17 Ağustos’un 27. Yılında: Depremle Değil, Riskle Mücadele
- Tarih:
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçti. 45 saniyelik bir sarsıntı, yalnızca Marmara Bölgesi’nin kentlerini değil, Türkiye’nin afet yönetimi anlayışını da derinden sarstı. Gölcük merkezli 7,4 büyüklüğündeki deprem; İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Yalova ve Bursa başta olmak üzere geniş bir coğrafyada ağır can ve mal kaybına yol açtı. AFAD da 17 Ağustos’u Türkiye’de afet yönetimi ve koordinasyonu açısından bir dönüm noktası olarak tanımlıyor.
Ancak 27 yıl sonra asıl sorulması gereken soru, “17 Ağustos’tan bu yana ne öğrendik?” sorusundan daha kapsamlıdır: “Öğrendiklerimizi kentlerin, yapıların, altyapının ve kamu yönetiminin işleyişine ne ölçüde aktarabildik?”
Çünkü deprem bir doğa olayıdır. Onu toplumsal bir felakete dönüştüren ise doğanın kendisinden çok, toplumun o doğa olayına ne kadar hazırlıklı olduğudur. Fay hattını durdurmak mümkün değildir; ancak fay hattının üzerine nasıl, nerede ve hangi standartlarla yapılaşılacağını belirlemek mümkündür. Depremin büyüklüğünü değiştiremeyiz; fakat binaların dayanıklılığını, hastanelerin işlerliğini, ulaşım ağlarının sürekliliğini, haberleşme kapasitesini, enerji altyapısının direncini ve arama-kurtarma organizasyonunu değiştirebiliriz.
Bu nedenle 17 Ağustos’un 27. yılı, yalnızca bir anma tarihi değil; Türkiye’nin afet politikalarını yeniden değerlendirmesi gereken önemli bir eşiktir.
27 yılın ardından değişen ne oldu?
17 Ağustos sonrasında Türkiye’de önemli kurumsal ve hukuki değişiklikler gerçekleştirildi. 2009 yılında AFAD’ın kurulmasıyla afet ve acil durum yönetiminde yetki ve koordinasyonun tek bir çatı altında toplanması hedeflendi. Türkiye’nin deprem tehlike haritası yenilendi; 2018’de yayımlanan ve 2019’da yürürlüğe giren yeni harita, eski “deprem bölgeleri” yaklaşımından farklı olarak yer ivmesi esaslı daha ayrıntılı bir tehlike değerlendirmesine geçti.
Türkiye Afet Risk Azaltma Planı’nın (TARAP) 2022-2030 dönemini kapsayacak biçimde yürürlüğe girmesi de önemli bir adım oldu. Plan; deprem başta olmak üzere farklı afet türlerine karşı 17 amaç, 66 hedef ve 227 eylem tanımlıyor. Bunun yanında 81 il için hazırlanan İl Afet Risk Azaltma Planları (İRAP), yerel ölçekte tehlikelerin ve risklerin belirlenmesini ve bunlara ilişkin somut eylemlerin ortaya konulmasını amaçlıyor. AFAD’ın güncel verilerine göre İRAP’lar kapsamında yaklaşık 17 bin afet risk azaltma eylemi tanımlanmış durumda.
Bütün bunlar, Türkiye’nin 1999 sonrasında afet yönetimi konusunda kurumsal bir dönüşüm geçirdiğini gösteriyor. Ancak kurumsal kapasite oluşturmak ile riski gerçekten azaltmak aynı şey değildir. Sorun tam da burada başlıyor.
Bir ülkenin afet yönetim sistemi ne kadar gelişmiş olursa olsun, deprem gerçekleştiğinde binlerce bina aynı anda ağır hasar alıyor, yollar kapanıyor, enerji ve iletişim sistemleri devre dışı kalıyor, hastaneler hizmet veremez hale geliyor ve milyonlarca insan güvenli alan arıyorsa, yalnızca deprem sonrasında müdahale kapasitesini artırmak yeterli değildir. “Asıl mesele, deprem gerçekleşmeden önce risk üretimini durdurabilmektir.” Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin deprem karnesi hâlâ ciddi sorunlar barındırmaktadır.
Yapı stoku: Türkiye’nin en büyük yapısal açığı
Türkiye’nin deprem riskindeki en kritik unsur mevcut yapı stokudur. 2021 tarihli TBMM Deprem Araştırma Komisyonu çalışmalarına dayandırılan değerlendirmelerde, yaklaşık 10 milyonluk yapı stokunun 6-7 milyonluk bölümünün riskli olduğu ifade edilmiştir. Bu rakam, deprem güvenliğinin yalnızca yeni yapılacak binalar üzerinden ele alınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.
