Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

ABD NATO’dan Çekilirse Değil, NATO’dan Uzaklaşırsa Ne Olur? -2-

A+ A-

Büyüyen Bir Siyasi Stres Testi

Washington ile NATO müttefikleri arasında son dönemde yaşanan gerilimler, siyasi anlaşmazlıkların ne kadar hızlı stratejik sonuçlara dönüşebileceğini gösteriyor. Donald Trump’ın NATO üyelerini savunma harcamalarını yeterince artırmamakla eleştirmesi ve Avrupa’nın kendi güvenliği için daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurgulaması, bu tartışmanın en görünür boyutunu oluşturuyor.

Bu söylem bir açıdan bakıldığında klasik bir pazarlık stratejisi olarak okunabilir. Bu yoruma göre amaç NATO’dan uzaklaşmak değil, Avrupa başkentlerini daha fazla harcamaya zorlamak, karar alma süreçlerini hızlandırmak ve Amerikan güvenlik şemsiyesine olan bağımlılığı azaltmaktır.

Ancak aynı söylemin daha derin bir stratejik etkisi de bulunmaktadır. NATO’nun gücü yalnızca sahip olduğu askeri kapasiteden değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin kriz anında kararlı ve hızlı şekilde harekete geçeceğine dair inançtan kaynaklanır. Eğer müttefikler Washington’ın bağlılığından şüphe etmeye başlarsa ve potansiyel rakipler bu şüpheyi test etmeye yönelirse, ittifak resmi olarak varlığını sürdürse bile fiilen zayıflayabilir.

Bu nedenle asıl mesele yalnızca ABD’nin NATO’dan ayrılıp ayrılmayacağı değildir. Daha acil ve daha kritik soru şudur: Amerika Birleşik Devletleri ittifak içinde kalırken, NATO’nun gerçek ağırlığını belirleyen siyasi güveni aşındırabilir mi?

Böyle bir senaryoda NATO kağıt üzerinde varlığını sürdürmeye devam eder. Kurumları, toplantıları ve antlaşma yükümlülükleri yerinde kalır. Ancak müttefikler ve rakipler, Amerikan gücünün gerektiğinde hızlı ve güvenilir biçimde kullanılacağına artık eskisi kadar inanmazsa, ittifakın caydırıcılık değeri zaman içinde aşınabilir.

İşte bugün NATO’nun karşı karşıya olduğu gerçek stres testi tam olarak budur.

Caydırıcılık Ne Olur?

Amerika Birleşik Devletleri’nin NATO’dan ayrılması durumunda ittifak otomatik olarak ortadan kalkmaz. NATO’nun kurumları, konseyleri, askeri komiteleri ve antlaşma çerçevesi varlığını sürdürmeye devam eder. Ancak ittifakın niteliği köklü biçimde değişir. Bu noktada soru artık NATO’nun kâğıt üzerinde var olup olmadığı değil, pratikte büyük bir tehdidi caydırıp caydıramayacağıdır.

NATO’nun caydırıcılık kapasitesinin inandırıcılığı büyük ölçüde Amerikan askeri gücüne dayanır. Amerika Birleşik Devletleri ittifak içinde sıradan bir üye değildir. En yüksek savunma harcamasına sahip aktördür, en gelişmiş askeri kapasiteyi barındırır ve ittifakın siyasi ağırlık merkezini oluşturur. Bu rol, NATO’ya hem operasyonel kapasite hem de stratejik güvenilirlik kazandırır.

ABD’nin yokluğunda Avrupa NATO üyeleri zor bir gerçeklikle karşı karşıya kalacaktır. Sadece Amerikan askerlerinin yerini doldurmaları değil, aynı zamanda bu askeri varlığın arkasındaki daha geniş güvenlik ekosistemini de ikame etmeleri gerekecektir: istihbarat, gözetleme ve keşif kapasitesi, stratejik hava taşımacılığı, füze savunma sistemleri, komuta-kontrol yapıları, lojistik ağlar, siber yetenekler ve uzun menzilli güç projeksiyonu bunların başında gelir.

