Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

ABD NATO’dan Çekilirse Değil, NATO’dan Uzaklaşırsa Ne Olur?-1-

A+ A-

Orta Doğu’da son birkaç yıldır genişleyen çatışmalar, ABD-İsrail koalisyonunun İran’a yönelik saldırıları ve buna karşılık İran’ın geliştirdiği stratejik hamlelerle artan gerilim, Rusya’nın Ukrayna’daki devam eden savaşı ve küresel ölçekte büyüyen jeopolitik kırılganlık nedeniyle uluslararası gündem büyük ölçüde kısa vadeli krizlere odaklanmış durumda. ABD’nin İran konusunda hızlı sonuç almak amacıyla müttefiklerinden destek talep etmesine rağmen bu desteğin sınırlı kalması da transatlantik ilişkilerin geleceğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşımıştır.

Bu gelişmelerin gölgesinde, politika çevrelerinde giderek daha fazla sorulan daha sessiz fakat potansiyel olarak çok daha önemli bir soru bulunmaktadır: Amerika Birleşik Devletleri NATO’dan ayrılırsa ya da NATO’yu içeriden zayıflatırsa ne olur?

Özellikle Avrupa açısından bu soru akademik bir tartışma değildir. Bu, doğrudan Avrupa güvenlik mimarisinin geleceğini ilgilendiren stratejik bir meseledir. Çünkü NATO’nun kurumsal varlığı ile fiili caydırıcılığı aynı şey değildir ve bu iki unsur arasındaki fark, ittifakların nasıl işlediğini anlamak açısından kritik öneme sahiptir.

Kısa cevap şudur: İlkesel olarak ABD’nin NATO’dan ayrılması mümkündür. Ancak böyle bir adım yalnızca bir dış politika tercihi olmayacaktır. Aynı zamanda ABD içinde ciddi bir hukuki ve kurumsal tartışmayı tetikleyebilir ve transatlantik güvenlik düzeninin temel varsayımlarını yeniden tartışmaya açabilir.

Son siyasi açıklamalar bu tartışmayı teorik olmaktan çıkarmıştır. Reuters’ın 1 Nisan 2026 tarihli bir röportajına göre Başkan Donald Trump, ABD’nin NATO’dan çekilmesini “kesinlikle değerlendirdiğini” ifade etmiştir. Bu açıklama Washington’ın ittifaka uzun vadeli bağlılığı konusunda zaten var olan soru işaretlerini yeniden gündeme getirmiştir.

Aslında bu tartışma yeni değildir. Trump’ın ilk başkanlık döneminden itibaren NATO içindeki yük paylaşımı meselesi Amerikan dış politika tartışmalarının önemli başlıklarından biri olmuştur. Trump’ın yaklaşımı, Avrupa’nın Amerikan güvenlik kapasitesine aşırı bağımlı olduğu ve savunma harcamalarında yeterli sorumluluk almadığı yönündeki eleştiriler etrafında şekillenmiştir.

Bu tartışmanın merkezinde çoğu zaman açık şekilde ifade edilmeyen temel bir gerçek bulunmaktadır: NATO’nun kurumsal gücü büyük ölçüde Amerikan askeri kapasitesine ve siyasi bağlılığına dayanmaktadır.

Bu durumun en görünür boyutlarından biri ABD’nin sağladığı genişletilmiş nükleer caydırıcılıktır. ABD’nin nükleer kapasitesi İngiltere ve Fransa’nın toplam kapasitesinden önemli ölçüde büyüktür. Bu nedenle Amerikan nükleer şemsiyesi, Avrupa güvenlik mimarisinin temel unsurlarından biri olarak görülmektedir.

Ancak Amerikan katkısı yalnızca nükleer caydırıcılıkla sınırlı değildir. ABD aynı zamanda Avrupa genelinde geniş bir askeri altyapı ağına sahiptir. Almanya başta olmak üzere İtalya, Birleşik Krallık, İspanya ve Türkiye’de bulunan Amerikan askeri tesisleri yalnızca Avrupa savunması açısından değil, ABD’nin küresel operasyonel erişimi açısından da kritik rol oynamaktadır. Türkiye’deki İncirlik Üssü gibi tesisler uzun süredir NATO’nun bölgesel operasyon kapasitesinin önemli unsurlarından biri olmuştur.

Bu durum NATO’nun yalnızca bir kolektif savunma anlaşması olmadığını, aynı zamanda ABD’nin küresel güç projeksiyonunun kurumsal araçlarından biri olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle NATO, Avrupa güvenliğini sağladığı kadar ABD’nin küresel stratejik erişimini de mümkün kılan bir yapıdır.

