdurrahman Eren de konuyu doğrudan “devletin unsurları” başlığı altında ele alarak ilk unsur olarak “millet” kavramına yer vermiştir.[13] Eren, millet kavramının oluşumuna ve vatandaşlık ile ilişkisine de değindikten sonra Osmanlı’dan günümüze anayasalardaki millet kavramlarına da değinmiştir.[14] İbrahim Kaboğlu da çalışmasında, devletle ilgili “hukukî tanım öğeleri” başlığı altında “üç unsur” teorisi üzerinden izahlara girişmiştir. “İnsan topluluğu” üst başlığı altında “yurttaşlık (vatandaşlık) ve milliyet” alt başlığına yer vererek konuyu tartışmıştır.[15] Kaboğlu insan topluluğunun halk/ahali ve millet/ulus kavramlarıyla tanımlandığını ifade etmiştir. Bu noktada yazar topluluğun “millet” olarak değil “halk” olarak kullanılması şeklinde görüşünü ortaya koymuştur.[16]

“Devlet nedir?” sorusuna Cumhuriyetin ilk dönem anayasa hukukçularından Yusuf Ziya Özer “üç unsur” teorisini içerecek bir cevap vermiştir: “Devlet şöyle tarif olunur: Muayyen bir toprak üzerinde sakin ve hukuk prensiplerine uygun olarak umumun hayır, ve menfaatini fi(i)le çıkaracak âmme hizmetlerini örğelemekle mükellef bir nüfuzu hükümraniye tâbi bir insan, cemiyetidir.”[17]Tanım toprak/ülke, egemen/otorite/ hükümet,  insan cemiyeti/ topluluğu unsurlarını net olarak ortaya koymaktadır. Özer de farklı tanımlarla bir anlamda milleti izah çabasına girişmiştir. Ali Fuat Başgil de devletin unsurları arasında insan unsurunu saymıştır. Yazara göre insan grubuna, nüfus, ahali, halk denildiği gibi millet de denilmektedir. Bu kavramlar içerisinde ise özellikle millet kavramı üzerinde durmuştur.[18] Bülent Nuri Esen de önce devlete dair teorilere dikkati çekmiştir: “Devletin varlığı bakımından iki ayrı teoriyi ele alabiliriz. Bir teoriye göre siyasal farklılaşma olayı çıktımı devlet belirir. İkinci bir teoriye göre ise, devletin varlığı tarihe ve coğrafyaya bağlıdır. Birinci teorinin kurucusu Duguit’dir. Her dönemde devlet olmuştur; nerede yönetenler ve yönetilenler ayrılması varsa orada devlet vardır, der. Bu teori Bordeaux okulunun savunduğu görüştür. İkinci teorinin en güzel açıklaması Hauriou’dadir. Devlet insan iradesinin ve zekâsının yarattığı bir şeydir. Toplumsal örgütlenme sorununun cevabı olmuştur. Belli tarih çağı içinde meydana gelmiştir ve coğrafya bakımından belirli yerde sınırlanmış bir olaydır. Her memleket belli zamanda devlet uygarlığı düzeyine gelebilmiştir.”[19] Esen’e göre devlet kavramından öncelikle bir insan topluluğu anlaşılır.Bu topluluk örgütlüdür, rastgele veya geçici bir kalabalık değildir. Aynı zamanda örgütlü oluşu kararlar alan ve bağlayıcı kurallar koyan insanlar ve heyetlerin olduğu anlamını da taşımaktadır.[20] Esen’e göre, devlet ancak bir toplulukla mümkün olabilir. Devlet her şeyden önce bir insan topluluğu anlamına gelir. Devletin “şartları” (unsur!) arasında bu topluluk olgusu bulunmaktadır.[21] Esen, topluluk unsurunu herhangi bir kavramsal tartışmaya girmeksizin “millet” kavramı üzerinden ele almıştır. Esen 1945 yılında yayımlanan eserinde ise, tartışmayı bilinen çerçeve içinde yürütmüştür. Buna göre devletin dört unsuru vardır: Topluluk, belli bir yer/ülke, bağımsızlık, siyasal bir organizma. Topluluk kısmında yazar, doğrudan konuyu “millet” kavramı üzerinden anlatmaya girişmiştir.[22] Hüseyin Nail Kubalı da çalışmasında devleti üç unsur etrafında ele alırken, diğer başlıklar yanında “devletin toplumu”nu da izah etmiştir. Kubalı’ya göre “Toplum olarak milletin seviyesi, nüfusu yönünden taşıdığı niteliklerin Devlet üzerindeki fiili ve hukuki tesirleri çok büyük olmakla beraber, asıl ehemmiyetli olan nitelik bir Devlet halinde teşkilatlanma isteği ve kabiliyetidir. Bu istek ve kabiliyet, toplumun her şeyden evvel fiilen diğer toplumlar karşısında tam bağımsız yaşayabilecek bir gelişme seviyesine yükselmesi ve bu tam bağımsızlık şuurunu taşıması ile kendini gösterir. Devlet kurma ihtiyacını duyan ve bunun için lüzumlu kabiliyeti ve imkanları taşıyan küçük veya büyük her toplum bağımsız bir teşkilat kurduğu andan itibaren Devletin bir varlık şartı olmak niteliğini hukuken de kazanmış olur. İşte bu kabiliyet ve bu nitelikte olan toplumlara Millet adı verilmektedir.”[23]Kubalı “millet”i unsurlar teorisi bağlamında bir unsur olarak değerlendirmiştir. Ancak yazar, her devletin millet temeline dayanmayacağını, bunun istisnaları olduğunu da kaydetmiştir. Osmanlı’nın son dönemindeki anayasa hukukçularından Babanzâde İsmail Hakkı da milleti, devleti oluşturan unsurlardan birisi olarak belirtmiştir. Arazi (toprak), hükümet ve milleti devletin unsurları olarak belirttikten sonra, egemenliğin dördüncü unsur olarak sayıldığını da vurgulamıştır.[24]

