Filibeli Ahmet Hilmi Milliyetçi miydi?
- Tarih:
Osmanlı’nın son döneminden itibaren başlayan İslamcılık akımının kişiler ve eserleri üzerinden okumaya devam ediyoruz. Filibeli Ahmet Hilmi’nin görüşlerini açmadan önceden görünen ortak özelliklere bakmakta fayda var.
Öncelikle zamanın ruhunu anlamak gerekiyor. İlk dönem İslamcıları hep muhalif kişilikler olmuşlar. Her ne kadar İkinci Abdülhamid’in Hilafet Siyaseti İslamcılık gibi görünmüş olsa da veya öyle anlamlandırma çabası olsa da İslamcılar ve İkinci Abdülhamit ayrı kulvarlarda hareket etmişlerdir. Abdülhamit’in kullanmış olduğu Hilafet Siyaseti İngilizlerle uyumlu, onların sömürgelerindeki muhalif İslamcı akımları durdurmak veya kontrol etmek üzerine olmuştur. “Abdülhamit İslamcı mıydı?” sorusunu ilerleyen yazılarda sorup cevabını arayacağız. Dönecek olursak İslamcılık istibdat olarak adlandırılan İkinci Abdülhamit yönetimine her zaman karşı olmuştur. Devlette meşrutiyet rejimini savunmuşlardır. İlk aşamada cumhuriyetçi değillerdir, saltanat yönetimine ve Osmanoğulları saltanatına karşı değildirler. Hilafet hala Osmanlı’da olduğu için Hilafet konusu da henüz tartışma dışıdır. Enternasyonel olsalar dahi yine de daha çok odak noktaları devletin devamıdır. Ümmetçidirler fakat kavmiyeti reddetmezler. Kavmiyet (Türk, Kürt, Arap, Arnavut vs.) önemlidir fakat çatı öncelikle Osmanlı olmaktadır. Bu Osmanlı çatısı altında gayri müslimler de vardır. Görülecek olur ki Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık henüz oluşmuş kavramlar olarak birbirinin içerisindedirler. İslamcılar bulundukları siyasi pozisyondan ötürü her zaman Jön Türklerin ve İttihat ve Terakkinin içerisindedirler. Onlardan ayrı yapıda değillerdir. Ayrımlar daha sonra oluşacaktır. Hareketli bir hayat geçirdikleri için görüşlerinin teorik temellerini de oturtamamışlar, bu konuda derli toplu eserler verememişlerdir.
Bütün bunlardan hareketle Filibeli Ahmet Hilmi’ye eğilmeye başlayabiliriz. Büyüyenay Yayınlarının Eren Yavuz editörlüğünde hazırlanan Müslüman ve Türk Kardeşlerime başlıklı kitaptaki metinlerin satır aralarına ineceğiz.
“Otuz senedir, sırmalı bir setreye, muhteşem bir konağa, tumturaklı bir ünvana malik olmak için sanem-i istibdat önünde secde eder bir güruh var idi.” İkinci Abdülhamit dönemini anlatan cümlelerinden sadece bir örnektir bu cümle. Filibeli’ye göre bu dönem kesin bir istibdat dönemidir. Ülkenin aydınları, hür düşünceli, vatan sevdalısı fertleri hapse atılmış, sürgünlere gönderilmiştir. Bir çok mesele ya çözümsüz bırakılmış veya Avrupa devletlerinin çıkarları doğrultusunda tavizler verilerek kapatılmıştır. Askeriye’nin yüzüne bakılmamış, donanma çürütülmüş, kazanılan Yunan Harbinde bile galibiyete rağmen taviz verilmiştir. Bolca makamlar ve maaşlar dağıtılmaktadır. Dönem böyle anlatılırken İkinci Meşrutiyet ilanı tam bir dönüm noktasıdır Filibeli için. Hürriyet ilan edilmiş ve bir millet, bir ümmet, bir gençlik uyanmıştır artık onun için. Meşrutiyeti ve İttihat ve Terakki Cemiyetini tam olarak benimser. Meşrutiyeti uygulayan, müşfik bir baba olarak görülen, gezileri ile halka dokunan, halifeliğin ağırlığını hissettiren Sultan Mehmet Reşat Filibelinin övgülerinde yer alır. Yönetim hükümete bırakılmış, meclis denetim vazifesini yapmakta ve padişah denge unsuru olarak yer almaktadır. Filibeli’nin istediği düzen budur. İcraatçı olmayan bir padişah birlikteliğin de önemli bir düğümü olabilmektedir.
Filibeli’nin her ne kadar ittihatçılarla ters düştüğü kaydedilmekte ise de incelediğimiz 1912 yılına kadarki yazılarında buna ait bir emare görülmemektedir. Çağdaşı Mehmet Akif gibi o da ittihatçıların içerisindedir. 1912’den ölüm tarihi 1914’e kadar olan dönemde hangi konularda fikir ayrılığı yaşadığı hem bir merak hem de araştırma konusudur. 1908’den 1912’ye kadar olan yazı hayatında devlet şekli üzerine fikirlerini göremeyiz. Meşruti yönetim onun için yeterlidir. Bunu geliştirecek ve defolarını ortadan kaldıracak fikirlerini göremiyoruz. Siyasi parti ve gruplar, seçimlerin şekilleri gibi konular Filibeli’nin tartışmadığı meselelerdir. Filibeli daha çok birliğin sağlanması, devletin düzeni, ekonmik bağımsızlık konularında fikirlerini açıklar.
Filibeli Milliyetçi Miydi?
