Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

Ahlak, Hakikat Ve Yeniden İnşa Modern Dünyada Düşüncenin İmkânı (2.Bölüm)

A+ A-

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk

Röportaj: Prof. Dr. Celal Türer

Modern dünyanın hızla değişen zihinsel ve toplumsal ikliminde, ahlak, din ve hakikat kavramları yalnızca teorik tartışmaların değil, aynı zamanda insanın varoluşsal yönelimlerinin de merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda Celal Türer Hoca, ahlakı soyut normatif çerçevelerin ötesine taşıyarak onu insanın kendini inşa etme serüveni olarak ele alan yaklaşımıyla dikkat çekmektedir. Türer Hoca’nın düşüncesi hem modernitenin ürettiği anlam krizini hem de İslam düşüncesinin karşı karşıya olduğu epistemolojik ve ontolojik sorunları derinlikli bir analizle yeniden tartışmaya açmaktadır.

Bu söyleşide Türer Hoca, ahlakın ontik temelleri ile ideal yönelimi arasındaki gerilimi, dinin modern dünyadaki araçsallaştırılma süreçlerini ve İslam düşüncesi ile Batı felsefesi arasındaki ilişkinin neden bir “yeniden kurma” meselesi olduğunu ele alıyor. Aynı zamanda günümüz eğitim sistemlerinden akademik üretime, hakikat anlayışından entelektüel sorumluluğa kadar uzanan geniş bir perspektifte, düşüncenin yeniden nasıl sahici bir varoluş zemini kazanabileceğine dair güçlü ipuçları sunuyor. Röportajın ikinci bölümü ile sizleri baş başa bırakıyorum. İyi okumalar.

Günümüz dünyasında “hakikat”in yerini giderek “işlevsellik” ve “fayda”nın aldığı söyleniyor. Bu dönüşüm, din ve ahlak düşüncesini nasıl etkiliyor?

Günümüz dünyasında “hakikat” kavramının yerini “işlevsellik” ve “fayda” odaklı bir anlayışa bırakması, modernitenin özneyi (insanı) anlam evreninin merkezine yerleştirmesinin bir sonucudur. Bu dönüşüm, din ve ahlak düşüncesinde köklü paradigma değişimlerine yol açarak hem ontolojik hem de pratik düzeyde derin etkiler üretmektedir.

Kaynaklar ışığında bu dönüşümün din ve ahlak üzerindeki etkilerini şöyle analiz edebiliriz:

1. Din Düşüncesi Üzerindeki Etkileri: Hakikatten Araçsallığa

Modernleşme süreciyle birlikte din, ontolojik bir hakikat olmaktan ziyade toplumsal bir işlev ve araçsal bir değer olarak görülmeye başlanmıştır.

•   Pragmatik Doğruluk ve Dini Tecrübe: William James gibi pragmatist düşünürlere göre bir dini inancın doğruluğu, onun metafiziksel gerçekliğinden ziyade insan hayatında ürettiği pratik sonuçlar ve “nakit değeri” (cash-value) üzerinden değerlendirilir. Eğer din bireye huzur, neşe ve ahlaki bir tekâmül sağlıyorsa, bu pratik sonuçlar o inancın “doğru” kabul edilmesi için yeterli bir kriter haline gelir.

•   Dinin Araçsallaştırılması: Modern dönemde din, bireylerin vicdanına hapsedilmeye çalışılırken aynı zamanda siyasi ve sosyal düzeni koruma yolunda bir yaptırım aracı olarak işlevselleştirilmiştir. Bu durum, dinin bir “yaşama dünyası” olmaktan çıkıp, rasyonel-teknik sistemlerin bir aparatı haline gelmesine neden olmuştur.

•   Metafizik Boşluk ve Anlam Krizi: Hakikatin yerini işlevselliğe bırakması, Tanrı’nın hayatın dışına itilerek yerine insanın konulmasına yol açmıştır. Bu durum, varlık ile değer arasındaki ontolojik bağı kopararak modern insanı “ontolojik bir güvensizlik” ve anlam krizi içine sürüklemiştir.

2. Ahlak Düşüncesi Üzerindeki Etkileri: “İyi”den “Değer”e Yolculuk

Ahlak alanındaki en trajik dönüşüm, geleneksel ve metafiziksel “İyi” kavramının yerini öznel ve değişken “Değer” kavramına bırakmasıdır.

•  Değerlerin Sübjektifleşmesi: Geleneksel dünyada “İyi”, tarih üstü ve sabit bir hakikat iken, günümüzde değerler öznenin ihtiyaçlarına ve tercihlerine bağlı olarak kurgulanmaktadır. Artık bir eylemin ahlaki değeri, onun mutlak bir yasaya uygunluğundan ziyade, bireyin mutluluğuna veya toplumsal refaha sağladığı fayda ile ölçülmektedir.