İstanbul açısından tablo daha da kritik görünmektedir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın açıklamalarında kentte yaklaşık 600 bin konutun çok riskli olduğu belirtilmiştir. Bakanlığın 2026 tarihli açıklamasında da İstanbul’da yaklaşık 600 bin riskli konut ve iş yerinin bulunduğu ifade edilmektedir.
Burada önemli olan yalnızca rakamın büyüklüğü değildir. Asıl sorun, bu yapıların ne kadarının hangi düzeyde risk taşıdığının, hangi sırayla müdahale edilmesi gerektiğinin ve hangi yöntemle dönüştürülebileceğinin bütüncül ve güncel bir envanter halinde ortaya konulmasıdır. Türkiye’nin artık “kaç bina riskli?” sorusunun ötesine geçmesi gerekiyor.
Her bina için en azından şu soruların cevaplanabildiği ulusal bir yapı güvenliği veri sistemi oluşturulmalıdır: Binanın yapım yılı nedir? Hangi yönetmeliğe göre yapılmıştır? Zemin özellikleri nedir? Taşıyıcı sisteminin niteliği nedir? Daha önce deprem hasarı almış mıdır? Güçlendirme yapılmış mıdır? Hangi deprem senaryosunda hangi performansı göstermesi beklenmektedir? İçinde kaç kişi yaşamaktadır? Kritik bir tesise ne kadar yakındır?
Bu veriler yalnızca kamu kurumlarının farklı arşivlerinde dağınık biçimde bulunmamalı; güncellenebilir, bilimsel ölçütlere dayalı ve karar vericilerin kullanabileceği bütünleşik bir yapı envanterinde toplanmalıdır.
Çünkü risk bilinmiyorsa önceliklendirme yapılamaz. Önceliklendirme yapılamıyorsa kaynaklar doğru kullanılamaz. Kaynaklar doğru kullanılmıyorsa dönüşüm, deprem riskini azaltan bir kamu politikası olmaktan çıkıp esas olarak bir gayrimenkul politikasına dönüşebilir.
Kentsel dönüşüm mü, kentsel yenileme mi?
Deprem güvenliği açısından kentsel dönüşümün gerekliliği konusunda ciddi bir tartışma yoktur. Tartışılması gereken, “dönüşümün hangi amaçla, hangi yöntemle ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir.” Deprem riski üzerinden yürütülen dönüşüm politikasının temel amacı daha değerli arazi üretmek değil, daha güvenli yaşam alanları üretmek olmalıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü bir binanın yıkılıp yerine yeni bir bina yapılması, tek başına afet riskinin azaltıldığı anlamına gelmez. Yeni yapı daha dayanıklı olabilir; fakat zemin sorunluysa, ulaşım koridorları yetersizse, okul ve hastane kapasitesi nüfusu karşılamıyorsa, açık alanlar ortadan kalkıyorsa ve düşük gelirli nüfus kent çeperlerine sürülüyorsa kent bütünüyle daha dirençli hale gelmiş sayılmaz.
Gerçek anlamda kentsel dönüşüm; “bina + zemin + altyapı + ulaşım + açık alan + sosyal donatı + konut hakkı” bütünlüğü içerisinde ele alınmalıdır.
Bu nedenle yerinde dönüşüm, sosyal konut mekanizmaları, düşük gelirli haneler için finansman modelleri, kiracılar için koruma mekanizmaları ve kamu öncülüğünde güçlendirme seçenekleri birlikte düşünülmelidir.
Her riskli bina mutlaka yıkılıp yeniden yapılmak zorunda değildir. Uygun mühendislik koşullarında güçlendirme de önemli bir risk azaltma aracıdır. Nitekim Deprem Güçlendirme Derneği, Türkiye’deki riskli konut stokunun önemli bir bölümünün güçlendirme yoluyla kurtarılabileceğini savunmaktadır.
Dolayısıyla deprem politikası “yık-yap” ikiliğine sıkıştırılmamalıdır. Bilimsel performans değerlendirmesi sonucunda “güçlendirilebilecek yapıyı güçlendirmek, ekonomik ve teknik olarak mümkün olmayan yapıyı ise güvenli biçimde dönüştürmek” daha rasyonel bir yaklaşım olacaktır.
Altın saatler ve afet lojistiği
Deprem sonrasında ilk saatler hayat kurtarır. Fakat arama-kurtarma kapasitesinin büyüklüğü kadar, bu kapasitenin enkaza ulaşabilmesi de belirleyicidir.
Bir kentte yüzlerce bina aynı anda hasar gördüğünde mesele yalnızca kaç arama-kurtarma ekibinin bulunduğu değildir. Ekiplerin enkaza ulaşacağı yolların açık olup olmadığı, iş makinelerinin nerede konuşlandırıldığı, yakıtın nasıl temin edileceği, sağlık ekiplerinin hastanelere nasıl ulaşacağı, haberleşmenin nasıl sürdürüleceği ve yardım malzemelerinin hangi lojistik merkezlerden dağıtılacağı hayati hale gelir. Bu nedenle afet lojistiği, olağan dönem ulaşım planlamasından ayrı düşünülemez.
