Kapitalist Kentte Kadın Bedeninin Metalaşması ve Şehvet Üzerine Kurulan Peyzaj
- Tarih:
İnsanlığın varoluşsal serüveni anlam arayışının ve bu arayışın neticesine göre gündelik yaşamı kurgulamanın üzerine inşa edilmektedir. Keza var olmak aynı zamanda bir yerde olmaklığı yani bir yer ile var olmanın izdüşümüyle mevcudiyetini anlamlı hale getirmektir. Bu anlam içerisinde birey, ekonomi, çevre, kültür gibi toplumsal yaşamın her türlü sosyal gerçekliği zamanla birlikte ve mekanla kaim olarak birikerek, mayalanarak ve anlamlı hale gelerek farklı alanlarda kendiliğini kurgulayan belirli habituslar inşa eder. İlişkiselliğin şekillendiği bu doğal tecessüm hali, bağlamında yer alan tüm öznelerin zaman ve mekân birlikteliği ile yoğrulan belleği; aidiyet, uzlaşı, duygusal bütünleşme, hoşgörü, ahlaki edim ve kültürel uyumun teennisiyle bir aradalığın serencamına katılım sağlamaktadır. Semiyotik nazariyeden bakıldığında ise bu uyum içerisinde her şey belirli bir ahenk ile yerli yerindedir. Hareketlilikler muntazam, anlamlı, had ve hududu korunmuş ve rahatsız edici değildir. Heterotopik coğrafi doku, beden, peyzaj vb. olgular dışsal bir müdahaleye bağlı kalmadan ve metaştırılmadan gerçekliğini ve sürekliliğini sağlamakta ve yapay bir anlatının rasyonel teşekkülüne dayanmamaktadır. Fakat özellikle modern çağla birlikte tek kültürlü dünyanın yerle yeksan olması, tüm doğal bütünselliklerin, gündelik pratiklerin ve sosyo-mekansal varoluşların ayrıştırılması ve bunun kapital pragmatizme kurban edilmesi insanlığın anlam arayışını da yıkarak yine tüm olguların bağlamından kopartılarak birer sömürü aracına dönüşmesine neden olmuştur.
Sömürünün en yoğun hissedildiği yerler kentsel alanlardır. Zira modern çağda kentler kapital teşekkülün vücut bulduğu, sürekliliğini koruduğu ve sömürüyü yeniden ürettiği yaşam alanları (momus vivendi)’dır. Toplum olmanın, politik bir aradalığın çağdaş tezahürü olarak üretim, ticaret, sosyal etkileşim, kültürel inşa ve imar mekanları olan kentsel alanlar, kapitalizmle birlikte sermaye birikimi için araçsallaştırılarak yeniden kurulmaktadır. Bu bağlamda kent, ideolojik üretim sahasına dönüştürülerek yenilenen ve tüketilen peyzajların toplamına dönüştürülmektedir. Özünde estetik bir deneyim alanı olan, doğanın “kendiliğindenliği” ile insanın müdahalesi arasındaki diyalektik alanda ortaya çıkan ve bir bakış rejimini, bir seçme ve dışlama pratiğini ve dolayısıyla bir anlam üretimini içeren peyzajlar ise tam bu menzilde neoliberal amaçlar manzumesi için giderek bir temsil yüzeyine dönüştürülmektedir. Reklamlar, vitrinler, dijital ekranlar ve akışkan görseller bu yüzeyi kaplamaktadır. Birey ve toplum peyzajın simbiyotik ilişkisi üzerinden yeniden üretilerek bu amaçların sürekliliğinde temel özne olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Böylece peyzaj, deneyimlenen estetik bir haz alanı olmaktan çıkarak bakılan ve yönlendirilen bir sahneye, sürekli tüketimi imleyen bir şehvet nesnesine dönüştürülmektedir. Bu dönüşüm yani modernitenin epistemolojik temellerini oluşturduğu ve kapitalizmle ontolojik bağlamını kuran dönüşüm “haz” ve “şehvet” arasındaki ince çizgide somutlaşır. Çünkü haz ve şehvet kavramları, insan ve toplum deneyiminin iki farklı boyutunu ifade eder.
Allah’ın yarattığı düzen içinde yer alan, ahlaki değerin ölçütü olan ve mekân, sanat ve düzenle ilişkili olan haz (lezzet, güzellikten alınan zevk), insanın yaratılışına içkin, nötr bir deneyimdir. Ne tamamen olumlanır ne de bütünüyle reddedilir. Haz, genel olarak bireyin eylemleriyle uyumlu, dengeli ve süreklilik taşıyan bir tatmin biçimi olarak değerlendirilir. Bu yönüyle haz, yalnızca bedensel bir duyum değildir. Ayrıca bilişsel ve duygusal süreçlerle bütünleşmiş bir iyi oluş halidir. Haz, bireyin kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkinin uyumlu bir çıktısıdır ve bu nedenle daha sürdürülebilir bir deneyim sunar. “Kendinde olma” durumunun söz konusu olduğu haz, daha ziyade bireyin mekânla/ortamla kurduğu temasın, ritmin, uyumun ve estetik doyumun sonucudur. Bir sokakta yürürken hissedilen serinlik, bir ağacın gölgesinde durmanın verdiği dinginlik, bir mezarın baş ucunda dururken hissedilen sosyal ve imgesel anlatı ya da bir meydanın açıklığında nefes alabilmek… Dolayısıyla haz, mekânın estetik boyutuyla iç içedir; yüzeye değil, deneyime aittir. İçeriden kurulur, dışarıya doğru genişler ve anlamlı sınırlar oluşturarak estetiği imler.
