…Kasaba’nın Eşşeği…
- Tarih:
Dağların arasına sıkışmış, herkesin birbirini adıyla tanıdığı küçük bir kasabaydı burası. Sabah ezanıyla birlikte fırından yükselen sıcak ekmek kokusu bütün sokaklara yayılır, meydandaki çınar ağacının altında ilk çaylar demlenmeye başlardı. Kahvehanenin önündeki tahta sandalyeler “acaba kimler bugüne sağ kaldı” der gibi beklerdi güzel misafirlerini. Namazını kılmış yaşlı amcaların “Bugün hava nasıl olacak?” diye başlayan sohbetleri, memleket meselelerine kadar uzanırdı.
Kasabada hayat ağır ama düzenli akardı. Bir evde pişen yemeğin kokusu komşunun mutfağına kadar ulaşır, biri hastalansa bütün mahalle haberdar olurdu. Haberler gazeteden değil, kahveden ve belediye hoparlöründen öğrenilirdi.
İşte böyle bir sabah, belediye hoparlöründen alışılmışın dışında bir anons duyuldu:
“Kasabamızın en değerli Eşeği kaybolmuştur. Görenlerin belediyeye haber vermesi rica olunur.”
Kapısının önünü süpüren kadın elindeki süpürgeyi bıraktı. Kahvede okeye hazırlananlar taşları dizmeyi unuttu. Tarlaya gitmek üzere traktörünü çalıştıran çiftçi kontağı kapattı. Çocuklar oyunu bıraktı, yaşlılar bastonlarına dayanarak meydana doğru yürüdü.
Sanki kaybolan bir eşek değil de; kasabanın ortak aklıydı.
Kimi dağlara çıktı, kimi dere kenarlarını dolaştı, kimi de kahvede oturup “Ben olsam nereye giderdim?” diye saatlerce fikir yürüttü. Arayan çoktu, bulan ise hiç yoktu.
Öğleden sonra belediye başkanı olağanüstü toplantı kararı aldı. Kasabanın gündemi artık tek bir başlıktan ibaretti…
Masanın etrafında kasabanın en önemli insanları vardır.
Veteriner… Muhtar… Kasap… Öğretmen… Müftü… Parti temsilcileri…
Saatlerce Konuşuldu. Masanın üzerine kasabanın yıllardır açılmamış haritaları serildi. Kırmızı kalemlerle oklar çizildi, olası kaçış güzergâhları belirlendi.
Veteriner, “Hayvanın psikolojisini de hesaba katmalıyız.” dedi.

Muhtar, “Bu Eşek bu kasabada doğdu, kendisini iyi tanırım yabancı yere gitmez.” diye itiraz etti ve Kasap’a doğru baktı.
Kasap, “Muhtar! Bana bakıp durma. Ben dükkana geleni keserim, meydandan geçeni değil.” Dedi imalı bir şekilde…
Salonda kısa bir sessizlik oldu.
Başkan not defterine hiçbir anlamı olmayan bir cümle yazdı:
“Kasapla ilgili şimdilik bir bulgu yok.”
Müftü bir yandan masada bulunan çerezleri yerken diğer yandan konuşmaya girdi.
“Her canlı bize Allah’ın emanetidir. Öncelikle Eşeğin sağ salim bulunması için dua etmek gerekir. Ama tedbiri de elden bırakmamak lazım.” Dedi.
Herkes başını salladı ve müftüyü onayladı, söylenilen bu cümlenin aramaya nasıl katkı sağlayacağını kimse bilmiyordu ama yine de not alanlar oldu.
Parti temsilcilerinin hararetli tartışmaları ise, Eşeğin bulunma sürecinde oluşabilecek aksaklıklar, bu aksaklıkların giderilmesi noktasında çözüm noktaları, sürecin doğru yönetilmesi ve kamuoyunun bilgilendirilmesi üzerine idi.
Ve uzun uğraşlar sonucu Arama planı hazırlandı.
Yerel basın çağrıldı. Belediye Başkanı kameraların karşısına geçti, kravatını düzeltti ve ciddi bir ifadeyle konuştu:
“Kasabamızın en önemli değerlerinden biri olan Eşeğimizin bulunması amacıyla kapsamlı bir çalışma başlatılmıştır. Konuyla ilgili tüm birimlerimiz koordinasyon içerisinde çalışmalarını sürdürmektedir. Süreci anbean takip ediyoruz.”
Gazeteciler not aldı.
Yoğun tempoda geçen ve başaralı bir organizasyon ile sonuçlanan toplantısı bitmiş, tam herkes dağılacakken kapı sessizce açıldı.
İçeri sekiz ya da On yaşlarında bir çocuk girer.
“Affedersiniz, Hepiniz eşeği mi arıyorsunuz?”
Başkan gururla cevap verir:
“Evet evladım. Kasabanın bütün aklı bu masa etrafında toplandı.”
Çocuk pencereye yaklaşır. Dışarı bakar. Sonra gülümseyerek:
“Eşek incir ağacına bağlı…” der ve belediyenin arka bahçesini gösterir.
Salon sessizleşir. Herkes birbirine bakar.
Parti temsilcilerinden birisi ise hiç bozulmadan şöyle der:
“Biz zaten ilk önce oraya bakmayı planlamıştık.”
Kasabadaki o küçük çocuk, belki de bize uzun raporlardan, bitmeyen toplantılardan ve kalabalık masalardan daha büyük bir ders veriyor.
Sorunların çözümü, her zaman daha fazla konuşmakta değil; doğru yere bakabilmektir.
Hayatın birçok alanında gerçek gözümüzün önünde olduğu halde göremiyoruz. Kimi zaman unvanlarımız, kimi zaman önyargılarımız, kimi zaman da “işi zorlaştırma” alışkanlığımız, en basit çözümü perdeleyebiliyor.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, çocukların saflığıyla bakabilmek, cesaretle “Eşek incir ağacına bağlı.” Diyebilmek.
Hakikati görmek için daha çok bilgiye değil, daha temiz bir vicdana ihtiyaç vardır.
Vicdanlı okurlara selam olsun.