Milliyetçiliğin en doruk zamanlarından birinde bu akımdan etkilenmemek mümkün mü? Bir İslamcı olarak incelediğimiz Filibeli aynı zamanda milliyetçi de olabilir mi? Bu nasıl mümkün olur. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu dönem aydınların büyük kısmı ıslahatçı kişiliklerdir. İnşacı değil, reformculardır. Asıl talepleri devleti kurtarmaktır. Filibeli de İslamcılığı ağır bassa dahi dönemin üç akımını da bünyesinde birleştirmiş, Osmanlı çatısını korumaya çalışarak gayri müslimleri de devletin çatısı altında tutmaya çalışmış, hem içeride hem dışarıdaki müslümanların birliği için fikir öne sürmüş, bu aşamalarda en son milliyetçilikle tanışan topluluk olarak Türklüğü de tahkim etmeye çalışmıştır. Fikirlerinin satır aralarına girdiğimizde gayrimüslimlerin çoktan Osmanlı’dan koptuğu, Türk olmayan müslüman grupların da bu bağının kopma noktasına geldiği, bu sebeple ırkçılığa varmadan bir Türk realitesini anlatmaya çalıştığını anlayabiliyoruz.
Kendisi sık sık Osmanlı topraklarına karşılık gelecek şekilde Türkiye ismini kullanmaktadır. Devletin adı Osmanlı olsa da vatan Türkiye’dir. Fetihler ve devletleşme adımları Türkler tarafından atılmıştır. Bu yüzden hakim millet Filibeli’ye göre Türklerdir. Asker denilince Türkler akla gelir. Osmanlı coğrafyasının her bölgesinde koruma ve kollama görevi Türklerindir. Gayri müslimler ve Arap, Arnavut gibi büyük müslüman gruplar dillerini korumaları hakkı olduğu gibi devletin yönetilebilmesi ve birliği için meclisinin ve memurun dilinin tek olması gerekmektedir. Bu tek dil de Türkçedir. Başka milletlerden memur olmasına en önemli şart Türkçe’dir. Bir Arap veya Arnavutun memur olabilmesi için Türkçe öğrenmelidir.
Filibeli’ye göre önce Türkler millet olduğunun şuuruna varacaklar, hakim millet olduklarını fark edeceklerdir. Bu şuura ulaştığında birlik ve beraberliği sağlayacak milletin de kendileri olduğunu, böylece müslümanları ve Osmanlı çatısı altındaki gayri müslimleri bir araya getirecek harcı oluşturacaklarını söylemektedir. “Biz birleşirsek cazibe-i ittihadımız Osmanlı Birliğini doğuracağı şüphesizdir. Bunu yapmak Türklerin borcudur.”
Ara bir özet geçecek olursak Filibeli İstibdat karşıtı, meşrutiyet taraftarıdır. İstibdat yıkılmış ve meşrutiyet kurulmuştur. Bu devrimden sonra iki mesele öne çıkar. Halkın ictimai ve siyasi birliği. Özelde Türklerin genelde Müslümanların birliği Osmanlı Devleti içerisinde sağlandıktan sonra Gayri müslimlerle de Devlet içerisinde siyasi birlik sağlanmalıdır. İkinci önemli konu ise iktisadi meselelerdir. Üretim yerine tüketim özendirilmekte, tüketim ise dışarıdan alınan mallarla sağlanmaktadır. Bu da içerideki zenginlikleri yurt dışına çıkmasına sebep olmaktadır. İletişim ve ulaşım artttıkça tüketim ve ithalat da artmaktadır. Devlet üretimi ve pazarı kontrol edememektedir.
İktisattaki bu durumlardan dolayı ülkenin gelişimi sağlanamamaktadır. Gelişimden kasıt tüketim toplumu haline gelerek sömürüye açık hale gelmek demek değildir. Bu yüzden üretim ve pazara önem verilmeli, kapitülasyonlar kaldırılmalıdır. Gelişim batıyı taklit ederek olmamalı, kültürü ve ahlaki değerleri koruyarak sağlanmalıdır. Genelde İSlamcılara göre bunu sağlamak mümkündür ve Japonya bunun en büyük örneğidir. Filibeli ve daha sonra göreceğimiz üzere Mehmet Akif ve daha sonraki İslamcılar Japonya örneğine önem vermişlerdir. Japonya örneği ise bugün görüldüğü üzere tam anlamıyla tetkik edilmemiş, eleştiriye tabi tutulmamıştır.
Ayrıca Filibeli müsbet ilimleri doğrusal bir hat üzerinden açıklamaya çalışır. Yunan medeniyetinin geliştirdiği ilimleri Roma, İran ve Hint medeniyeti devam ettirmiş, onlardan Müslümanlara geçmiş, şimdi de Batı eliyle devam etmektedir. Dolasıyla Müslümanlar aslında yabancı bir ilim dünyasına değil, daha önce kendilerinin olan ilimleri geri almaya taliptirler. Namık Kemal’de de gördüğümüz üzere iddia ilimlerin sahibinin Müslümanlar olduğu üzerinedir. Yine de Filibeli tek çözümü Batı ilimlerinde görmez, bu ilimlere batının kendi kültür ve yorumunu kattığını kabul eder.
“Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânını vermiyor.” sözü bir serlevha olarak üzerimizde duruyor. Türk entelektüelleri İslamcısı, Milliyetçisi, Batıcısı, Sağcısı ve Solcusuyla bu dertten muzdariptir. Filibeli de üretkenliği, özgün fikirlerine rağmen fikirlerinde derinleşemeden hayata veda etmiştir. Onun diğer dönemdaşlarından ayıran konusu olan Siyonizm ile devam edeceğiz.