Bu nedenle ABD’nin ittifaka olan bağlılığında yaşanabilecek bir aşınma ihtimali bile Avrupa’da ciddi stratejik tartışmalara yol açmaktadır. Çünkü ittifaklar yalnızca hukuki yükümlülüklerle değil, aynı zamanda güvenilirlik algısıyla ayakta kalır. Bu noktada tartışmanın merkezine yerleşen temel soru şudur: ABD’nin NATO’dan resmi olarak ayrılması mı daha kritik bir kırılma olur, yoksa ABD’nin ittifak içindeki rolünü zaman içinde azaltması mı?

Bu Hukuken Mümkün Mü?

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında cevap oldukça nettir. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 13. maddesi, herhangi bir üye devletin ABD’ye resmi bildirimde bulunmasından bir yıl sonra ittifaktan ayrılabileceğini düzenlemektedir. Dolayısıyla antlaşma metni açısından NATO’dan çıkış için açık bir hukuki mekanizma bulunmaktadır.

Ancak ABD iç hukuku açısından mesele çok daha karmaşıktır. ABD’nin NATO’daki geleceğine ilişkin siyasi tartışmaların artması üzerine Kongre, 2024 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na (NDAA) başkanın tek taraflı çekilmesini zorlaştırmayı amaçlayan bir hüküm eklemiştir. Bu düzenlemeye göre bir başkan, Senato’nun üçte iki çoğunluğunun onayı veya Kongre’nin açık yetkilendirmesi olmadan NATO’dan çekilemez. Ayrıca izinsiz bir çekilmenin uygulanması için federal kaynakların kullanılması da yasaklanmıştır.

ABD siyasi sistemi dikkate alındığında Senato’da üçte iki çoğunluğun tek bir siyasi parti tarafından sağlanmasının oldukça zor olduğu bilinmektedir. Bu nedenle bu tür bir eşik, NATO’dan çekilme gibi stratejik bir kararın ancak geniş bir siyasal mutabakatla mümkün olabileceğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle bu düzenleme, böyle bir kararın partiler üstü bir devlet politikası niteliği taşıması gerektiği varsayımına dayanmaktadır.

Dolayısıyla Kongrenin bu kararı oldukça dikkat çekici bir adımdır. Çünkü Kongre ilk kez bir başkanın büyük bir güvenlik ittifakından yasama onayı olmadan çekilmesini açık biçimde sınırlamaya çalışmıştır. Bu durum, ABD’de NATO’dan ani bir çıkışın yaratabileceği stratejik sonuçlara ilişkin iki partide de bulunan kurumsal kaygıyı göstermektedir. Ancak kanaatimce asıl mesele hâlâ anayasal belirsizliktir.

ABD Anayasası antlaşmaların nasıl yapıldığını açık şekilde düzenlemektedir: Başkan müzakere eder, Senato onaylar. Ancak antlaşmaların nasıl sona erdirileceğine ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu boşluk uzun süredir devam eden bir anayasal tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bazı hukukçular antlaşmadan çekilmenin başkanın dış politika yetkileri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunurken, diğerleri Kongre’nin onay sürecindeki rolü nedeniyle çekilmede de söz sahibi olması gerektiğini ileri sürmektedir.

Bir hukukçu olarak ben de ikinci görüşün daha güçlü anayasal temellere sahip olduğu kanaatindeyim. Çünkü anayasal sistemin mantığı açısından bakıldığında başkanın rolü, uluslararası anlaşmaları tek başına belirleyen bir aktör olmaktan ziyade, bu anlaşmaları müzakere eden yürütme temsilcisi olarak değerlendirilmelidir. Anlaşmaya bağlayıcı hukuki güç kazandıran asıl irade ise Senato’nun verdiği onaydır.

Bu nedenle anayasal simetri ilkesi açısından bakıldığında şu soru önem kazanmaktadır:

Eğer bir anlaşmayı bağlayıcı hale getiren yetki yasama organına aitse, o anlaşmadan çekilme yetkisinin tamamen yürütmeye ait olması ne kadar anayasal olarak tutarlıdır?

Kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından değerlendirildiğinde, uluslararası bir yükümlülüğün üstlenilmesinde yasama organının rolü varsa, bu yükümlülüğün sona erdirilmesinde de benzer bir kurumsal denge aranması gerektiği savunulabilir. Aksi durumda başkanın tek taraflı çekilme yetkisi, yasamanın antlaşma onay sürecindeki rolünü fiilen etkisiz hale getirebilir.

