Ekolojik Günah
- Tarih:
İnsanı diğer varlıklardan ayıran şey yalnızca aklı değildir. Belki ondan önce, kendisini aşabilme imkânıdır. İçgüdüleriyle değil; tercihleriyle yaşaması, yalnızca ihtiyaçlarının değil; sorumluluklarının da farkında olması..
Merhum Prof. Dr. Teoman Duralı’nın “İnsan bir ödev varlığıdır.” sözü bu yüzden yalnızca bir felsefî tespit değildir. Aynı zamanda insanın yeryüzündeki yerini ve sorumluluk bilincini yeniden düşünmeye çağıran bir cümledir. Çünkü insanı insan yapan, yalnızca sahip oldukları değil; kendisini borçlu hissettiği hakikatlerdir.
Belki de din, bu ödev bilincini diri tutmak için vardır.
Din üzerine konuşurken çoğu zaman inancı, insanın Rabbiyle kurduğu ilişki üzerinden anlamaya çalışıyoruz. İbadetler, helâller, haramlar, bireysel sorumluluklar… Bunların her biri dinî hayatın vazgeçilmez parçalarıdır. Fakat daha temel bir soruyu yeniden sormaya ihtiyacımız var: Din, yalnızca insanın Allah’la kurduğu ilişkiyi mi düzenler; yoksa insanın hayatla bütünüyle kurduğu ilişkinin de ahlâkını mı inşa eder?
Bu soru, bugün yalnızca dinî düşüncenin değil, insanlığın ortak geleceğinin de sorularından biridir. Çünkü din, bir yönüyle de insanın Allah’la ilişkisini değil, bütün ilişkilerini ahlâkîleştirme teklifidir.

Kur’an’a bakıldığında dikkat çeken ilk hususlardan biri, insanın hiçbir zaman tek başına ele alınmamasıdır. İnsan, Rabbiyle ilişki içindedir; ama aynı zamanda anne babasıyla, komşusuyla, akrabasıyla, yoksulla, yetimle, yolcuyla, ticaret yaptığı insanlarla, canlılarla ve üzerinde yaşadığı yeryüzüyle de ilişki içindedir. Kur’an’ın ahlâkî dili, bu ilişkileri birbirinden bağımsız alanlar olarak kurmaz. Birindeki eksilme, diğerlerini de etkiler. Bu yüzden ibadet ile adalet, iman ile emanet, kulluk ile merhamet aynı bütünün parçaları olarak karşımıza çıkar.
İşte bu sebeple dini, öncelikle bir ilişkiler ahlâkı olarak düşünmek gerekir.
Bu bakış açısı, Roger Garaudy’nin şeriat tanımında da güçlü bir şekilde hissedilir. Garaudy, şeriatı yalnızca hukuk kuralları veya cezalar üzerinden okumanın onu eksik anlamak olduğunu söyler. Onun yaklaşımında şeriat, vahyin insan hayatına yön veren bütüncül çağrısıdır. İnsanın Allah’la kurduğu ilişkinin, diğer insanlarla ve tabiatla kurduğu ilişkiden ayrılmaması gerektiğini hatırlatır. Böyle bir anlayışta din, hayatı parçalara ayıran değil; parçalanmış hayatı yeniden anlamlı bir bütün hâline getiren bir davettir.
Bu düşünce, modern insanın karşı karşıya olduğu birçok sorunu yeniden değerlendirmemize de imkân verir.
Çünkü çağımızın önemli kırılmalarından biri, ilişkilerin giderek çıkar üzerinden kurulmasıdır. Bir ağacın gölgesi yerine kerestesi, bir nehrin akışı yerine enerji üretme kapasitesi, toprağın bereketi yerine ekonomik değeri konuşuluyor. İnsan elbette toprağı işleyecek, su kaynaklarından yararlanacak, tabiatın sunduğu imkânlardan faydalanacaktır. Mesele bunlar değildir. Mesele, faydalanmanın sorumluluğu unutturacak kadar sahiplik duygusuna dönüşmesidir..