•  Ahlakın Mekanikleşmesi: Modern ahlak düşüncesi, şahsiyet inşasından ziyade sistemlere ve hesap edilebilir fiillere odaklanmaktadır. İnsan, ahlaki bir fail (özne) olmaktan çıkıp, önceden belirlenmiş sosyal ve teknolojik düzenlerin bir “yapı malzemesi” haline gelmiş; ahlak ise adeta bir kâr-zarar hesabına (Felicific Calculus) indirgenmiştir.

•   Normatif Yapının Çözülmesi: Değer kavramının yükselişiyle birlikte, toplumu bir arada tutan ve mutlak bir gereklilik sunan kanonik/normatif ahlaki yapı çözülmüştür. Bu boşluk, ahlakın sadece kişisel bir tercih veya bir “simülasyon” haline gelmesine, dolayısıyla ahlaki çürümeye kapı aralamıştır.

3. “Hakikat Sonrası” (Post-Truth) ve Simülasyon Evreni

Hakikatin işlevselliğe kurban edilmesi, günümüzde “Hakikat Sonrası” denilen dönemi hazırlamıştır.

•   Duygu ve İnancın Olgulara Üstünlüğü: Nesnel gerçeklerin önemini yitirdiği bu çağda, kitlelerin önyargılarına ve hissiyatına hitap eden, işlevsel olan yalanlar hakikat olarak kabul edilebilmektedir.

•   Gerçekliğin Yitimi: Bilişim teknolojileri ve medyanın etkisiyle, gerçeklik olgusunun yerini simülasyonlar almıştır. Bu yeni “habitat” içinde din ve ahlak, hakiki bir varoluş zemini bulmak yerine, manipülatif güçlerin ve popülist söylemlerin birer aracı haline dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.

Özetle; hakikatin yerini fayda ve işlevselliğin alması, dini ve ahlakı ontolojik temellerinden kopararak onları sübjektif kanaatlerin ve teknik ihtiyaçların hizmetine sunmuştur. Bu durum, modern insanın kendi ürettiği sistemler içinde kendine yabancılaşmasına ve şahsiyetini odaklayacak bir ilkeden mahrum kalmasına neden olmaktadır.

Bugün İslam dünyasında ahlak, çoğu zaman söylemsel bir üstünlük alanı olarak kullanılıyor. Ahlakın politik ve ideolojik bir dile indirgenmesi ne tür riskler barındırıyor?

Ahlakın politik ve ideolojik bir dile indirgenmesi, onun özündeki varoluşsal serüveni ve şahsiyet inşası niteliğini tahrip ederek ahlakı bir tür “simülasyona” dönüştürme riski taşır. Bu süreçte ahlak, bireyin kendi hür iradesiyle yöneldiği bir değer bağlılığı olmaktan çıkarak, toplumun veya belirli grupların bir diğerini kısıtlamaya çalıştığı bir iktidar oyunu içindeki silaha evrilir.

Ahlakın söylemsel bir üstünlük aracı olarak kullanılmasının barındırdığı temel riskler kaynaklar ışığında şu şekilde özetlenebilir:

•   Ahlakçılık (Moralizm) ve Duyarsızlaşma: Fiilî şartların yüce değerlerden bağımsız kurgulandığı bir ortamda sürekli değer vurgusu yapmak, ahlakı “ahlakçılığa” dönüştürür. Bu durum, ahlakın içini boşaltarak insanların gerçek ahlaki değerlere karşı kayıtsız ve duyarsız hale gelmesine, hatta ahlaktan soğumasına yol açar.

•   Öznenin Nesneleşmesi: Ahlakın sadece disiplin ve itaatle özdeşleştirilmesi, bireyi kendi hayat düzeninin “mimarı” kılmak yerine, sistemin bir “yapı malzemesi” haline getirir. Bu durum, ahlaki failin yaratıcılığını ve şahsiyetini ortadan kaldırarak sorumluluk bilincini zayıflatır.

•   Ahlaki Çürüme: Ahlakın ideolojik kalıplara hapsedilmesi, öznenin karmaşık durumlar karşısında “hassas ayrımlar yapma kapasitesini” köreltir. Seçimlerin donuk ve rutin bir hale gelmesi, toplumda ahlaki çürümeyi tetikleyen en önemli etkendir.

