Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

Açılma Vakti

A+ A-

İnsan, aceleci tabiatı sebebiyle hayatı bir yarış gibi görmeye meyillidir. Geç kalma hissi, bir şeyleri kaçırma telaşı onu türlü kaygıya duçar eder. Rekabet hissi öyle galip gelir ki bazen tek odaklandığı kimin önce başladığı, kimin daha hızlı ilerlediği, kimin daha erken meyve verdiğidir. Hâlbuki hayatın hakikati böyle bir miyarla ölçülemez. İsmail Hakkı Bursevî’nin şu beyti, bu hakikati hikmetle hatırlatır:

Kiminin geç açıla verd-i gülistân-ı dîli
Kimine neşv ü nemâ sünbül gibi erken ola

Beyte göre kimi insanın gönül bahçesindeki gül geç açar, kimi ise sümbül gibi erken boy verir. Bu durum birinin diğerinden eksik olmasından değil vaktin farklı tecellilerinden doğar. Çünkü her insanın görünmeyen bir takvimi vardır. Takvim kelimesinin kıvam kelimesinden geldiği dikkate alınacak olursa her insanın kendi kıvamını bulacağı bir özel bir vakti vardır. Bu takvim dışarıdan okunmaz. Vakit, insanın içinde bulunduğu ruh hâli ve idrak mertebesiyle anlam kazanan bir eşiktir. Sufîlerin sıklıkla andığı “İbnü’l-vakt olmak” deyimi, temelde vaktin hakkını gözetmek anlamına gelir. Vakit, öncesiyle sonrasıyla yekpare bir bütünlük hâli olarak hayatın neşesini içinde saklar. İnsanın olgunlaşması bu neşeyi bulması, başkalarının zamanına göre değil kendi iç ritmiyle tınlamasıyla mümkündür. Tabiat da bize bu sırrı sürekli hatırlatır. Aynı bahçede duran ağaçların hepsi aynı gün çiçek açmaz. Bazısı ilkbaharın ilk ışığında tomurcuk verir, bazısı yazın ortasını bekler. Bazı meyveler erken olgunlaşır, bazıları güneşle, rüzgârla, sabırla ağır ağır tat kazanır. Geç olgunlaşan bir meyveyi kusurlu sayamayız çünkü onun lezzeti tam da o gecikmiş olgunluğunda saklıdır.

İnsan ruhu da böyle işler. Kimi ruhlar erken parlar; kimileri ise uzun bir hazırlık ister. Kimi insanlar genç yaşta bir yol bulur, kimi insanlar hayatın farklı kapılarından geçerek hakikate yaklaşır. Bazen yıllarca süren bir arayış, bir anda gelen küçük bir idrakle anlam kazanır. İşte o an, insanın kendi vakti gelmiştir. Bu sebeple en büyük hatalarımızdan biri, kendi yolumuzu başkasının vaktiyle ölçmektir. Başkasının erken açan sümbülüne bakıp kendi gülünü eksik sanmak kalbimize yüklediğimiz bir sıklet olur. Hayatın en ince terbiyesi de burada gizlidir. Sabır denilen cevher burada parıldar. Nitekim sabır kuru kuruya bekleme avareliği değildir. Beklenti içinde olmak hiç değildir. Vaktimizin içimizde olgunlaşmasına izin vermektir. İnsan fark etmeden o vakte hazırlanır. Bir kitap, bir söz, bir karşılaşma ya da bir düşüş… Bütün bunlar görünmez bir inşanın parçalarıdır. Sonunda bir gün kalpte bir kapı açılır ve insan o ana kadar yaşadığı her şeyin aslında o kapının eşiğine doğru bir sefer olduğunu idrak eder.

İnsanlık tecrübesi de bunu doğrular. Tarihte birçok düşünür ve sanatçının en verimli dönemleri farklı yaşlarda ortaya çıkmıştır. Kimi genç yaşta büyük eserler verirken kimi hayatının ilerleyen yıllarında kendi sesini bulur. Aynı şekilde tasavvuf geleneğinde de pek çok sûfinin hakikat yolculuğu düşe kalka, uzun arayışlar sonrasında derinleşmiştir. Bu yolun garip cilveleri, afetleri de vardır ki buldum sanır, olduğunu vehmeder, yalancı bahara kanıp zamansız çiçek açarız bazen. Kırağı yakınca anlarız ki bu vakit o vakit değilmiş.

Yunus Emre’nin “Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası” dizeleri, insanın her an yeniden başlayabileceğini hatırlatır. İnsan tek bir zamanın içine hapsolmuş, yenilmekle yok olmuş değildir. Her idrak anı yeni bir başlangıçtır. Henri Bergson’un süre (durée) kavramı, saatin ölçtüğü mekanik, bölünmüş zamandan farklı olarak bilincin içeriden deneyimlediği niteliksel, akışkan ve bölünemez zamanı ifade eder. Ona göre gerçek zaman, iç dünyada akıp giden ve bilinçte derinleşen bir süreçtir. Bu nedenle insanın düşünce ve ruh gelişimi, dış dünyadaki saatlerin değil iç seyrin sonucudur. İnsan kendi yolunun sabrını taşıyabildiği ölçüde olgunlaşır. Her gönül kendi mevsimini bekler. Ve vakti geldiğinde en çorak kalpler bile kendi baharını bulur.