Özellikle büyük kentlerde acil ulaşım koridorları yalnızca haritalarda tanımlanmış çizgiler olmaktan çıkarılmalı; fiziksel olarak korunmalı, otopark veya yapılaşma baskısından arındırılmalı ve düzenli olarak denetlenmelidir. Bir yolun deprem sonrasında açık kalıp kalamayacağı, köprülerinin ve viyadüklerinin performansı, alternatif güzergâhların varlığı ve kritik tesislere bağlantısı önceden test edilmelidir.
Daha önemlisi, Türkiye’nin afet lojistiğini yalnızca karayolu ulaşımına bağımlı olmaktan çıkarması gerekmektedir. Özellikle İstanbul gibi kıyı kentlerinde deniz ulaşımı, alternatif tahliye rotaları ve kıyı lojistik merkezleri afet senaryolarının parçası haline getirilmelidir. Limanların, iskelelerin ve kıyı yapılarının deprem sonrasında çalışabilir durumda olması; sağlık, tahliye ve lojistik operasyonları açısından stratejik bir kapasite oluşturabilir.


Toplanma alanı, boş arsa değildir
Afet toplanma alanları da benzer biçimde yeniden düşünülmelidir. AFAD’ın tanımına göre toplanma alanları, afet sonrasında geçici barınma merkezleri oluşturuluncaya kadar insanların güvenli biçimde bir araya gelmesini ve bilgi alışverişini sağlamayı amaçlayan alanlardır. Bu alanların belirlenmesinde çeşitli kriterler kullanılmakta ve vatandaşlar kendi toplanma alanlarına e-Devlet üzerinden ulaşabilmektedir.
Ancak modern afet yönetimi açısından bir alanın yalnızca “boş” olması yeterli değildir. Gerçek bir toplanma alanının suya, enerjiye, aydınlatmaya, haberleşmeye, hijyen altyapısına ve lojistik erişime sahip olması gerekir. Alanın nüfus kapasitesi bilinmeli; çevresindeki yolların deprem sonrasında kullanılabilirliği test edilmeli ve bu alanların imar baskısıyla zaman içinde işlevsizleşmesinin önüne geçilmelidir. Toplanma alanları kentin artık kullanılmayan boşlukları değil, “afet altyapısının kalıcı unsurları” olarak kabul edilmelidir.
Şehirlerin yaşam destek üniteleri: altyapı ve enerji
Deprem dayanıklılığı yalnızca binaların taşıyıcı sistemleriyle ölçülemez. Bir kentte bütün binalar ayakta kalsa bile su şebekesi çalışmıyor, elektrik kesilmiş, doğal gaz hatları hasar görmüş, iletişim sistemi çökmüş, kanalizasyon sistemi devre dışı kalmış ve yollar kullanılamıyorsa şehir işlevini sürdüremez.
Bu nedenle barajlar, enerji santralleri, trafo merkezleri, doğal gaz hatları, su depoları, arıtma tesisleri, haberleşme altyapısı ve veri merkezleri afet yönetiminin temel unsurları olarak görülmelidir.
Özellikle hastaneler açısından enerji sürekliliği kritik önem taşır. Bir hastanenin deprem sırasında binasının ayakta kalması kadar, jeneratörlerinin, su sisteminin, oksijen altyapısının, haberleşmesinin ve ulaşım bağlantılarının çalışır durumda olması gerekir. Başka bir ifadeyle, “kentin yaşam destek üniteleri binalardan daha geniş bir sistemdir.” Bu sistemin herhangi bir kritik halkası çöktüğünde zincirleme etkiler ortaya çıkabilir. Elektrik kesintisi haberleşmeyi, haberleşme kesintisi koordinasyonu, koordinasyon eksikliği ise arama-kurtarma ve sağlık hizmetlerini etkileyebilir. Bu nedenle deprem direnci artık tek tek yapıların değil, birbirine bağlı kentsel sistemlerin dayanıklılığı üzerinden değerlendirilmelidir.
17 Ağustos’tan 6 Şubat’a: Dersin adı koordinasyondur
1999’dan 2023’e uzanan çizgide Türkiye iki büyük deprem deneyimi yaşadı ve her ikisi de aynı temel gerçeği farklı biçimlerde ortaya koydu: “Afet anındaki başarı, afet öncesinde kurulan sistemin kalitesiyle doğrudan ilişkilidir.”
