Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Acı, Benlik Ve Hayatta Kalma

A+ A-

Modern insan, kendisini çoğu zaman ilerleme, özgürlük ve bireysel özerklik anlatıları içinde tanımlar. Oysa bu anlatıların ardında, giderek daha görünür hâle gelen başka bir gerçeklik vardır: süreğen bir kırılganlık hâli, anlamın yitimi ve hayatta kalmaya indirgenmiş bir varoluş. Bu bağlamda acı, yalnızca psikolojik ya da biyografik bir deneyim değil; benliğin kuruluşuna içkin, ontolojik bir koşul olarak belirir. Benlik, kendisini çoğu zaman başarı, kimlik ve anlatı üzerinden kurmaya çalışsa da asıl belirleyici olan çoğu kez çatlaklardan sızan ıstıraptır.

Bu metin, acıyı patolojik bir sapma ya da aşılması gereken geçici bir durum olarak değil; benliğin oluşumunda kurucu bir unsur olarak ele almayı amaçlıyor. “Ben kimim?” sorusu, çoğu zaman “Neyi taşıyorum?”, “Neye katlanıyorum?” ve “Neye rağmen hayatta kalıyorum?” sorularıyla iç içe geçer. Böylece benlik, salt bilinçsel bir merkez olmaktan çıkar; bedensel, tarihsel ve kültürel bir yıpranma alanı hâline gelir.

“Geçmişini ister sev ister nefret et; varlığı gözünün önünden gitmez. Kendine dair dört dörtlük bir bilgin olması gerekir. Böylece derin benliğin kerte kerte senden ayrılacak, süzülerek gün yüzüne çıkacaktır; vücudun ise yerinde kalacak – şişecek, kabarcıklanacak, pul pul olacak; olgunlaşıp yeni ıstıraplara hazır hale gelecektir. Hayat bir dizi yıkım sınavıdır. İlk sınavları geç, sonrakilerden kal. Hayatını mahvet, ama az da olsa bir pay bırak. Acı çek, daima acı çek. Istırabı bütün gözeneklerinde hissetmeyi öğren. Evrenin her parçası senin için şahsi bir yara olmalı. Ama her şeye rağmen hayatta kalmak zorundasın – en azından bir süre.”

İnsan, geçmişini seçemez. Onu sevip sevmemek, ondan gurur duyup duymamak ikincil bir meseledir; asıl belirleyici olan, geçmişin ısrarla bugüne sızmasıdır. Hafıza, yalnızca hatırlanan anıların toplamı değildir; aynı zamanda bastırılmış, ertelenmiş ve unutulmaya çalışılmış olanın geri dönüş biçimidir. Bu nedenle geçmiş, benliğin arkasında bırakılmış bir dönem değil; onun süreklilik kazanan gölgesidir. Hannah Arendet’in ifadesi ile “İnsanlar geçmişlerinden kaçamazlar; çünkü geçmiş, eylemlerinin geriye kalan gölgesidir.”

Klasik özbilinç anlayışı, benliği düşünme edimi üzerinden kurar. Düşünen bir özne, kendi varlığının farkına varır ve bu farkındalık, ontolojik bir kesinlik sağlar. Ancak modern deneyim, bu şemayı bozar. Çünkü düşünce, çoğu zaman benliği güvence altına almaktan ziyade onu parçalar. İnsan, düşündükçe kendisini toparlamak yerine, daha çok çözülür; düşünce, teselli değil, yük üretir.

Bu noktada acı, özbilincin kaçınılmaz eşlikçisi olarak ortaya çıkar. Kendini bilmek, çoğu zaman kendini onaylamak değil; kendine katlanmayı öğrenmektir. Benlik, geçmişte yaşanan kırılmalarla, travmalarla ve eksikliklerle birlikte düşünülmek zorundadır. Özbilinç, burada bir aydınlanma anı değil; süreklilik kazanan bir hesaplaşma hâlidir.

Benlik, yekpare bir yapı değildir. Katmanlardan oluşur ve bu katmanlar, çoğu zaman düzenli bir biçimde değil; kriz anlarında, çözülme süreçlerinde görünür hâle gelir. İnsan, gündelik yaşamın akışı içinde kendisini bütünlüklü bir özne olarak deneyimler. Oysa acı, bu bütünlüğü bozar; benliği kendi içinden ayırır. Søren Kierkegaard, benliği “kendisiyle ilişkilenmek zorunda olan bir ilişki” olarak tanımlar. Bu tanım, benliğin sabit bir öz değil, süreklilik arz eden bir gerilim ve yüzleşme alanı olduğunu gösterir. Acı, tam da bu ilişkinin sürdürülemez hâle geldiği anlarda ortaya çıkar; benliği, kendiyle kurduğu mesafeyi yeniden düşünmeye zorlar.

Ancak bu ayrışma yalnızca zihinsel bir kopuş olarak anlaşılmamalıdır. Benliğin çözülmesi, çoğu zaman bedende kayda geçer. Yorgunluk, hastalık, yaşlanma ve arzu kaybı, benliğin sınırlarını soyut düşünce düzeyinde değil, doğrudan deneyim alanında görünür kılar. Beden, burada yalnızca bilinci taşıyan bir kabuk değil; acının iz bıraktığı, zamanın biriktiği ve benliğin aşındığı bir yüzeydir. Böylece benlik, kendisini artık yalnızca düşünce yoluyla değil, bedensel yıpranma üzerinden tanımaya başlar; özne, kendi kırılganlığını beden aracılığıyla tecrübe eder.