Bu kısımla ilgili olarak belli noktaların öne çıktığını görmek mümkün. Öncelikle devletin tanımlanmasının bahse konu “üç unsur” teorisi üzerinden yapıldığı görülmektedir. Bundan sonraki aşamada ise bu unsurlardan olan “insan unsuru”nun büyük oranda “millet” olarak ifade edildiği dikkati çekmektedir. “Topluluk” ifadesinin yeterli gelmediği yönünde bir kanaat üzerinden hareketle, “millet” kavramının kullanıldığı ve tercih edildiği ifade edilebilir. Zira “topluluk” kavramının gelişi güzel veya rastgele bir toplanma hali içermesine karşın, millet kavramının ideal ve inanç birlikteliği taşıdığı ifade edilmektedir. Devlet ve millet arasında organik bir geçiş veya süreç ne kadar kuvvet taşıyorsa devletle topluluk veya toplum arasındaki geçiş veya süreç ol kadar zayıftır. Bu bakımdan, kavram tercihinin millet kavramına doğru ağırlık kazanmasının gerekçe ve nedenleri de anlaşılmaktadır. Diğer yandan bir yazarın (Kaboğlu) “millet” yerine “halk” kavramını önermesinin ideolojik bir temele dayalı kavram tercihi olduğu görülmektedir. Yani yazar da milleti veya kendi ifadesiyle halkı bir “unsur” olarak görmektedir.

Genel Değerlendirme: “Üç Unsur” Teorisi ve Bir Unsur Olarak “Millet”in Mümkünlüğü ve İmkânı

Devlet teorisi pratik çözümler ile yol alma amacıyla, istisnaları göz ardı etmemekle birlikte üç unsur teorisini kanonik bir seviyeye yükseltmiştir. Üç unsur teorisi bir formül niteliğindedir ve teoridir, ancak genel geçer bir kaide olarak ileri sürülmüştür. Mutlak bir gerçekliği taşıyıp taşımadığı konusunda tartışma yapmak mümkün, hatta istisnaları da belirlemek mümkündür. Devletlerin kadimden moderne geçiş döneminin teorik zeminini belli fiili örneklikler üzerinden ortaya koyma çabası, büyük önem taşımakla birlikte yine de bunun mutlak, tartışılmaz ve değişmez bir doğru olduğu anlamına da gelmeyecektir. Fazla ve yoğun şekilde bulunan fiili örnekler üzerinden hareket eden teori belli istisnaları yok edemediği gibi, değişen ve dönüşen devlet ve millet kavramı karşısında da sabit kalmıştır. Diğer yandan değişimin gerisinde kalmış olması başka bir tartışma olurken, teori farklı felsefi, sosyolojik ve siyasî düşüncelerden de beslenmektedir. En temel beslenme kaynağının modern yüzyılların “kutsal” ve “kanonik” sistemi Vestfalya Sistemi olduğu görülmektedir. Milliyetçilikleri ortaya çıkaran, daha da ileride milliyetçilikleri etnik yöne sevk eden, her milliyetçiliğin önüne önce millet olma akabinde bir devlet sahibi olma hedefini koyan bu yeni paradigma geçerliliğini ve etkisini sürdürmektedir. Ulus-devlet buraya dayanmaktadır; ancak bahse konu bu milat kaynaklık ettiği ulus-devlet için de bir tehlike taşımaktadır. Zira Vestfalya, ulus-devletleri tarih sahnesine çıkarırken, bir yanına da onu yok edecek başka bir mekanizmayı da yerleştirmiştir. Bu Sistem, bir yerde toplanmış homojen bir topluluğun (ki millet olma varsayımı da içermektedir) devlet sahibi olabileceği yönündeki önermesi ile, Avrupa’daki karışıklıkları (30 Yıl Savaşları ve 80 Yıl Savaşları gibi) bir sonuca bağlamayı amaçlamıştır. Nihai olarak gücü ve imkânı olanın devletleşebileceğini vaat ediyordu. Belli bir coğrafi alanda toplanmış benzerlikleri ve müştereklikleri fazla olan insan topluluklarının bir devlet kurması veya bir devlete sahip olması süreçlerine dair bir önermedir. Bunun her zaman olduğu veya olacağı konusunda bir kesinlik bulunduğu söylenemez. Vestfalya kendi dönemi içinde güçlü veya güçlenmiş toplulukları bir düzen bağlamına yerleştirmek adına, bir formül/çözüm ortaya koymuştur. Coğrafi yapı ve homojen nüfus devleti doğurabilir, şeklindeki yalınlaştırdığımız önerme, elbette ki milliyetçiliklerin dönüm noktası olmuştur. Fransız İhtihali sonrasında son şeklini kazanan millet, milliyetçilik, ulus-devlet gibi olgular, Vestfalya Sistemi çerçevesinde belirginleşmiştir.  Her topluluk devletleşme hedefi doğrultusunda siyasi bir rotaya girdiğinde bu sonuca da varacaktır. Bir coğrafi alanda belli bir süreç içinde homojen bir yapı oluşturmak, hele de günümüz dünyasında, son derece kolay görünmektedir. Ancak devletlerin topraksız, milletlerin devletsiz ve topraksız olabileceği gibi ihtimallere daha fazla dikkat kesilmek gerekiyor. Aynı zamanda yeni şartlar bağlamında devlet ile devletin yeni şartları gibi tartışma konuları da göz ardı edilmeyecek gelişmeler arasındadır.

