Picture of Mesut Şimşek
Mesut Şimşek

İktidar, İtaat ve Kitlesel Utanç

A+ A-

Egemen olma hali, yalnızca teritoryal sınırlar çizmek ve kitleleri bu sınırlar içerisinde kanunlarla sevk etmekten ibaret değildir. Asıl egemenlik, insanın kendisiyle baş başa kaldığı anlarda ya da yaşamını idame ettirdiği gündelik anlarda, egemenler tarafından çizilen yol haritalarını başka seçeneği yokmuşçasına kendi hakikati bellemek zorunda kalmasıdır. Zira dışarıdan yöneltilen kaba bir kuvvet insanı dirençle karşı karşıya getirirken, bireyin kendi içine işleyen bu mecburiyet iktidarların işini kolaylaştırır.

Siyasal iktidarların bu hakikati keşfi, utandırma mekanizmalarının işletilmesiyle mümkün olmuştur. İktidar, insanı fiziksel olarak zincire vurmanın bir maliyeti ve sınırı olduğunu ancak onu toplumsal utançla yüz yüze bırakmanın sıfır maliyetli bir öz-denetim yarattığını fark ettiği an asıl gramerini kurmuştur. İşte tam da bu yüzden, önceki yazımda bir insanın gece yarısı yatağında aniden belirip içini ürperten mahrem utanç anından söz etmiştik.

Bireyin kendi eksikliğiyle, kırılganlığıyla yüzleştiği ve normların katılığı altında ezildiği an, aslında meselenin yalnızca ilk sahnesidir. Çünkü mahrem alan, kapısı dışarıdan kilitlendiğinde bir sığınak olmaktan çıkarak iktidarların büyük mimarisinde kullanışlı bir tuğlaya dönüşür.

Siyasal iktidarların utanç üzerinden kurduğu bu düzen, insan zihninde görünmez haritalar çizerek işler. Tıpkı eski coğrafyacıların, bilmedikleri ve çözemedikleri denizlerin başladığı harita uçlarına ‘‘Burada canavarlar yaşar’’ notunu düşmeleri gibi iktidarlar da toplumsal yaşamın çeperlerine benzer işaretler koyarak sınır karakolları inşa ederler. Güvenli limanların bittiğini gösteren bu sınır karakolları, iktidarın gözünde makbul olan tutum ve davranışların da sınırıdır. Bu hattın ötesine geçmek gruptan kopmak anlamına gelir. İktidarın ürettiği semboller kütüphanesi zihnimize bu haritayı öyle bir işler ki insan henüz hiçbir kuralı ihlal etmemişken bile bu sınırın dışına düşme kaygısıyla yaşamaya başlar.

Bu sınırın insanı nasıl felç ettiğini anlamak için tarihsel uygulamalara bakmak yeterlidir. Orta Çağ’da loncalar, kurallara uymayan zanaatkârların dükkân kapısına kırmızı bir leke sürerdi. Amacı adamı hapsetmek yahut canını almak değildi. O leke, gelen geçene ‘‘Bu adam bizden değildir, bununla temas etmeyin’’ derdi. Adam hapse girmeden, henüz hayattayken kendi sokağında bir hayalete dönüşürdü. Leke, kişiyi mekândan söküp atmamış ama onu insan ilişkilerinin sıcaklığından mahrum bırakarak cemiyetin ortasında görünmez bir sürgüne mahkûm etmişti. İktidarlar, insanı toplumsal temasın dışına sürerek utandırmanın, kılıçtan geçirmekten çok daha etkili bir itaat ürettiğini işte böyle deneyimledi.

Zaman değişip kurumlar sekülerleştiğinde, dükkân kapılarına sürülen somut leke ortadan kalkmış gibi görünür. Oysa modern dünya, kurduğu kusursuz görünme ve durmaksızın başarma buyruklarıyla, bu leke sürme ritüelini çok daha tehlikeli bir alana, doğrudan insanın zihnine taşımıştır. Günümüzde dışarıdan fırlatılan bir taşın yerini, bireyin kendi içinde büyüttüğü kronik yetersizlik hissi alır. Üstelik bu içselleştirilmiş lekeleme mekanizması, makro-siyasal alana taşındığında toplumsal rızayı üretmenin ana yakıtına dönüşür.

Siyasal iktidarların bu içselleştirilmiş lekeleme mekanizmasını dil üzerinden nasıl kurguladığını anlamak için kavramlara yüklenen muğlaklığa bakmak gerekir. Buradaki kuramsal incelik, tam da bu muğlaklıkta gizlidir. Giorgio Agamben, hukuki korumanın dışına atılan savunmasız ‘‘çıplak hayat’’ (homo sacer) için paradoksal bir tarif yapar: Öldürülebilen ama kurban edilemeyen. Yani yasa onu korumaz fakat kutsal alanın dışında kaldığı için ritüel nesnesi de olamaz. İktidarlar da benzer bir stratejiyle, topluma dayattıkları kavramların çerçevesini bilerek esnek ve amorf bırakırlar. Kavramların sınırları pozitif hukukla net bir şekilde çizmezler. Böylece makbul tanımının dışında kalan her kırılganlık, bu kuralsız alanın içine itilerek savunmasız bırakılır. Bu kasıtlı muğlaklık, iktidarın dilediği an dilediği kişiyi, hiçbir kural ihlali olmasa dahi kolayca utanç pazarında sergileyebilmesi için kusursuz bir zemin yaratır.