Estetiğin haz ile olan düalist bağlamında sırf cinsî veya bedenî hazdan kaynaklanan bir durum söz konusu değildir. Daha ziyade zevki selim, keyif, cemâl (güzellik), hüsn, kemâl, tenâsüp, mîzan, itidal, letafet, zarafet, nezâket hatta temaşa ve hayret gibi tanımlamalarla iç içe estetik deneyimini yalnızca hoşlanma veya haz alma düzeyinde bırakmaz; onu hakikat, ölçü, anlam, ahenk ve varlık tasavvuruyla ilişkilendirir. Bu bakımdan haz, estetik tecrübenin yalnızca bir sonucu veya tezahürü olarak değil tefekkürün bedensel dürtülerden soyutlanarak “cemâl”den tevarüs eden güzelliğin anlamı üzerinden olumlanır. Şehvet ise daha dar anlamda, bedensel arzuların yoğunlaşmış ve çoğu zaman nesneleştirici bir yönelimi olarak ortaya çıkar. Şehvetin temel özelliği, süreklilikten ziyade anlık yoğunluk üretmesi ve özneyi nesneye indirgeme potansiyeli taşımasıdır. Daha çok dürtüsel ve anlık tatmine yönelen bir arzu biçimi olarak tanımlanan şehvetin temel özelliği, nesneye yönelmiş olması ve çoğu zaman özneyi bu nesneyle kurduğu ilişki içinde indirgemesidir. Bu nedenle şehvet, süreklilikten ziyade yoğunluk üretir ve çoğunlukla kontrol edilmesi gereken bir dürtü olarak değerlendirilir. Bedensel arzuların yoğunlaşmış hali olarak şehvet insanı dış dünyaya bağlayan, yönlendiren ve çoğu zaman sınır ihlaline açık bir güç yönelimini ifade eder. Hazda özne ile deneyim arasında bir uyum ve ahenk varken; şehvette bu ilişki kopuktur. Şehvet, nesnel olanı tüketilecek bir şey olarak görür ve her zaman bir aşırılık ve doyumsuzluk içerir. Bir bedene yönelen bakışın onu parçalayarak okuması, bir imgenin sürekli yeniden üretilerek arzuyu diri tutması ya da bir yüzeyin dokunulmadan bile tüketilebilir hale gelmesi… Dolayısıyla şehvet, mekânın estetik derinliğiyle değil, yüzeyle kurduğu hızlı ve yoğun temasla ilişkili olup bu yüzey üzerinden inşa ettiği bağlantılarla yaşam bulur.
Haz ve şehvet arasındaki görsel kodlama ve dönüşüm modern kentin varsıl bir hakikati olarak derinleşen hareketlilik (mobilite) üzerinden oluşturulur. Öyle ki neoliberal kent, hareketliliğin en yoğun yaşandığı yerdir. Ulaşım ağları, dijital bağlantılar ve esnek çalışma biçimleri, rekreasyon planlamaları, hipergerçekliğe göre şekillenmiş mekanlar ve kamusal düzenlenişler bireyi sürekli hareket halinde tutarak akışların kesiştiği bir alan haline gelir. Çünkü bugün kentte hareket etmek, yalnızca bir yerden bir yere gitmek değil; aynı zamanda bir görsellik rejiminin içinden geçmek, baktığımız, baktıkça arzuladığımız ve arzuladıkça yeniden kurduğumuz bir sahne olmak, onun tarafından biçimlendirilmek ve çoğu zaman farkında olmadan ona hizmet etmektir. Böylece neoliberal kent bireyleri hem hareket ettiren hem de görünür kılan bir sistem üretir. Bu bağlamda mobilite, sadece bir hareket özgürlüğü değil aynı zamanda kimlerin nasıl göründüğü, hangi bedenlerin hangi bağlamlarda dolaşıma girdiğini belirleyen politik bir boyut oluşturur. Dolayısıyla modern neoliberal kenti anlamanın en iyi yollarından biri, onun hareketliliği nasıl kontrol ettiği ve bu çerçevede estetik hazzı şehvet unsuruna dönüştürerek nasıl dolaşıma soktuğunu sormaktır.