Bu dönüşüm uzun vadede teorik olarak mümkün olsa da kısa ve orta vadede son derece zordur. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını artırmıştır. Ancak bütçelerdeki artış, kısa vadede doğrudan kullanılabilir askeri güce dönüşmez. Savunma sanayinin üretim kapasitesini artırması zaman alır. Orduların personel temin etmesi, eğitmesi ve entegre etmesi yıllar gerektirir. Hükümetlerin ortak tedarik ve strateji geliştirmesi ise ayrı bir koordinasyon sorunudur.

Sorun Avrupa’nın güçsüz olması değil, bu gücün zamanında organize edilip edilemeyeceğidir. İşte bu zaman farkı, yani kapasite ile kullanılabilir güç arasındaki gecikme, Avrupa güvenliğinin en kırılgan noktalarından birini oluşturur. Daha zayıf bir NATO, doğrudan geniş çaplı bir askeri saldırıyı davet etmeyebilir. Ancak özellikle Rusya gibi aktörleri Avrupa’nın birlik ve hazırlık düzeyini daha dolaylı yöntemlerle test etmeye teşvik edebilir: siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları, sınır baskısı, sabotaj, enerji üzerinden baskı kurma veya sınırlı askeri provokasyonlar bu çerçevede düşünülebilir.

Başka bir ifadeyle, Amerikan çekilmesinin ilk sonucu doğrudan bir savaş olmayabilir. Daha muhtemel olan, bir “yoklama” sürecidir. Rakip aktörler Avrupa’nın hangi konularda dayanıklı, hangi alanlarda kırılgan olduğunu ve ABD olmadan NATO’nun ne kadar hızlı ve kolektif tepki verebildiğini test etmeye çalışacaktır.

Bu nedenle caydırıcılık yalnızca tank, füze ya da asker sayısıyla ilgili değildir. Aynı zamanda bir algı meselesidir. Eğer Moskova Avrupa’nın bölünmüş, yavaş ya da kararsız olduğuna inanırsa, yanlış hesaplama riski artar. Güvenlik siyasetinde ise yanlış hesaplama, çoğu zaman açık bir düşmanlıktan daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Nükleer Denge Nasıl Değişir?

ABD’nin NATO’dan olası bir çekilmesinin en önemli fakat görece daha az tartışılan sonuçlarından biri nükleer caydırıcılık alanında ortaya çıkacaktır.

Bugün NATO’nun nükleer caydırıcılığı büyük ölçüde Amerikan nükleer şemsiyesine dayanır. Bu durum yalnızca askeri bir kapasite meselesi değildir. Aynı zamanda siyasi bir güvencedir. Avrupa’daki müttefikler onlarca yıldır, NATO’ya yönelik büyük bir saldırının nihai olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm stratejik gücünü devreye sokabileceği varsayımına güvenmektedir.

Bu garantinin ortadan kalkması durumunda Avrupa’daki nükleer denge köklü biçimde değişir. İttifak büyük ölçüde Fransa ve Birleşik Krallık’ın nükleer kuvvetlerine dayanmak zorunda kalır. Her iki ülke de güvenilir nükleer kapasitelere sahiptir. Ancak bu kapasite öncelikle ulusal caydırıcılık amacıyla yapılandırılmıştır; Amerikan nükleer şemsiyesinin tam bir ikamesi değildir. Bu noktada kritik soru şudur: Paris ya da Londra, Berlin için nükleer risk alır mı?

Bu ayrım kritik önemdedir. Fransa ve Birleşik Krallık kendi varlıklarına yönelik doğrudan tehditleri caydırabilir. Ancak bu caydırıcılığın NATO çerçevesinde tüm Avrupa’yı aynı ölçüde kapsayıp kapsamayacağı belirsizdir. Washington’ın taahhüdü bugüne kadar kolektif ve kapsayıcı bir güvence olarak algılanmıştır. Paris ve Londra’nın benzer bir siyasi garanti verip veremeyeceği ise hem stratejik hem de politik açıdan son derece hassas bir sorudur.