Bir yanıyla devlet olma vasfı tartışmalı olan Vatikan, her şeye rağmen bir devlet olarak düşünüldüğünde, yaklaşık bin kişilik nüfusu ve 44 hektarlık alanıyla hem millet hem de ülke unsurlarını taşıyor görünmemektedir. Diğer yandan bir devlet organizasyona da sahip olduğu olup olmadığı da belirsizdir. Bunlara rağmen, egemenliğe sahip ve tanınmış bir devlet olarak Vatikan, sembolik de olsa devlet niteliğindedir. Bölgesinde/toprağında/ülkesinde, Hristiyanlığın Katolik mezhebinin dini otoritesinin yukarıdan aşağıya bir hiyerarşisinden ibaret olduğu görülmektedir. Devletin başında görünen kişi Papa’dır. Devlet niteliğini taşıyıp taşımadığı bir yana, mutlak teokratik monarşi olarak vasıflandırılabilir. Diğer yandan toprak unsuru da şöyle bir tartışmayı gerektirmektedir. Bir ülkenin (İtalya) başkentinin (Roma) bir bölgesinde başka bir devlete toprak verilmesi zor görünmektedir. Belki tarihî ve dinî saiklerle Vatikan’a yer açılmış olabilir. Ülkesellik unsuru de son derece zayıftır. Ayrıca Vatikan’da dini görevi olanlar dışında bir topluluk bulunmamaktadır; dolayısıyla bu, insan unsuru olmadığı anlamına gelmektedir. Vatikan örneği net olarak millet unsurunu taşımazken, egemenlik ve toprak konusunda da netlik taşımaz. Zabunoğlu, Vatikan örneğini toprağı olmayan devlet örneği olarak verirken, bunun önemli bir istisna olmadığını da ifade etmiştir.[25]

Diğer örnek olarak da “milli din” vasfıyla kuvvetli bir birliktelik sergileyen Yahudi topluluğunun durumu dikkati çekmektedir. Kendilerini ırk ve dinin birleştiği yerde konumlandıran bu topluluk, binlerce yıldır devletsiz olarak yaşamıştır. Dağınık da olsa dinlerinin birleştirdiği ve ortak payda olduğu bir değerler sistemi içinde olmuşlardır. Din yanının belirleyici olduğu millet anlayışını bir ırk olarak da ifade etmek mümkündür. Millet olma vasıflarını, yani inançları çerçevesinde birlikte olma ve ortak ideallere sahip olma niteliklerini kaybetmemiş olan Yahudiler iki bin yıldan fazla devletsiz bir şekilde yaşamışlardır. Dini anlatılarda yer alan bir coğrafya, ancak somut olmayan bir toprak düşüncesi vardır sadece; nihayetinde toprak ya da ülke yoktur. Binlerce yıl topraksız, egemenlik olmadan ve devletsiz bir şekilde yaşamış bu topluluk, II. Dünya Savaşının hemen sonrasında ortaya çıkan yeni siyasi durumlardan yararlanarak bir devlet kurmuşlardır. Diğer yandan bu topraklar kadim Filistin toprakları değil Madagaskar da olabilirdi. Dolayısıyla bir coğrafi bölgede yaşayan homojen topluluk önermesi tam da burada yeni bir istisna ile de karşılaşmıştır. Ömer Anayurt da, bazı devletler henüz yokken, milletleşmiş topluluklar bulunduğunu yazmıştır. Devletin ortadan kalkmış olmasına rağmen millet varlığını sürdürmekte ve yeniden devletleşmenin imkânlarını oluşturmaktadır. Anayurt buna örnek olarak Polonya’yı vermektedir. Yazara göre, bu nedenle çoğu durumda millet devletten öncedir.[26] Farklı bir örnek süreç ise, devletin milleti ortaya çıkarmasıdır. Devletle birlikte millet de ortaya konulmaktadır. Anayurt bunlara örnek olarak bazı Afrika ülkelerini vermiştir. Yine ABD ve Latin Amerika ülkeleri de bu kapsamdadır. [27]