Kur’an’ın “emanet” kavramı tam da bu noktada yeni bir ufuk açar. Emanet, insanın üzerinde sınırsız tasarruf hakkına sahip olduğu bir mülk değildir. Kendisine güvenilerek bırakılmış ve hakkıyla korunması beklenen bir sorumluluktur. Aynı şekilde “mizan”, yalnızca tabiatın dengesi değil; insanın kendisini hayatın neresinde gördüğüne dair de bir ölçüdür. Ölçü kaybolduğunda, yalnızca çevre değil, insanın varlıkla kurduğu ilişki de değişmeye başlar.
Seyyid Hüseyin Nasr, modern dünyanın en derin krizlerinden birini, tabiatın kutsallığını unutması olarak yorumlar. Ona göre tabiat, sadece üzerinde yaşadığımız fiziksel çevre değildir; ilahî hakîkatin işaretlerini taşıyan bir varlık düzenidir. İnsan bu düzeni yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak gördüğünde, aslında kendi anlam dünyasını da yoksullaştırır. Çünkü kutsallığını yitiren yalnızca tabiat değildir; insanın bakışıdır..
Benzer bir çağrıyı farklı bir düşünce geleneğinde Aldo Leopold’un “Toprak Etiği”nde görmek mümkündür. Leopold, insanı toprağın sahibi değil, hayatın büyük topluluğunun bir üyesi olarak düşünmeye davet eder. İnançları, kültürleri ve kavramları farklı olsa da bu yaklaşımların ortaklaştığı önemli bir nokta vardır: İnsan, birlikte yaşadığı hayatın yalnızca kullanıcısı değil, aynı zamanda sorumlusudur.
Son yıllarda farklı dinî ve felsefî çevrelerde kullanılan “ekolojik günah” kavramı da bu sorumluluğu yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu kavramı, yeni bir günah listesi hazırlama çabası olarak okumak doğru olmayacaktır. Bu kavram daha çok, unutulmuş bir ilişkinin yeniden fark edilmesi açısından yapılan bir hatırlatma olarak anlam kazanıyor. Çünkü mesele yalnızca çevrenin kirlenmesi değildir. Mesele, insanın kendisi dışındaki varlıklarla kurduğu ilişkinin de ahlâkî bir boyut taşıdığını yeniden hatırlamasıdır.
Bugün din üzerine yeniden düşünürken şu soruyu kendimize sormaya ihtiyaç var: Allah’a karşı sorumluluk hisseden bir insan, aynı sorumluluğu yeryüzünde birlikte yaşadığı tüm canlılara karşı hissetmeden inancını bütünlüğü içinde yaşayabilir mi?
Bu soruya verilecek cevap yalnızca çevre anlayışımızı değil, din anlayışımızı da şekillendirecektir.
Çünkü Kur’an’ın sıkça hatırlattığı “israf, fesat, emanet ve mizan” kavramları yalnızca bireysel dindarlığın değil; birlikte yaşamanın da kavramlarıdır. İsraf, sadece fazla tüketmek değildir; nimetin kadrini/kıymetini unutmaktır. Fesat, yalnızca toplumsal huzuru bozmak değildir; hayatın kendisine emanet edilen ölçüsünü gözetmemektir. Mizan, sadece tabiatta ve kainatta kurulu denge değil; insanın kendi sınırlarını bilmesidir.
Bu nedenle “ekolojik günah” ifadesi, belki de en çok bir hatırlatma olarak anlam kazanır. İnsanın Allah’la kurduğu ilişkinin, diğer insanlarla ve yeryüzünde kendisiyle birlikte yaşayan bütün canlılarla kurduğu ilişkiden ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatan bir çağrı..
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, din ile tabiat arasında yeni bir bağ kurmak değildir. O bağ zaten vahyin ilk hitabından itibaren vardır. İhtiyaç duyduğumuz şey, uzun zamandır ihmal ettiğimiz bu bağı yeniden fark edebilmektir.
Belki de inanç, insanın yalnızca secde ettiği yerde değil; dokunduğu her varlıkta, konuştuğu her insanda ve kendisine emanet edilmiş yeryüzüne gösterdiği özenle de görünür hâle gelir. Eğer din bir ilişkiler ahlâkıysa, bu ahlâkın sınırları insanın bittiği yerde değil; hayatın başladığı her yerde yeniden düşünülmeyi bekliyor olabilir..