Bu belirsizlik Avrupa’yı zor tercihlerle karşı karşıya bırakabilir. Bazı ülkeler Fransa ve Birleşik Krallık merkezli daha geniş bir “Avrupa nükleer düzenlemesi” çağrısında bulunabilir. Diğerleri ise tırmanma riskinden, iç kamuoyunun tepkisinden veya böyle bir yapının maliyetinden çekinerek bu tür adımlara mesafeli yaklaşabilir.

Sonuç olarak Avrupa’daki nükleer caydırıcılık tamamen ortadan kalkmaz. Ancak kapsamı, güvenilirliği ve siyasi anlamı önemli ölçüde değişir. Kıtada nükleer silahlar varlığını sürdürür, fakat ABD’nin sağladığı o benzersiz caydırıcılık ağırlığı kaybolur.

Bu geçiş süreci özellikle hızlı gerçekleşirse istikrarsızlaştırıcı olabilir. Rakip aktörler bu uyum dönemini bir zayıflık anı olarak yorumlayabilir. Avrupa hükümetleri ise bir yandan daha fazla askeri özerklik inşa etmeye çalışırken, diğer yandan panik, parçalanma veya yanlış sinyaller üretme riskini yönetmek zorunda kalır.

Bu yönüyle nükleer mesele, ABD’nin NATO’dan uzaklaşmasının neden yalnızca kurumsal bir kriz olmadığını açık biçimde ortaya koyar. Böyle bir senaryo, Avrupa’yı güvenlik düzeninin en temel varsayımlarını yeniden düşünmeye zorlar.

ABD Neden Uzaklaşmak İsteyebilir? Çin Faktörü

ABD’nin NATO’ya olan bağlılığının geleceğini tartışırken daha geniş bir stratejik bağlamı göz önünde bulundurmak gerekir. Washington’da son yıllarda giderek güçlenen bir yaklaşım, Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun vadeli önceliğinin Avrupa değil, Asya-Pasifik bölgesi ve özellikle Çin ile rekabet olduğu yönündedir.

Bu perspektiften bakıldığında mesele NATO’dan “vazgeçmek” değil, sınırlı stratejik kaynakları yeniden önceliklendirmektir. ABD askeri planlamasında dikkat giderek Hint-Pasifik’e kaymakta; donanma kapasitesi, ileri konuşlanma stratejileri ve teknolojik yatırımlar Çin’in yükselişine karşı konumlandırılmaktadır. Bu durum, Avrupa’nın Amerikan güvenlik politikasındaki göreli ağırlığının azalmasına yol açabilir.

Bu yaklaşımın arkasındaki temel varsayım şudur: Avrupa, ekonomik olarak güçlü, kurumsal olarak yerleşik ve uzun vadede kendi güvenliğinin daha büyük bir kısmını üstlenebilecek bir bölgedir. Buna karşılık Çin, hem askeri kapasitesi hem de teknolojik ve ekonomik etkisiyle ABD açısından daha sistemik bir meydan okuma olarak görülmektedir.

Ancak bu stratejik yeniden yönelimin riskleri de vardır. ABD’nin Avrupa’daki angajmanını azaltması, kısa vadede transatlantik ilişkilerde belirsizlik yaratabilir ve NATO’nun caydırıcılığını zayıflatabilir. Bu durum, Washington’ın aslında kaçınmak istediği türden yeni güvenlik krizlerini tetikleyebilir ve ABD’yi dolaylı biçimde yeniden Avrupa’ya çekebilir.

Dolayısıyla Çin faktörü, NATO tartışmasını yalnızca bir ittifak meselesi olmaktan çıkarır ve daha geniş bir küresel strateji sorusuna dönüştürür: Amerika Birleşik Devletleri aynı anda hem Avrupa’da hem de Asya’da güçlü bir güvenlik sağlayıcı olmaya devam edebilir mi, yoksa bu iki öncelik arasında daha net bir tercih yapmak zorunda mı kalacaktır?