Bülent Nuri Esen bu tartışma çerçevesinde, devlet teorilerinde farklı ayrımları ele almıştır. Yazar, Fransız ve İngilizlerin millet-devlet kavramları merkezindeki ayrımları tartışmasında konu edinmiştir. Devletin “toplum” olarak ele alındığı teorinin Fransız kamu hukukunun klasik getirdiği bir görüş olduğunu ifade eden Esen, çoğu klasik Fransız anayasacılarının tariflerinde devletin “millet”in bir aşaması fikrinin olduğunu yazmıştır. Bu yazarların bir kısmına (Esmein ve Bonnard) göre, (devlet) milletin kişileşmesinden; bir kısmına (Hauriou ve Berthélemy) göre milletin siyasi organizasyon haline gelmesinden; başka bir kısmına (Renard) göre milletin hukukî biçim almasından; bir başka gruba (Barthélémy ve Duez) göre ise milletin egemenlik kudretinden ortaya çıkmıştır.[28] Devletle milleti özdeş hale getiren anlayışın da kökenleri 1789’a kadar uzanmaktadır. Devletin özel “kudreti” anlamına gelen egemenliğin millete ait olduğunu söylemek, milletle devleti aynılaştırmaktadır.[29] Dolayısıyla egemenliği millete veren anlayışa göre, devletin milletten ayrı bir yapı olduğunu öne sürüldüğünde farklı bir durum ortaya çıkacaktır. Buna karşılık devletle milletin özdeşleştirmekle egemenliğin parçalanamaz yapısı da kendini korumuş olmaktadır. Bu anlayışın günümüzdeki tam karşılığı “ulus-devlet” modelidir. İngiliz görüşüne göre ise, devlet ile millet ayrıdır. Zira bu görüş bize göre biraz da mecburiyet üzerinden hareket ederek, dominyonları[30] örnek gösterip devlet ve millet ayrılığını savunmuştur. Bu görüşe göre millet, kültür sahasının bir değeridir. Eğer devlet ve millet özdeş hale getirilip “karıştırılacak” olursa, devleti otoritesinin kültürel değerleri ezmesi tehlikesi ortaya çıkacaktır.[31] İngilizler devlet otoritesinin, sömürge topluluklarda bir çatışma ile karşılaşmaması için onların millet kimliklerini özerkleştirip devlet yapıları üzerinden bir anlamda muhataplık ilişkisi geliştirmişlerdir.

Her milletin devlet hedefine doğru yönelmeyeceği “çoklu millet” yapıları taşıyan devletlerin varlığı ile de ilgili bir okumaya tabi tutulabilir. Kubalı bunlara örnek olarak, birer milletler topluluğu olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ile Osmanlı İmparatorluğunu vermiştir. Diğer yandan Kubalı, 19. yy’dan beri “Her milletin kendi kaderine sahip ve hâkim olması” prensibini savunan milliyetçiliğin geliştiğini, millet kimliği kazanmış toplumların devlet haline geldiğini, zamanımızın devletlerinin genellikle milli (ulus) devlet olduğunu ifade etmiştir.[32]

Ali Fuat Başgil, 1924 Anayasasında 1 inci maddede “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir”, 3 üncü maddede de “hakimiyet milletindir” şeklinde düzenlemelerin olması nedeniyle, devlet ile milletin iki ayrı yapı olarak ortaya konulduğunu yazmıştır. Ancak Başgil devlet ile milletin ayrı olup olmayacağına dair sorular sormuştur. Egemenliğin kaynağı millet devletten ayrı bir realite midir; eğer böyle ise bu ikisinin arasındaki münasebetin mahiyeti nedir; değilse farklı maddelerin birinde “devlet” diğerinde “millet” neden kullanılmıştır?[33] Başgil bunun karmaşık bir mesele olduğunu, bunu ortaya Anayasanın çıkarmadığını, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesinde de “hakimiyet milletindir” ifadesi olduğunu yazmış; bunun da Fransız klasik hukukçularının “Çifte şahıs nazariyesi” olarak teorik çerçevesinin belirlediğini vurgulamıştır.[34] Bu teoriye göre, milletin kendisini oluşturan insanlardan ayrı bir varlık ve bir manevi şahıs olduğunu ve bu sıfatla hakimiyetin kaynağını teşkil ettiği gibi, organları aracılığı ile hakimiyeti/egemenliği kullanan devletten de ayrıdır. Çifte şahıs nazariyesi/teorisine göre devlet de egemenliği organları eliyle icra ettiği ve kullandığı için, devlet de bir şahıs olarak nitelendirilebilir. [35] Başgil “Millet-Organ Nazariyesi” başlığı altında başka bir yaklaşımı daha ele almıştır. Bu görüş millet-devlet ikiliğini ortada kaldırmış, milleti devlete nisbetle sadece bir organ olarak düşünmüştür. Bir insan vücudundaki uzuvlar gibi, devlet bir tür yaşayan uzuvdur, millet de buna bağlı uzuvlardan birisidir.[36] Bütün bunlar çerçevesinde değerlendirmeler yapan Başgil’e göre, çifte şahıs nazariyesi tamamen faraziyeye dayanmakta ve hukuk için hiçbir faydası olmayan devlet ve millet ikiliği icat etmektedir. Anayasalar hakimiyetin/egemenliğin millete ait olduğunu vurgulamakla, milleti devletten ayrı bir hukukî şahıs olarak görmüş değildir, sadece bu yetkinin kaynağını göstermektedir. Aynı hukukî şahıs, bir bakımdan millet, bir bakımdan da devlettir. Başgil farklı atıflarla da aynı düşüncesini desteklemiş; “milletin ayrı bir hukukî mevcudiyeti yoktur. Devlet, milletin hukuki surette teşkilatlanmasından ibarettir.” yargısını paylaşmıştır. [37] Organ nazariyesine de eleştiri getiren Başgil, burada açık mantık eksiklikleri olduğunu ifade ederek, “devleti bir uzviyet, milleti de bunun uzuvlarından biri almak, milletten yani uzuvdan evvel, devlet yani uzviyet var olmadan evvel sosyolojik bir realite halinde millet var olabilir.” demiştir. Yazarın konuyla ilgili nihai düşüncesi milletin hukukî bir şahıs olmadığı gibi organ da olmadığı yönündedir. Fakat millet, tarihi ve sosyolojik bir realitededir. Millet içinde devlet fikrinin oluşmasını sağlayacak bir nizam ve teşkilat kurulduğu zaman millet devletleşir, devlet adını alır. Başgil milleti bir temel, öz, asli bir unsur, “iptidai” madde, devleti ise bu temel üstünde yükselen bir çatı olarak nitelendirmiştir. “Aynı bir realitenin sosyolojik adı millet, siyasi adı devlettir.”

