Picture of Mehmet Aycı
Mehmet Aycı

Abdallar Gelmiş

A+ A-

Sanatkâr insanlardı. Düğünlerde davul ve zurna çalarlardı. Zurna sesi nedense o yaşta içimde bir sızı bırakırdı. Davulda sesi ise, bir suyun kaynayarak köpürmesi gibi bir etki bırakırdı. Çok iyi çalarlardı. Hele Kara Bayram adlı abdalın zurnasını dinlemeye doyum olmazdı. Seğmenin önünden giderler, kız evinde de erkek evinde de sanatlarını icra ederlerdi. Düğün yemeğinden herkesle birlikte yemezler, onlara ayrıca yemek çıkarılırdı.

Düğünde delikanlılar güreşirken, güreş müziği olarak “Benden selam olsun Bolu Beyi’ne” türküsünü çalarlardı.

Yaz olsun kış olsun her düğünde aynı abdallar çalardı. Kışın onları Kozan’dan getirirlerdi. Yazın ise onlar gelirdi. Kale’de, Çatmaca Kuyususun yakına çadır kurarlardı. Üç veya dört çadırdan oluşan bir Abdal obasıydı bu. Kara Bayram obanın beyiydi. Çadırlarını bizin kıl çadırlar gibi üç direk üzerine kurmazlar, dört direk üzerine kıl çulu gererlerdi. Çadırlarında uzaktan görüldüğü kadarıyla çok bir şey olmazdı. Yatak, birkaç kap kacak. Sanırım çok fazla giysi de olmazdı. Kadınları ve çocukları hep aynı kıyafeti giyerlerdi. Küçük çocuklar dal taşak dolaşırlardı, altlarında bir şey olmazdı.

Ve hepsi esmerdi. O kadar esmerlerdi ve kirlilerdi ki dünya kuruldu kurulalı yıkanmamışlar izlenimi uyandırırlardı. Sadece tenleri değil, kullandıkları eşyalar da kirliymiş gibi bir havaları vardı. Kadınlarının kırmızısı kirli kırmızıydı. Çocuklarının mavisi kirli maviydi. Renkli giysileri vardı ancak bu renkler nedense bana hep kirli renkler olarak gelirdi.

Çadırlarının önünde bir kazık üzerinde her an atılacakmış gibi duran atmacaları olurdu. Bununla kuş avladıklarını söylerlerdi ancak ben onları hiç avlanırken görmedim. Kazık üzerinde atmacaya çocukları yaklaşmazlardı. İçimden gidip atmacayı sevmek isterdim ancak o yaşta atmacadan değil abdallardan korkardı.

Hasat zamanı harmanları dolaşırlar, “hak” toplarlardı. Amcam onlara biraz fazla verirdi. Dilenci tavasında toplamazlardı. Onlar harmana yaklaşırken, henüz bir şey söylemelerini gerek kalmadan hakları hazır edilmiş olurdu.  Hak toplamayı genelde kadınları yapardı. Eşekleri veya atları var mıydı, bunu çok hatırlamıyorum.

Çok nazik insanlardı. Nezaket onların tenlerinin altında ikinci bir tenleri gibiydi. Kendilerinden olmayan büyük küçük herkese aynı nezaketle davranırlar, aynı saygıyı gösterirlerdi. Bu bir riya değildi. Onların doğal halleriydi.

Yetişkinleri sünnetçilik yapardı. Sünnet yaşı gelen çocuklar abdallardan sırf bunun için korkarlardı. Benim korktuğum gibi. Dere’deki (köydeki) evimizde kardeşimle beni aynı gün Kara Bayram sünnet etti. Aynı jiletle. Ayaklarımı o zaman muhtar olan Kadir Amca tuttu. Ben önce sünnet olmamak için evin önündeki mor dut ağacına çıktım. Kardeşim ise güle oynaya, “oh demeden” sünnet oldu. Sonra kardeşimin cesaretiyle benim korkaklığımı kıyaslamaları gururuma dokundu. Hassas yönümü biliyorlardı; beni kandırmaya çalıştılar, ayrıca acımadığını da söylediler. İndim. Kara Bayram kısa süre içerisinde fazlalığı kesip aldı.

Düğün çalmak olmak için bir gelirdi. Sünnet etmek de öyle. Bir de kadınları sinüzit tedavisi yapardı. Buna “dene çekmek” derlerdi. Genzi dolu, baş ağrısından şikayetçi olanlar dene çektirirlerdi. Birkaç defa dene çektirilmesine bende tanık oldum. Bu işi kadınları yapardı.

Hastanın burun deliğine, burnunun üstüne ve alnına yağ sürülürdü. Hasta, Abdal kadınının koluna doğru sırtını yaslar, başını kadına çevirirdi. Kadın, elinde ucunu yağladığı plastik boruyu hastanın burnuna sokar, nefesiyle çeker, borunun içindekini bir leğene veya yere üfleyerek tükürürdü. Seyrederken midem bulanırdı ancak yine de merak eder, yüzümü buruşturarak seyretmekten kendimi alamazdım. Burundan karpuz kabuğundan yarma ve dövmeye, ekmek kırıntılarından kiraz çekirdeğine pek çok şey çıkardı.  Sonra hastanın burnundan kan gelirdi.

Dene çektirenler baş ağrılarının geçtiğini, nefeslerinin ve iştahlarının açıldığını söylerlerdi.

Abdalların hırsızlık yapabileceklerine dair bir kuşku olurdu ancak bu hep kuşku düzeyinde kalırdı. Bir şey çaldıklarını duymadım. Hırsızlık yapmazlardı.

Davullarını kendilerinin yaptıklarını öğrendiğimde o yaşta ustalıklarına haran olmuştum.

Kara Bayram öldüğünde bir teyze ağıt yakmış. Bir dörtlüğü aklımda:

“Vili Bayram Ağa, vili

Soluk yetmez soluğuna

Azrail mi girdi idi

Düdüğünün deliğine.”