Amerika Birleşik Devletleri İçin Maliyetler

ABD’nin NATO’dan çekilmesi ya da ittifaktan belirgin biçimde uzaklaşması yalnızca Avrupa açısından değil, Washington açısından da ciddi maliyetler doğuracaktır.

NATO Amerikan siyasetinde çoğu zaman bir yük olarak tarif edilir. Oysa NATO aynı zamanda Amerikan gücünün en önemli araçlarından biridir. ABD, NATO sayesinde yalnızca Avrupa’nın savunmasına katkı sunmaz; aynı zamanda daha geniş stratejik coğrafyada erişim, nüfuz ve operasyonel derinlik elde eder. Dolayısıyla NATO çoğu zaman bir yük olarak görülse de aslında bir güç çarpanıdır.

Amerika Birleşik Devletleri, NATO üyesi ülkelerde çok sayıda askeri üs ve tesisten yararlanmaktadır. Bu tesisler Avrupa güvenliği açısından önemlidir; fakat aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu, Afrika ve Avrasya’daki operasyonel kapasitesini de destekler. Washington bu tesislere ayrıcalıklı erişimini kaybederse ya da ev sahibi ülkeler bu erişimi siyasi olarak kısıtlamaya başlarsa, Amerikan gücünün küresel ölçekte projeksiyonu daha karmaşık ve daha maliyetli hale gelebilir.

Bunun ekonomik sonuçları da olacaktır. NATO müttefikleri savaş uçaklarından füze sistemlerine, hava savunma platformlarından komuta-kontrol teknolojilerine kadar çok geniş bir yelpazede Amerikan savunma sanayii ürünleri satın almaktadır. Washington ile yaşanacak büyük bir siyasi kırılma, Avrupa hükümetlerini kendi savunma sanayii projelerini hızlandırmaya ya da alternatif tedarikçilere yönelmeye teşvik edebilir.

Bu eğilim aslında şimdiden başlamış durumdadır. Almanya ve Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri, daha güçlü ve daha bağımsız bir Avrupa savunma sanayii ihtiyacını daha sık dile getirmektedir. ABD’nin NATO’dan uzaklaşması, bu tartışmaya yeni bir aciliyet kazandırabilir ve uzun vadede Amerika’nın Avrupa savunma planlaması ve tedarik süreçleri üzerindeki etkisini azaltabilir.

Başka bir ifadeyle, NATO’dan uzaklaşmak Washington’ın yükümlülüklerini azaltabilir; fakat aynı zamanda Amerikan kaldıraç gücünü de zayıflatabilir. ABD kısa vadede Avrupa güvenliği için daha az kaynak harcadığını düşünebilir. Ancak uzun vadede askeri erişim, siyasi nüfuz, savunma pazarı avantajları ve stratejik derinlik kaybedebilir.

Bu nedenle NATO, ABD açısından yalnızca bir maliyet kalemi olarak görülmemelidir. Aynı zamanda Amerikan gücünün organize edildiği, meşrulaştırıldığı ve küresel ölçekte yansıtıldığı bir platformdur. Daha zayıf bir NATO, yalnızca daha kırılgan bir Avrupa değil, aynı zamanda daha az etkili bir Amerika Birleşik Devletleri anlamına da gelebilir.

NATO Ayakta Kalır mı?

Evet, fakat bugünkünden çok farklı bir NATO’dan söz ediyor oluruz.

ABD’siz bir NATO’nun kurumsal olarak varlığını sürdürmesi muhtemeldir. Antlaşma metni, bürokratik yapı, konseyler, askeri komiteler ve yıllar içinde oluşmuş siyasi alışkanlıklar bir gecede ortadan kalkmaz. Avrupa üyeleri de ittifak çerçevesini korumakta güçlü bir çıkar görür. Çünkü tamamen yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi inşa etmek, mevcut NATO yapısını dönüştürmekten çok daha zor olacaktır.

Ancak ayakta kalmak ile güçlü kalmak aynı şey değildir. ABD’nin yokluğunda NATO büyük ihtimalle daha Avrupa merkezli bir ittifaka dönüşür. Hatta zaman içinde Kuzey Avrupa, Doğu Avrupa ve Baltık bölgesi gibi alanlarda bölgesel savunma düzenlemeleriyle desteklenen daha gevşek ve parçalı bir yapıya evrilebilir.