Bir devlet varsa bu devletin doğal olarak (ve tabii genellikle) insan topluluğu olacaktır; bu insan topluluğu her zaman millet değildir; ama vatandaşlardır. Dolayısıyla milletten devlete doğru bir süreçten ziyade, devletin vatandaşları doğal bir sonuç olarak ortaya çıkarması ve kendisine unsur edinmesi söz konusu olacaktır. Bu da Vatikan örneğinde olduğu gibi istisnalar taşımaktadır. Her ülkenin, her topluluğun ve her milletin kendi kültürel ve tarihî bağlamı yine kendine özgüdür. Dolayısıyla tek bir formül üzerinden hareket etmek imkân dâhilinde değildir. Devlet her zaman bir unsur olarak topluluğa veya millet sahip olacaktır veya her millet devletleşme sürecine girecektir demek nihai olarak değişmez bir kural değildir. İfade edildiği gibi bazı milletler devletleşmeyebilir, uzun bir süre Yahudilerde olduğu gibi. Belki Yahudilerin devlet kurması millet olma vasıflarından değildir. Zira farklı devletlerin himayesinde farklı milletler ve topluluklarla yaşama alışkanlığını hatta becerisini kazanmış ve bunu son derece kârlı bir sistem olarak sürdürmüş bir topluluk için devletleşme büyük riskler taşır. Devlet ideali topyekün milletin kendisinde değil, milliyetçilerin eliyle ortaya çıkmıştır. ABD’nin bugün bir devletler topluluğu olması yanında, tüm toplumunu Amerikan ulusu veya milleti olarak vasıflandırması ortada bir millet olduğu anlamına gelmemektedir. Yine İsviçre gibi ülkelerin de millet olgusu üzerinden hareket ettiğini söylemek zor görünmektedir. Kıbrıs’taki Türk devleti (KKTC) esasında Türkiye’nin bir mütemmim cüzi olarak görünmekte ama bir devlet olarak varlığını ortaya koymaktadır. Üstelik Türkiye’deki milletin bir parçası olan bu ülke devlet olma vasfını güçlendirme çabalarını sürdürse de, Duguit’in siyasal ayrışma tezini de, zayıf bir örnek ve istisna olarak sarsmaktadır.

Bir diğer mesele millet olgusunun “unsur” olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği konusu olacak. Burada bir ayrımın ortaya konulması gerekmektedir. Zabunoğlu’nun da ifade ettiği şekilde bir devleti ortaya çıkaran yapı ile bir devletin insan unsurunu oluşturan yapı büyük oranda ortaklıklar taşısa da tamamen aynı olgularla ve kavramlarla ifade edilemeyecektir. Bir devlet için önemli unsur olarak insan unsurunun varlığı, her örnek için geçerli olmasa da, vatandaşlar bağlamında net olarak somutlaşmaktadır. Millet konusu da her devlet için söz konusu olmayabilir. O halde var olan bir devletin insan unsurunun vatandaşlar üzerinden somut bir şekilde ifadesi mümkün görünmektedir.