Bu nedenle NATO gibi yalnızca diplomatik değil aynı zamanda askeri, stratejik ve mali yükümlülükler doğuran bir ittifaktan çekilme kararının, anayasal denge ilkesi gereği yasama denetimine tabi olması gerektiği yönündeki görüş bana göre daha tutarlı görünmektedir.

Fakat burada bir noktayı özellikle hatırlamak gerekir: ABD anayasal pratiğinde her iki yorumu da destekleyen örnekler bulunmaktadır. Yani tarihsel uygulama, ne yalnızca Kongre’nin rolünü kesin biçimde teyit etmekte ne de başkana tartışmasız ve sınırsız bir çekilme yetkisi tanımaktadır. Bu nedenle mesele, yerleşik ve tartışmasız bir anayasal içtihattan ziyade, kısmen teamüle ve kısmen de kuvvetler ayrılığı yorumuna dayanan gri bir alanda durmaktadır.

Bu çerçevede en çok anılan örneklerden biri, George W. Bush yönetiminin 1972 tarihli Anti-Balistik Füze (ABM) Antlaşması’ndan çekilmesidir. Başkan Bush, 13 Aralık 2001’de Rusya’ya antlaşmadan çekilme niyetini resmen bildirmiş, antlaşmanın öngördüğü süre sonunda ABD 2002’de antlaşmadan ayrılmıştır. Bu süreçte Kongre’den ayrıca bir onay alınmamıştır. Yani ABM örneği, başkanın en azından fiilen ve siyasi olarak büyük bir engelle karşılaşmadan bir antlaşmadan çekilebildiğini göstermektedir. Bununla birlikte bu uygulama, Yüksek Mahkeme tarafından anayasal bakımdan kesin biçimde onaylanmış bir model haline gelmemiştir; başka bir deyişle, bu örnek bir siyasi pratik yaratmış olsa da bağlayıcı bir anayasal içtihat üretmemiştir.

Yüksek Mahkeme’nin bu meseleye en çok yaklaştığı dava ise 1979 tarihli Goldwater v. Carter olmuştur. Dava, Başkan Jimmy Carter’ın Tayvan’la yapılan Karşılıklı Savunma Antlaşması’nı Senato onayı olmadan sona erdirmesi üzerine açılmıştı. Senatör Barry Goldwater ve bazı Kongre üyeleri, bir antlaşmanın Senato’nun onayıyla yürürlüğe girdiği bir sistemde, aynı şekilde Senato’nun onayı olmadan sona erdirilemeyeceğini savunuyordu. Başka bir ifadeyle dava, doğrudan “başkan tek başına bir antlaşmayı sona erdirebilir mi?” sorusunu Mahkeme’nin önüne taşıyordu.
Bu yüzden Goldwater v. Carter kararını, “Yüksek Mahkeme başkanın tek taraflı çekilme yetkisini kabul etti” şeklinde okumak doğru değildir. Daha isabetli yorum şudur: Mahkeme, anlaşmayı askıya alma (treaty termination) meselesinin esasına girmediği için anayasal soruyu açık bırakmıştır. Bu da bugün NATO gibi bir ittifaktan çekilme tartışmasında hem yürütmenin hem Kongre’nin kendi lehine tarihsel ve hukuki argümanlar ileri sürebilmesine imkân vermektedir.

Bu nedenle NATO’dan çekilme girişimi gerçekleşirse bunun yalnızca bir dış politika tartışması değil, aynı zamanda ciddi bir anayasal yetki mücadelesine dönüşmesi muhtemeldir. Nihai olarak mahkemeler, Kongre’nin başkanın çekilme yetkisini sınırlayıp sınırlayamayacağı sorusuyla karşı karşıya kalabilir.

Pratik sonuç ise açıktır: ABD uluslararası hukuk açısından NATO’dan çekilebilir. Ancak mevcut iç hukuk çerçevesinde böyle bir adım, fiilen gerçekleşmeden önce ciddi bir siyasi ve anayasal kriz yaratma potansiyeline sahiptir.

Üstelik hukuki süreç sonuçlanmadan bile bu tartışmanın kendisi NATO’nun siyasi güvenilirliğini zedeleyebilir.

Bir Başkan NATO’dan Ayrılmadan İttifakı Zayıflatabilir Mi?

Aslında belki de daha önemli soru budur ve bu nedenle buna verilecek cevap da hayati olacaktır.