Avrupa uzun vadede Amerikan kapasitesinin bir kısmını telafi edebilir. Fakat bu yıllar, belki de on yıllar alacak bir süreçtir. Asıl sorun da bu geçiş döneminde ortaya çıkar. Avrupa’nın aynı anda askeri kapasite inşa etmesi, savunma üretimini artırması, komuta yapılarını uyumlu hale getirmesi ve siyasi liderlik konusunda anlaşması gerekecektir.

Bu sürecin pürüzsüz ilerlemesi beklenmemelidir. Avrupa ülkelerinin tehdit algıları, bütçe imkânları ve iç siyasi baskıları birbirinden farklıdır. Doğu Avrupa ülkeleri Rusya’ya karşı daha hızlı ve daha sert bir caydırıcılık isteyecektir. Buna karşılık bazı Batı Avrupa hükümetleri tırmanma riski, maliyet ve iç kamuoyu baskısı nedeniyle daha temkinli davranabilir.

Dolayısıyla NATO muhtemelen bir kurum olarak ayakta kalır. Fakat daha az Amerikan liderliğine dayanan, daha fazla Avrupa kapasitesine bağımlı ve en azından bir süre için daha belirsiz bir ittifaka dönüşür. Asıl tehlike de bu belirsizliktir. Çünkü rakip aktörler, ittifakı tam da kendisini yeniden tanımlamaya çalıştığı bir dönemde test etmeye kalkabilir.

Bununla birlikte bazı yorumcular, Amerikan rolünün azalmasının uzun vadede Avrupa’yı daha fazla sorumluluk almaya zorlayarak daha dengeli bir güvenlik mimarisi yaratabileceğini savunmaktadır.

Ancak kısa vadede belirsizlik kaçınılmazdır. Ve bu belirsizlik, rakip aktörler için bir fırsat olabilir.

Sonuç: Asıl Mesele

Mevcut veriler ve tartışmalar birkaç temel sonuca işaret ediyor.

Evet, Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 13. maddesi uyarınca, bir yıllık bildirim süresiyle NATO’dan hukuken çekilebilir. Ancak mevcut Amerikan iç hukuku çerçevesinde bir başkanın bunu Kongre onayı olmadan yapması öngörülmemektedir. Bu sınırlamanın ciddi bir anayasal ihtilaf durumunda geçerliliğini koruyup korumayacağı ise hâlâ belirsizdir.

Fakat daha önemli nokta şudur: Bir başkanın NATO’yu zayıflatmak için mutlaka resmi olarak ittifaktan ayrılması gerekmez. Amerikan bağlılığının askeri, diplomatik veya siyasi düzeyde kademeli olarak azaltılması da benzer stratejik sonuçlar doğurabilir.

Bu sonuçlar küçümsenecek türden değildir. NATO’nun caydırıcılığı zayıflayabilir. Avrupa daha yüksek güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalabilir. Avrupa hükümetleri daha hızlı yeniden silahlanma baskısı altında kalabilir. Nükleer caydırıcılık tartışmaları daha acil ve daha hassas hale gelebilir. Ve nihayetinde Amerika Birleşik Devletleri de stratejik nüfuz, askeri erişim ve siyasi kaldıraç gücünün bir kısmını kaybedebilir.

Bu nedenle NATO tartışması yalnızca bir ittifakın geleceğine ilişkin teknik bir mesele değildir. Aynı zamanda 1945 sonrasında inşa edilen uluslararası düzenin nasıl şekilleneceğine dair daha geniş bir sorunun parçasıdır.

Sonuç olarak mesele açıktır: Amerika Birleşik Devletleri’nin NATO’dan ister resmen ister fiilen uzaklaşması, yalnızca Avrupa’nın güvenliğini değiştirmez. Aynı zamanda Amerika’nın dünyadaki rolünü de yeniden tanımlar.