İkinci boyutta ise, bir devleti kuran yapının unsur olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, hatta bunun “millet” olarak ifadesi edilecek olması tartışma gerektirmektedir. Bu teorik tartışmanın yapılması için hukukun inşa ettiği zeminin yeterli olduğu ne yazık ki söylenemeyecektir. Millet bir unsur mudur, yoksa tarihî ve kültürel sürecin, seyri ve çatışma ve karşılaşmaların ortaya çıkardığı maddi ve manevi birlik ve ideal hali midir? Premodern dönem, modern dönemin paradigması ile okunurken, tüm tarih dönemleri modern dönemin tanımlarıyla ele alınmaktadır. Belki de açmazların başında bu gelmektedir; zira Batı paradigmasının ortaya koyduğu millet anlayışı tarihin tüm dönemlerinin, yani bu anlayışın netleştiği dönemlerin öncesinin ve sonrasının belirleyici ana unsuru halini almıştır. Modern millet anlayışının gelişimi farklı sosyolojik hatta felsefi üzerine bina edilirken, Türk hukuk aklının modernleşme çabalarına kendini saldığı dönemlerde, bu tartışmalara derinlemesine girmek yerine, bu tartışmaların bir yönünü ele alarak buradan devam etmesi ve bu kısımla ilgili hususları normlarına temel alacak boyuta varması bizim için tartışılmaya değer konuların başındadır.

Türk hukuk aklının temel hareket noktasının Fransız İhtilalinin değerler sistemine odaklanması ve bu bağlama herhangi bir tartışmaya gereksinim duymadan yerleşmesi dikkati çeken bir yönelimdir. Rousseau’nun havada kalan belli önermeleri, İhtilalle yine soyut alanda hatta varsayıma dayalı tezler çerçevesinde oluşturulan millet, milliyetçilik, egemenlik hattının genel olarak bir tartışmaya yol açmaması durumu günümüze kadar devam edegelmiştir. Türk hukuku, millet meselesini farazi ve kurgulanmış/muhayyel topluluk çerçevesinde ele alarak bu sahadaki teorisini inşa yolunu seçmiştir. Fransız İhtimalinin saf teorisine yakın seyir izleyen hukuk ve hukuk pratikleri, sosyolojik ve kültürel pratiklerle mesafesini çok da kısaltabilmiş değildir. Milletin “siyasi bir topluluk” olma niteliğinde tartışma bulunmazken, bu siyasi olma halinin temel belirleyenleri konusunda farklı mülahazalar ortaya çıkmaktadır. Genel olarak “siyasi toplum” olarak kastedilen belli değerlere sahip insan toplulukları olmakla birlikte karşımıza çıkan “hukuki topluluk” olarak “vatandaş/yurttaş”tır. Türk anayasalarında düzenlenen “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” doğrudan devletin varlığını ifade etmek anlamında da kullanılmaktadır. Üç unsur teorisini içerecek şekilde düzenlenen maddede devlet, hem varlığı korunan hem de unsurlardan egemenliği içeren bir yapı olarak tezahür etmektedir. Genel teorinin özelleştirilmiş veya yerelleştirilmiş boyutu bizim için belli yeni çerçeveler sunacaktır. Millet, Türkiye örneği için “kurucu yapı” anlamı taşırken siyasi olarak örgütlenmiş yapı anlamına gelmemektedir. Herşeyden önce millet olma kaygısı veya faraziyesi taşımaya gerek kalmadan fiili durumda bir millet hali sergilenmiştir. Milletle vatandaş, halk, toplum kavramları arasındaki belli muğlaklıkları hukukun ve resmi söylemin aşamaması bir sorun olarak durmaktadır. Millet” olma halini belirginleştiren daha çok din, kavim/boy gibi etkenlerin tarihin modernleşmeye kadar ki süreçlerinde varlığı dikkati çekmektedir. Bunlarla birlikte “kurucu yapı” tek başına varlığıyla tezahür etmemiştir, varlığı doğrudan devlete bağlıdır, devletle özdeş haldedir. Devletten ayrı düşünülemeyen, ancak modern dönemlerdeki gibi devlet eliyle oluşturulan bir yapı da arz etmez. Ancak modern teorideki millete tam olarak karşılık gelmeyen “millet” yöneten-yönetilen ayrımındaki yönetilen, savaşan, ibadet eden, konan veya göçen yapıdır. Tarla, medrese, tekke, çarşı, cami gibi mekânlar ve yapıların doğal devamlıları, devlete sadakati önceleyen, bunu dinle de tevil eden modern öncesi topluluktur. Bunlara rağmen, millet kendini devletle özdeş görmüş, kendini devletin olarak görmüştür. Devleti milletten, milleti devletten ayrı görmeyen geleneksel anlayışın, günümüzde de etkileri devam etmektedir. Genel olarak tartışma konusu seçtiğimiz meselelerin muğlaklıkları bir açılımdan öte, tarihin seyrinde fiili bir kendiliğinden akış hali gösterse de, bu etkiler hala belli oranlarda belirleyiciliklerini korumaktadır. Türkiye’de devlet ve millet özdeşliği tam olarak modernleşme döneminde sağlanmış, buna “vatan” da eklenmiştir. Bu nedenle bu karmaşık yapıların yani üç olgunun ve gerçeğin nasıl özdeş hale geldiğine bakmak gerekmektedir. Yöneten ve yönetilen ayrımına rağmen devlet-millet ayrımı olmamıştır. Modern dönemde yöneten ve yönetilen ayrımı, devlet-millet ayrımına veya özdeşliğine veya kavram ve olguları çerçevesindeki tartışmalara dönmüştür. Tarihi seyir millet olma halini, hukukî ve anayasal zeminde netleştirilmemiş olsa da, devletten ve vatandan ayrı düşünmenin imkansız olduğu bir noktaya ilerlemiş ve ilerlemektedir. Bu tarihi seyrin başındaki durum, sonraki herhangi bir aşamasındaki durum ile son varılan durum arasında bir illiyet bağı gözden kaçmaz; ancak bütünüyle aynı veya olduğu gibi kalma hali de mümkün değildir. O nedenle giderek asker devletten, ulus-devlet anlamına gelmeyen millet devlete, oradan da “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” ve ayrılmazlığına varılmıştır. Netice olarak, “üç unsur” teorisinde bir unsur olarak ifade edilen millet, Avrupa’daki bir kısım teorilere göre devletle özdeş hale geldiği için, başka anlayışlara göre de devletten ayrı ama salt kültürel bir yapı olarak değerlendirildiği için “unsur” kavramı dışına çıkmaktadır. Hatta devletin sahip olduğu diğer unsurlar ve nitelikler önce millette tezahür eder. Örneğin siyasi bağımsızlık ve organizasyon (egemenlik) ve coğrafi alan gibi hususları millet özdeşlik öncesinde kendi bünyesine alacaktır. Sonrasında bu “unsur”ları devlete taşıyacaktır.