Bu temel sorunun cevabı hareketlilik, peyzaj ve neoliberalizm arasındaki ilişkide yatmaktadır. Bu sömürü ilişkisi kentsel mekânda yeni bir şehvet rejimi üretmektedir. Bu rejimde yeniden tanımlanan sosyal kurulumda hareketlilik, bedenleri dolaşıma sokarken kapital peyzaj bu bedenleri estetik bir düzlemden ziyade anlık yoğunluğa dayalı bedensel arzuya sunar ve neoliberalizm bu sunumu metalaştırır. Bu meta anlatı gündelik yaşam pratiklerini etkiler. Yürümek, alışveriş yapmak ya da seyahat etmek gibi sıradan eylemler, şehvetle yüklü görsel kodlar içinde yeniden anlamlandırılır. Kentsel mekânın tüm nirengi noktalarında (reklam panoları, alışveriş merkezleri, ulaşım ağları, dijital ekranlar vb.) dolaşıma giren en önemli özne/aktör ise kadın bedenidir. Kadın bedeni, tarihsel olarak estetik, doğurganlık ve yaşamla ilişkilendirilmiştir. Yani estetik ile iç içe bir anlam dünyasında konumlandırılmış ve korunmuştur. Sanatta, edebiyatta ve gündelik yaşamda kadın bedeni, çoğu zaman bir uyum ve bütünlük imgesi olarak temsil edilmiştir. Ancak neoliberal görsel kültür, bu temsili radikal biçimde dönüştürmüştür. Kadın bedeni artık peyzaj gibi deneyimlenen bir bütün olmaktan çıkarak parçalanmış, nesneleştirilmiş ve tüketilebilir bir imgeye indirgemektedir. Bu dönüşüm, hazdan şehvete geçişin en açık göstergesidir. Şehvet burada, bedenin içkin anlamını yok sayar ve onu dışsal bir nesneye dönüştürür. Beden, artık bir deneyim alanı değildir. Bir teşhir ve tüketim nesnesidir. Dahası kadın bedeni, bu dolaşım içinde salt hareket eden bir özne olmayıp gösterilen, sergilenen ve tüketilen bir imgeye dönüşmektedir. Kadın imgeleri, şehvet temelli bir görsellik üretmektedir. Bu görsellik, yalnızca tüketimi teşvik etmekle kalmaz mekânsal deneyimi de yeniden şekillendirir. Kadın bedeninin bu düzenek içindeki temsili, çoğu zaman parçalı, idealize edilmiş ve standartlaştırılmış bir form alır. Bu durum, bedenin bireysel bir varlık olmaktan çıkarılarak bir tüketim nesnesine dönüştürülmesine zemin hazırlar. Zira gündelik yaşam içinde kadın bedeni sabit olmayıp hareket halindedir. Ama bu hareket, öznenin hareketi değildir. Bu, bir imgenin dolaşıma sokulmasıdır. Reklam panolarından dijital ekranlara, vitrinlerden sosyal medyaya, ürün pazarlama aracı olarak belirleniminden ahlaki olmayan yaşamın kapital üretimine kadar uzanan bir akış içinde kadın bedeni sürekli yeniden kurulur ve sunulur. Bu sunumun dili ise çoğunlukla şehvettir. Çünkü şehvet dikkat çeker, hızla tüketilir ve yerini yenisine bırakır. Burada kritik olan nokta şudur: Kadın bedeni kentte “haz” üretmez. O, hazla ilişkilendirilen estetik deneyimin bir parçası olarak değil; şehvetin dışsal bir tetikleyicisi olarak kurgulanır. Yani beden, bir peyzaj unsuru olarak içkin bir deneyim sunmaz; aksine, bakışı kendine çeken, onu sabitleyen ve yönlendiren bir yüzeye dönüşür. Çünkü haz, tüketimi zorunlu kılmaz; ama şehvet eder. Bugün kentte yürürken karşılaştığımız bedenler yaşayan, hareket eden, kendi hikâyesi olan bedenler değil görsel şehvetin ve özellikle görsel ekonominin merkezinde yer alır. Bir kıyafeti satmak için oradadır, bir parfümü arzulandırmak için, bir otomobili cazip kılmak için… Ama aslında hiçbir zaman sadece o ürünle ilgili değildir. O beden, arzunun kendisini temsil eder. Keza neyi göreceğimizi belirlemek, neyi arzulayacağımızı da belirler. Ve eğer arzu sürekli dışarıdan kuruluyorsa, bireyin içsel deneyimi giderek zayıflar. Haz yerini şehvete bıraktıkça, kentte yaşamak da başka bir anlama bürünür: deneyimlemekten çok tüketmek.
Ezcümle bugün kentte dolaşırken hissettiğimiz o sürekli uyarılma hali, tam da bu yüzden rastlantısal değildir. O, organize edilmiştir. Mobiliteyle dağıtılmış, peyzajla görünür kılınmış ve neoliberal ekonomi tarafından sürekli yeniden üretilmiştir. Ve bu organizasyonun en güçlü metalarından biri olan kadın bedeni özgürleştirilmek, eşitsizliği sağlamak, yüceltmek için değil feminist akımların ve seküler bilincin ideolojik ve dürtüsel arzularına da ayrıca aracılık eden şehveti üretmek, tüketmek ve fetişe etmek için vardır.