Fenomenolojik açıdan bakıldığında, bilinç dünyaya yönelmiş bir açıklık hâlidir. Ancak bu açıklık, acı deneyiminde daralır. Dünya, artık nötr bir zemin değil; temas edilen her şeyin yaralayıcı olabildiği bir alana dönüşür. Böylece benlik, dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden gözden geçirmek zorunda kalır. Dünya, anlam sunan bir ufuk olmaktan çıkar; dayanılması gereken bir ağırlık hâlini alır.

Modern kültür, hayatı çoğu zaman gelişim, yükselme ve kendini gerçekleştirme anlatılarıyla çerçeveler. Bu anlatılar, başarısızlığı istisna, kırılmayı geçici bir sapma olarak sunar. Oysa deneyim, bunun tersini gösterir. Hayat, çoğu zaman birikimli bir ilerleme değil; ardışık yıkımlar dizisidir.

Bu yıkımlar her zaman dramatik olmak zorunda değildir. Küçük hayal kırıklıkları, gündelik hayatta biriken tatminsizlikler ve sürekli ertelenen umutlar, benliğin yavaş yavaş aşınmasına neden olur. İnsan, bu süreçte tamamen yıkılmaz; ama tam olarak da iyileşmez. Hayatta kalma, burada bir başarı değil; asgari bir süreklilik hâlidir.

Felsefi kötümserlik, bu durumu insan varoluşunun temel koşulu olarak ele alır. Arzu, tatmin üretmez; aksine yeni eksiklikler doğurur. İnsan, çoğu zaman ne istediğini değil, neye katlanabildiğini öğrenerek yaşar. Acı, bu bağlamda geçici bir durum değil; varoluşun ritmidir. Arthur Schopenhauer ‘ın dediği gibi: “İnsan hayatı, salınan bir sarkaç gibidir; bir uçta acı, diğer uçta can sıkıntısı vardır.”

Acı Bir Öğreti midir? Bu soruyu sormak gerekir. Çünkü çoğunlukla acının öğretici olduğu söylenir. “İnsanı öldürmeyen şey, onu güçlendirir ama aynı zamanda daha derin yaralar açar.” Nietzsche’nin meşhur aforizması da önemli bir yer tutar ve artık klişe haline gelmiştir. Ancak bu iddia, çoğu zaman romantik bir varsayım olarak kalır. Acı, her zaman bilgelik üretmez; bazen yalnızca yıpratır. Yine de acının öğretici olabileceği anlar vardır. Bu öğreticilik, ahlaki bir yücelme biçiminde değil; sınırların fark edilmesi üzerinden işler.

İnsan, acı aracılığıyla neyi kontrol edemediğini öğrenir. Bu öğrenme, benliği mutlak bir özne olarak kuran yanılsamayı bozar. Dünya, insanın beklentilerine göre şekillenmez; çoğu zaman onlara kayıtsızdır. Bu kayıtsızlık, varoluşun absürd boyutunu açığa çıkarır.

Absürd, anlamın yokluğu değil; anlam arayışı ile dünyanın sessizliği arasındaki gerilimdir. İnsan, bu gerilim içinde yaşar. Acı, bu gerilimi yoğunlaştırır. Evren, artık anlam sunan bir yapı değil; her temasın potansiyel bir yara olduğu bir yüzey hâline gelir.

Hayatta Kalmak: Anlamın Yerine Geçen Zorunluluk

Bütün bu çözülme ve yıkım anlatısının sonunda geriye kalan şey, hayatta kalma zorunluluğudur. Hayatta kalmak, burada bir umut ya da kurtuluş vaadi taşımaz. Aksine, anlamın yerini alan çıplak bir zorunluluktur. İnsan, çoğu zaman neden yaşadığını değil; neden ölmediğini bilir.

Bu zorunluluk, ironik bir biçimde benliği ayakta tutar. İnsan, her şeyin anlamsızlaştığı noktada bile varlığını sürdürür. Bu sürdürme hâli, bir direniş değil; bir alışkanlık gibidir. Yaşam, çoğu zaman tercih değil; ertelenmiş bir vazgeçiştir.

Ancak tam da bu noktada, varoluşun tuhaf bir yoğunluğu ortaya çıkar. Hayatta kalmak, tüm yıkımlara rağmen dünyayla bağın tamamen kopmadığını gösterir. Acı, benliği yok etmez; onu asgari bir biçimde ayakta tutar. Bu asgari hâl, modern varoluşun belki de en dürüst biçimidir. Giorgio Agamben, “Modern insanın temel durumu, yaşamak değil; hayatta kalmaktır” der.

Kırılgan bir ontoloji olarak insan okunabilir mi? Acı, benlik ve hayatta kalma, modern insanın varoluşunu anlamak için temel bir üçgen oluşturur. Benlik, bu üçgenin merkezinde sabit bir öz olarak değil; sürekli aşınan, çözülen ve yeniden kurulan bir süreç olarak yer alır. Acı, bu sürecin hem tetikleyicisi hem de kaydıdır.

Hayatta kalmak ise, anlamın yokluğunda bile süren bir varoluş biçimi olarak belirir. Bu ne kahramanca bir direniş ne de iyimser bir umut anlatısıdır. Daha çok, modern insanın kendi kırılganlığıyla kurduğu sessiz bir anlaşmadır.

Bu anlaşma, insanın kendisini mutlak anlamlardan geri çekerek, varoluşun çıplak gerçekliğiyle yüzleşmesini sağlar. Acı, burada ne yüceltilir ne de romantize edilir; yalnızca olduğu gibi kabul edilir. Benlik, bu kabul hâlinde ne tam anlamıyla çöker ne de bütünüyle kurtulur. Sadece -bir süre daha- var olmaya devam eder.