Genel çerçeveyi toparlamak gerekirse:

Birinci olarak; milleti, devletin insan unsuru olarak nitelendiren anlayışa göre, millet hem devleti kuran hem devam ettiren bir unsurdur.

İkinci olarak; millet olgusunun veya yapısının unsur olarak değerlendirilmesi yanında, aynı zamanda devlete doğru yönelmiş bir topluluk olması ayrı bir zeminde tartışma gerektirmiştir.

Üçüncü olarak; milletin unsur olarak değerlendirilmesiyle birlikte eş zamanlı olarak millet-devlet özdeşliği de kurulmuş bu yönde fikirler ve teoriler ortaya konulmuştur.

Dördüncü olarak; millet olma veya böyle bir yapı kurmanın doğal sonucu olarak devletin gösterilmesi, önemli istisnaların yani devletsiz milletlerin aynı zamanda önemli uygulamaların yani çoklu millet yapılarının varlığını da göz ardı etmektedir.

Beşinci olarak; her millete devlet olma hedefinin ortaya konulması ki Avrupa paradigmasının birkaç yüzyıl taşımış bir anlayıştır, ki bu anlayış her kültürel topluluğa veya her homojen topluluğa önce milliyetçilik ile millet olma, sonrasında devlet kurma yolunu açmaktadır. Bunun büyük bir kaos olduğu kadar, devletler için, hatta ulus-devletler için dahi büyük riskler taşıdığı görülmektedir. Diğer yandan bu anlayış etnik yapıları hareket geçirmiştir, Avrupa dışındaki coğrafyalar için ise hala etnik yapılar olmak üzere dini, mezhebi etkenler gibi çok sayıda farklılığı millet olmanın ve devletleşmenin temeline yerleştirme etkisine sahiptir.

Altıncı olarak; kültürel ve tarihi seyri ve süreçleri göz ardı eden anlayışlar, belli dönemlerin ve coğrafyaların çözümlerini hem zaman hem de coğrafya olarak taşımak suretiyle çözüm üretme ya da bunlar üzerinden temel inşasına ve değer üretmeye girişebilmektedir. Burada hukukun kültürelliği, tarihiliği ve yerelliği yönlerinin yanında, devletlerin ve toplumların kendi tarihi sürekliliklerinin önemine dikkati çekmek gerekmektedir. Başka zamanlar ve coğrafyaların birikimlerinin kendi merkeziliği içinde itici güç olması dışında farklı bir kurucu etki sağlaması tartışmalı görünmektedir.

Yedinci olarak; Türkiye’de devlet-millet-vatan özdeşliğinin modernleşme döneminde belirginleştiğini, kadim dönemlerde Osmanlı’da bu yönde bir belirlemenin veya değer üretmenin olduğunu söylemek zor görünmektedir. Zira devlet, din üzerinden millet olgusuna yaklaşırken, vatan konusu son derece yeni bir durumdur. Devlet-millet-vatan meselesinin seküler okunması veya içeriklendirilmesi seyrine rağmen bu olgu ve kavramlar hala büyük oranda din ile anlamlandırılmaktadır. Dinin doğrudan kavramları veya toplumsal kurallarından ziyade, değerler sistemi ve ahlâk bağlamı, bu olgu ve kavramların sosyolojik ve kültürel gerçeklerle örtüşür yönde anlamlandırılmasını sağlamaktadır.