İşte siyasal iktidarların utançla kurduğu en derin temas bu muğlaklığın tam ortasında hayat bulur. İktidar, insanı yaptığı somut bir hatadan dolayı utandırmakla yetinmez. Asıl yıkıcı hamle, utancın nesnesini değiştirmektir. İnsana bir eylemi değil bizzat kendi varlığını, eksiğini ve yetersizliğini bir utanç vesilesi olarak hissettirir. Çünkü iktidarlar, insanı kendi varoluşundan utandırıp kapana kıstırabildikleri oranda ya da makbul kalıplar içerisinde insanları tutabildikleri oranda marazi egemenlik hazzını tatmin etmiş olurlar. Haliyle bu da insani olanı hiçe sayan son derece kirli bir zihniyetin tezahürüdür.

Bireyin iç dünyasında yaratılan bu tahribatın kalıcı ve kitlesel bir itaate dönüşebilmesi için büyük bir toplumsal sahneye ve efsunlu bir kavrama ihtiyaç vardır. Siyasal iktidarların bu lekeleme mekanizmasını makro-siyasal alanda, dil üzerinden nasıl kurguladığını anlamak bakımından Türkiye tecrübesi son derece öğreticidir.

Aslen toplumsal rızayı ve özgürleşmeyi temsil etmesi beklenen ‘Milli İrade’ kavramı, Türkiye tarihi boyunca sınırları pozitif hukukça net çizilmemiş, amorf ancak herkes tarafından anlaşılan mutlak bir hakikatmiş gibi sunularak araçsallaştırılmıştır. İktidarların elinde kasıtlı bir muğlaklıkla yoğrulan bu söylem, zamanla bireye neye sevinmesi, neden korkması ve kimden nefret etmesi gerektiğini dikte eden görünmez bir sadakat testine, adeta makbul vatandaşlığın katı bir amentüsüne dönüşmüştür. Hal böyle olunca milli irade kavramı, kapsayıcı bir meşruiyet zemini olmaktan çıkarılıp çizginin dışındakileri terbiye eden bir hiyerarşi cetveline dönüştürülmüştür.

Bu tahakküm alanının dışında kalan birey, egemenin kendi hudutlarını tahkim etmek üzere kitlelere gösterdiği sembolik bir kurbana dönüşür. Fakat bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için ritüeli seyreden toplumsal bir kitleye ihtiyaç vardır. İnsan, gruptan dışlanma korkusu yüzünden kendi kırılganlığını saklarken, ironik bir biçimde başkasının utandırıldığı o kabile pazarında ön saflara geçer. Alkış tutar, taş atan ilk kişi olmak ister. Çünkü bir başkasının dışlandığını görmek, kendi güvende oluşunun görünmez kanıtıdır.

Birey, başkasına fırlattığı taşla aslında kendi üzerindeki şüpheleri dağıttığına inanır. Kendi kapısına leke sürülmediği sürece başkasının kapısındaki lekeyi seyretmek, insana sahte bir sığınak hissi verir. Böylece toplumsal alan, bir dayanışma zemininden sıyrılıp, herkesin birbirinin açığını kolladığı gözetleme kulesine dönüşür.

Bu sinsi çarkı kıracak olan şey, muktedirlerin çizdiği dar sınırların içinde makbulleşmeye çalışmak değildir. Çözüm, bizzat utancın ve normların niteliğinde radikal bir zihniyet dönüşümüdür. Bir toplumun ya da siyasal yapının medenileşme derecesi, içerideki herkesi tek bir kalıba dökebilme gücüyle değil aksine insanın eksikliğini, kırılganlığını ve biricikliğini kapsayacak esnek alanlar açabilmesiyle ölçülür.

Normlar, insanı uysallaştıran ceberut buyruklar olmaktan çıkarılıp, özneler arası geçişken ve bağışlayıcı zeminlere dönüştürüldüğünde siyaset insani bir anlam kazanır. Gece yarısı kendi iç odasında utancın prangasını hisseden yalnız insan, ancak iktidarın kendi varoluşuna sürdüğü görünmez lekeyi fark edip reddettiğinde özgürleşebilir. Aksi takdirde iktidarın kurduğu tahakkümün altında, kendi utancımızla baş başa birer gölge olarak yani Giorgio Agamben’in çarpıcı tespitiyle, kutsalın ve hukukun dışına itilmiş, kurban edilemeyen ama her an yok edilebilecek birer ‘çıplak hayat’ (homo sacer) olarak yaşamaya mahkûm kalırız.