•   Hakikat Sonrası (Post-Truth) ve Manipülasyon: Ahlakın politik bir hitabet aracına dönüşmesi, nesnel gerçekliğin yerini duygusal ikna çabalarının ve sloganların almasına neden olur. Bu iklimde, kitlelerin önyargılarına hitap eden işlevsel yalanlar hakikatmiş gibi sunulabilir ve toplum bir simülasyon evrenine mahkûm edilebilir.

•   Kutuplaşma ve “Ötekileştirme”: Ahlakın ideolojik bir dile indirgenmesi, toplumu “dost-düşman” (biz ve onlar) kategorilerine böler. Bu durum, farklı ahlaki pratiklerin birbirleriyle yüzleşebileceği “açık alanı” yok ederek, ahlaki hakikati sadece bir grubun imtiyazlı normuna hapseder ve toplumsal barışı tehdit eden bir metafizik şiddet üretir.

Sonuç olarak, ahlakın politik bir aparat haline getirilmesi, onun insanı özgürleştiren ve tekâmül ettiren ruhunu yok ederek; onu sadece bir sosyal yönetim ve tahakküm aracı haline getirir. Bu durum, modern insanın yaşadığı anlam krizini ve ontolojik güvensizliği daha da derinleştirmektedir.

Sizce çağdaş İslam düşüncesinin en temel problemi epistemolojik midir, ahlaki midir, yoksa siyasal mı?

Çağdaş İslam düşüncesinin temel problemi, tek bir alanla sınırlı kalmayıp varlık, bilgi ve değer (ontoloji, epistemoloji ve ahlak) arasındaki bütünlüğün bozulmasından kaynaklanan çok katmanlı bir krizdir. Kaynaklar ışığında bu problemi şu üç ana eksende özetleyebiliriz:

1. Temeldeki Sorun: Ontolojik Açmaz

Çağdaş düşüncenin en derin problemi, modern aklın insanın varoluşsal gerçekliğini (ontolojisini) göz ardı etmesiyle ortaya çıkan **“ontolojik açmaz”**dır. Bu açmaz, varoluşun müphemliği içinde yaşamaya tahammül gösteremeyen modern öznenin, her şeyi kendi aklıyla çerçeveleme tutkusundan kaynaklanır. İslam dünyasında bu durum, kadim ontolojik ve hiyerarşik yapılara modern işleyişlerin sağlıksız bir şekilde eklemlenmesiyle oluşan “amorf” (biçimsiz) yapılarda kendisini gösterir.

2. Epistemolojik Boyut: Sapma ve Felsefesizlik

Kaynaklar, Türkiye özelinde ve genel olarak İslam medeniyetinin serencamında bir “epistemolojik sapma” yaşandığına dikkat çeker. Bu problemin temel görünümleri şunlardır:

•  Felsefesizlik: Eğitim ve düşünce sisteminin “devamlılık gösteren felsefi bir temelden” yoksun olması, insana ve hayata dair nihai bir ereğin belirlenmesini zorlaştırmaktadır.

•   Kavramsal Bağımlılık: Kendi özgün kavramlarımızı üretmek yerine Batı’dan alınan “ödünç kavramlarla” (örneğin “marifet nazariyesi” yerine sadece “epistemoloji”) gerçekliğe bakma sorunu, düşünce dünyamızı bir “acenteler ağına” dönüştürmektedir.

3. Ahlaki ve Siyasal Boyut: Araçsallaştırma ve Çürüme

Ontolojik boşluğun üzeri çoğu zaman epistemolojik ve siyasal aşırılıklarla örtülmeye çalışılır.

•  Siyasal Aşırılık: Düzen kurma tutkusu, kategorize edilemeyen her şeyi irrasyonellikle itham ederek dışlamakta ve şiddet zeminini beslemektedir.

•   Ahlaki Kriz: Moderniteyle birlikte “İyi” kavramının metafiziksel bir sabit olmaktan çıkıp öznel bir “değer” tercihine dönüşmesi, anlam ve değer krizini derinleştirmiştir. İslam dünyasında ise ahlakın, varoluşsal bir inşa süreci olmaktan çıkarılıp politik ve ideolojik bir “söylemsel üstünlük alanı” veya iktidar oyunu içindeki bir silah olarak kullanılması, ahlaki duyarlılığın körelmesine ve ahlaki çürümeye yol açmaktadır.