Milletin bir durum tespiti anlamında da olsa “unsur” olarak değerlendirilmesi zor görünmektedir. Zira Batı kökenli modern millet anlayışı olsa olsa “kurucu” yapı veya zemin olacaktır. Bunun unsur olarak değerlendirilmesi son derece zordur, zira millet modern teoride soyut bir yapıdır. Diğer yandan ise bu genel teorilerin Türkiye’ye yansılarına bakıldığında ise teori ile pratikler veya fiili durumlar arasındaki mesafe, Osmanlı modernleşmesinde kapatılamadığı gibi Cumhuriyet modernleşmesinde de kapatılamamıştır. Batılı anlamda millet konusu 19. Yy. sonlarında Osmanlı düşünce ve devlet hayatına dâhil olmuştur. Bu bağlamda millet kavramı ve olgusuyla ilgili olarak ortaya konulan düşüncelerin özellikle hukuk düşüncesinin bir kafa karışıklığı taşıdığı görülmektedir. Bugünden bakıldığında fiili durum, modern teori, klasik millet anlayışı çerçevesinde Türkiye’nin millet kavramını güncelleme çabalarının devam ettiğini, teorisinin ve bundan kaynaklanan pratiklerin tamamlanmamış olduğunun altı çizilmelidir. Türkiye’nin “tamamlanmamış millet” anlayışının bugün toplumsal, kültürel, devletin birliği ve bütünlüğü, kültürel haklar vb. pek çok konuda önüne aşılamayan engeller çıkarmaktadır. Milletin “unsur” olarak ifade edilmesi veya tasniflenmesi, meseleleri çözmediği gibi, çözme iradesinin de önünde katı bir kural olarak durmaktadır.


[1] Kemal Gözler, Devletin Genel Teorisi, Ekin Basın Yayın Dağıtım, Bursa, Ekim 2020, s. 4

[2] Kavramları yan yana verme sebebimiz her birinin izah gerektiriyor olmasından kaynaklanmaktadır. Genel girişte meselenin ortaya konu açısından kavramlar birlikte verilmiştir.

[3] Yahya Kazım Zabunoğlu, Kamu Hukuku Dersleri, Ankara, 1973, s. 74. Bundan sonraki atıfları, bu kısım kısmî özet niteliği taşıdığından metin içinde yapacağız.

[4] Kemal Gözler, “Devletin Bir Unsuru Olarak “Millet” Kavramı”, Türkiye Günlüğü, Sayı 64, Kış 2001, s.108-123. (www.anayasa.gen.tr/millet.htm; 1.5.2004), s. 108

[5] Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Esasları, 16. Baskı, Ekin Yayınları, Bursa, Temmuz 2024, s. 131

[6] Gözler, 2024, s. 154-155-156

[7] Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, 23. Baskı, İstanbul, Beta Yayıncılık, 2019 s. 131 vd.

[8] Teziç, Eylül 2019, s. 132 vd.

[9] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, 13. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2017, s. 427 vd. Aynı zamanda ayrıca bkz.: Mustafa Erdoğan, Anayasa Hukukuna Giriş, Ankara, Liberte Yayınları, Nisan 2004, s. 10-11-12.

[10] Erdoğan, 2017, s. 359 vd ile 367 vd.

[11] Ömer Anayurt, Anayasa Hukuku Genel Kısım, 7. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2024, s. 267.

[12] Anayurt, 2024, s. 268

[13] Abdurrahman Eren, Anayasa Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2021, s. 280

[14] Eren, 2021, s. 284 vd.

[15] İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Hukuku Dersleri (Genel Esaslar), 15. Baskı, Legal Yayınları, İstanbul, 2020, s.69

[16] Kaboğlu, 2020, s.71-72 vd.

[17] Yusuf Ziya Özer, Mukayeseli Hukuki Esasiye Dersleri, Ankara Hukuk Fakültesi Neş., Ankara, 1939, s. 3

[18] Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku Birinci Cilt: Türkiye Siyasi Rejimi ve Anayasa Prensipleri, Yağmur Yayınevi (1960 Tarihli Baskıdan Tıpkı Basım), İstanbul, 2019, s. 135-137

[19] Bülent Nuri Esen, Anayasa Hukuku Genel Esasları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1970, s. 90

[20] Esen, 1970, s. 92

[21] Esen, 1970, s. 115

[22] Bülent Nuri Esen, Anayasa Hukuku, Ankara, 1945, s. 31

[23] Hüseyin Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri, Kutulmuş Matbaası, İstanbul, 1971, s. 35

[24] Babanzâde İsmail Hakkı, Hukuk-ı Esasiye, Fernaz Balcıoğlu/Ayça Büşra Balcıoğlu (Haz.), Ankara, Erguvani Yayınevi, 2014, s. 125.

[25] Zabunoğlu, 1973, s. 98-99

[26] Anayurt, 2024, s. 268

[27] Anayurt, 2024, s. 268

[28] Esen, 1970, s. 110

[29] Esen, 1970, s. 117

[30] Dominyon kavramı, eskiden Britanya İmparatorluğuna bağlı ve iç işlerinde bağımsız olan devletleri ifade etmek için kullanılırdı. II. Dünya Savaşı sonrasında bu kavram yerine “İngiliz Milletler Topluluğu” kullanılmaya başlamıştır.

[31] Esen, 1970, s. 117

[32] Hüseyin Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri, Kutulmuş Matbaası, İstanbul, 1971, s. 35

[33] Başgil, s. 149

[34] Başgil, s. 149

[35] Başgil, s. 150

[36] Başgil, s. 151

[37] Başgil, s. 152