Bir ABD başkanı NATO’dan resmen ayrılmadan da yürütme yetkileri kapsamında alınacak kararlarla ittifakı önemli ölçüde zayıflatabilir. Avrupa’daki asker sayısını azaltmak, ortak askeri planlamayı küçültmek, istihbarat iş birliğini sınırlamak, silah transferlerini yavaşlatmak, diplomatik angajmanı düşürmek veya kriz anında ABD’nin 5. Madde yükümlülüklerini yerine getirip getirmeyeceği konusunda belirsizlik yaratmak bile buna örnek olabilir.

Bu önemlidir çünkü NATO yalnızca bir anlaşma metni değildir. Aynı zamanda bir askeri komuta yapısı, bir lojistik ağ, bir istihbarat ortaklığı ve her şeyden önemlisi bir güvenilirlik mekanizmasıdır. İttifaklar yalnızca hukuki yükümlülüklerle değil, güven ve öngörülebilirlikle ayakta kalır.

Müttefikler Amerikan bağlılığından şüphe etmeye başlarsa, resmi bir çekilme olmasa bile NATO zayıflamaya başlayabilir. Bu endişe teorik değildir. Avrupalı yetkililer, NATO’ya şüpheyle yaklaşan bir ABD yönetiminin farklı bir strateji izleyebileceğinden kaygı duyuyor: İttifak içinde kalıp ona ayrılan siyasi dikkat ve askeri kaynakları azaltmak. Böyle bir durumda NATO kağıt üzerinde varlığını sürdürürken operasyonel etkinliği zamanla aşınabilir.

Bazı Avrupalı politika yapıcılar bu sürecin söylemlerle bile başlayabileceğini düşünüyor. Yakın tarihli haberlerde bir Alman yetkilinin şu sözleri dikkat çekiyordu: “NATO hâlâ var olabilir ama Amerikan bağlılığı güvenilir değilse artık aynı ittifaktan söz edemeyiz.” Bu tür değerlendirmeler kesin gerçeklerden ziyade siyasi kaygıları yansıtıyor olsa da Avrupa güvenlik çevrelerindeki endişenin boyutunu gösteriyor.

Güvenlik uzmanları NATO’nun gücünün yalnızca resmi yükümlülüklerden değil, aynı zamanda algılanan güvenilirlikten kaynaklandığını sık sık vurgular. Caydırıcılık ancak potansiyel rakipler ittifakın gerçekten harekete geçeceğine inanırsa işe yarar. Bu nedenle küçük tereddüt sinyalleri bile büyük stratejik sonuçlar doğurabilir.

Analistler, 5. Maddeye olan güvenin zayıflamasının Rusya gibi rakip aktörleri NATO’nun siyasi dayanıklılığını test etmeye teşvik edebileceğini belirtiyor. Bu tür testler doğrudan savaş yerine siber saldırılar, hibrit operasyonlar veya siyasi baskılar şeklinde ortaya çıkabilir.

Son analizler aynı zamanda yapısal bir gerçeğe işaret ediyor: Kongre resmi çekilmeyi zorlaştırabilir, ancak bir başkanı ittifakı aktif şekilde yönetmeye zorlaması çok daha zordur. NATO’nun etkinliği büyük ölçüde asker konuşlandırmaları, planlama öncelikleri, istihbarat paylaşımı ve diplomatik angajman gibi yürütmenin kontrolündeki günlük kararlara bağlıdır.

Bu durum önemli bir ayrımı ortaya koyar: Resmi üyelik ile fiili liderlik aynı şey değildir.

ABD teknik olarak NATO içinde kalırken ittifakı güçlü kılan katkılarını azaltabilir. Böyle bir durumda NATO kurumsal olarak varlığını sürdürürken pratik caydırıcılık gücünün bir kısmını kaybedebilir. Bu açıdan bakıldığında NATO için asıl risk dramatik bir çekilme açıklaması değil, ittifakı isim olarak ayakta tutarken fiilen zayıflatan kademeli bir bağlılık erozyonu olabilir. Stratejik açıdan bakıldığında bu sonuç, resmi bir çekilme kadar önemli sonuçlar doğurabilir.


Bu yazının ikinci bölümünde, ABD’nin NATO’dan olası uzaklaşmasının Avrupa’nın caydırıcılığı, nükleer denge, savunma harcamaları ve Amerikan küresel etkisi üzerindeki sonuçlarını ele alacağım.

Mehmet N. Isik

Washington DC, ABD

4 Nisan 2026