6 Şubat 2023 depremleri, yalnızca yapı stokundaki sorunları değil; ulaşım, haberleşme, enerji, lojistik, koordinasyon ve yerel kapasite konularındaki kırılganlıkları da bütün açıklığıyla gösterdi. Bu nedenle artık afet yönetimini “deprem olduğunda ne yapacağız?” sorusuyla sınırlamak mümkün değildir. Asıl soru şudur: “Deprem olmadan önce hangi riski ortadan kaldırabiliriz?” Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki afet politikasının merkezinde bu soru bulunmalıdır.
Yeni bir deprem politikasının beş temel ayağı
Önümüzdeki dönemde Türkiye için bütünleşik bir deprem politikasının en az beş temel üzerine oturması gerektiği söylenebilir.
Birincisi, “bilimsel ve şeffaf yapı envanteri” oluşturulmalıdır. Riskli yapıların sayısı kadar, risk düzeyi ve müdahale önceliği de belirlenmelidir.
İkincisi, “kentsel dönüşüm deprem güvenliği merkezli hale getirilmelidir.” Arazi değerini artıran projeler ile gerçek risk azaltma projeleri birbirinden ayrılmalı; yerinde dönüşüm ve sosyal konut mekanizmaları güçlendirilmelidir.
Üçüncüsü, “kritik altyapıların dayanıklılığı” yapı stokuyla aynı öncelik düzeyine çıkarılmalıdır. Enerji, su, ulaşım, haberleşme, sağlık ve lojistik ağları için çoklu yedeklilik sistemleri kurulmalıdır.
Dördüncüsü, “afet lojistiği ve müdahale koridorları” kent planlamasının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Kara, deniz ve gerektiğinde hava ulaşımını içeren çok modlu lojistik senaryoları düzenli olarak test edilmelidir.
Beşincisi, “afet yönetiminde hesap verebilirlik ve ölçülebilirlik” sağlanmalıdır. TARAP ve İRAP gibi planlarda belirlenen eylemlerin hangilerinin tamamlandığı, hangilerinin geciktiği ve hangi kaynakların kullanıldığı kamuoyuyla düzenli olarak paylaşılmalıdır. Plan hazırlamak kadar, planın uygulanmasını izlemek de kamu yönetiminin sorumluluğudur.
17 Ağustos’u anmak, geleceği değiştirmekle mümkündür
17 Ağustos’un 27. yılında Türkiye’nin önündeki mesele depremi hatırlamak değil, deprem gerçeğiyle yaşamayı öğrenmektir.
Yirmi yedi yıl, bir ülkenin kurumsal kapasitesini yeniden inşa etmesi için uzun bir süredir. Bu süre içinde önemli mevzuat değişiklikleri, yeni kurumlar, yeni risk haritaları, afet planları ve kentsel dönüşüm programları hayata geçirildi. Ancak hâlâ milyonlarca insan yaşadığı yapının deprem karşısındaki performansını bilmiyorsa; kentlerin kritik altyapıları yeterince dirençli değilse; toplanma alanları üzerindeki yapılaşma baskısı sürüyorsa; afet anında kullanılacak ulaşım ve lojistik ağları bütüncül biçimde planlanmamışsa, Türkiye’nin deprem hazırlığında temel bir problem var demektir.
Bu problem teknik olmaktan önce politiktir. Çünkü hangi binanın dönüştürüleceği, hangi alanın korunacağı, hangi altyapıya yatırım yapılacağı, kaynakların nasıl dağıtılacağı ve kentlerin nasıl büyüyeceği birer kamu politikası tercihidir.
Depremi önleyemeyiz. Fakat deprem karşısında kırılganlığı azaltabiliriz. İşte 17 Ağustos’un 27. yıldönümünde Türkiye’nin ihtiyacı olan perspektif budur: Deprem sonrasında yara sarmaya odaklanan bir afet yönetiminden, deprem gerçekleşmeden önce risk üreten koşulları ortadan kaldıran bir dirençlilik politikasına geçmek.
Çünkü gerçek başarı, deprem olduğunda kaç kişinin kurtarıldığı kadar, deprem olmadan önce kaç kişinin güvenli konutlarda yaşamasının sağlandığıyla ölçülmelidir.
17 Ağustos’un bize bıraktığı en ağır miras yalnızca kaybettiklerimizin acısı değildir. Aynı zamanda bildiğimiz halde değiştirmediğimiz şeylerin sorumluluğudur. Bu nedenle 27 yıl sonra artık aynı cümleyi tekrar etmek yetmez: “Deprem değil, hazırlıksızlık öldürür.” Bu cümlenin gereğini yapmak gerekir. “Güvenli kent bir temenni değil, kamusal bir haktır. Depreme dirençli şehir ise bir proje değil, süreklilik taşıyan bir devlet politikası olmak zorundadır.”