Sonuç olarak; çağdaş İslam düşüncesinin problemi, ontolojik temelin yitirilmesi sonucunda varlık-bilgi-değer birliğinin parçalanmasıdır. Bu parçalanma; düşünceyi hayatla irtibatsız kılan bir epistemolojik kriz, ahlakı sloganlara indirgeyen bir ahlaki kriz ve toplumu sadece tahakküm üzerinden yönetmeye çalışan bir siyasal kriz olarak eş zamanlı yaşanmaktadır. Çözüm ancak, geçmişin birikimini bugünün diliyle yeniden yapılandıran, tarafların birbiriyle yüzleşebileceği bir “saf kavrayış mekânı” ve “açık alan” inşasıyla mümkün görülmektedir.

 “Gelenek” ile “modernlik” arasında sıkışmış İslam toplumları için, felsefi anlamda üçüncü bir imkândan söz edilebilir mi?

Gelenek ile modernlik arasında sıkışmış İslam toplumları için kaynaklar, “saf kavrayış mekânı” veya “ara/yeni bir mekân” olarak adlandırılabilecek felsefi bir üçüncü imkânın varlığına işaret etmektedir. Bu imkân, ne geçmişe körü körüne bir bağlılığı ne de modernliğin her türlü değerden kopuk radikalizmini içerir; aksine her iki kutbun da ötesine geçebilen bir “yeniden inşa” (reconstruction) faaliyetidir.

Bu üçüncü imkânın temel özellikleri ve imkân şartları şunlardır:

•  Saf Kavrayış Mekânının Keşfi: Bu imkânın gerçekleşmesi için öncelikle hem geleneğin düşüncemiz üzerindeki “etki tarihinden” hem de modernliğin yarattığı hasarlardan arınmış bir “saf kavrayış mekânına” ihtiyaç vardır. Bu mekân, ne geleneğe ne de modern duruma tam olarak ait olmayan bir **”ara mekân”**dır ve burada her iki alan da peşinen onaylanmayan birer imkân ve sorunlar alanı olarak görülür.

•  Amorf Yapılardan Kurtulma: Bugün İslam toplumlarının yaşadığı en büyük tıkanıklık, kadim ontolojik ve hiyerarşik yapılara modern işleyişlerin eklemlenmeye çalışılmasıyla oluşan “amorf” (biçimsiz) yapılardır. Üçüncü bir imkân, bu yamalı bohça tarzındaki sentezleri reddederek, geçmişin birikimini bugünün diliyle ve yeni durumlarla uyumlu şekilde yeniden yapılandırmayı (restorasyon) hedefler.

•  “Açık Alan” İnşası: Üçüncü imkân, monolitik ve baskıcı “üst anlatılara” güvenmek yerine, farklı ahlaki pratiklerin ve bilinçlerin pratik zeminde yüzleşebileceği bir “açık alan” oluşturur. Bu alan, tarafların kendi sınırlarını fark etmesine ve “daha iyi” olanın arayışı etrafında bir diyalog kurmasına izin veren bir gerçeklik zeminidir.

•  Geçirgenlik ve Diyalog: Üçüncü yol, “eski” ile “yeni” arasında çatışma yerine geçirgenliğe dayalı bir ilişkisellik kurmayı önerir. Bu yaklaşım, karşıtlıkları mutlaklaştırıp abartmak yerine, geçmişin birikimini (birikmiş olanı) yeninin içinde eritmeyen ancak onunla konuşabilen serinkanlı bir perspektif sunar.

•  Yaşama Üslubu Olarak “Arayış”: Bu imkân, statik bir sonuç değil, sürekli bir **”arayış” ve “yaşama üslubu”**dur. İslam toplumları için bu yol; evrensel ile tikel arasında bir seçim yapmak yerine, her ikisini de birbirine eklemleyen, ötekinin biricikliğine saygı duyan ve bir arada yaşamayı bir sanata dönüştüren pragmatik ve ontolojik bir zemindir.

•   Bilgi-Varlık-Değer Birliği: Üçüncü imkân, modernitenin parçaladığı varlık, bilgi ve değer birliğini yeniden tesis etmeye yönelir. Bu, hakikati sadece bir “bilgi formu” olarak değil, insanın varoluşsal serüveni ve şahsiyet inşası olarak idrak etmektir.

Sonuç olarak; gelenek ve modernlik arasındaki sıkışmışlık, her iki tarafı da dışarıdan bir gözle değerlendirebilen, aradaki “hakikat boşluğunu” diyalog ve yeniden inşa ile dolduran melez ve dinamik bir felsefi duruşla aşılabilir. Bu yol, geçmişi bir “müze” olarak değil, geleceği kuracak bir “laboratuvar” olarak görmeyi gerektirir.

Türkiye’de felsefe ve din felsefesi alanında üretilen akademik bilginin, toplumsal karşılık bulduğunu düşünüyor musunuz?

Türkiye’de felsefe ve din felsefesi alanında üretilen akademik bilginin toplumsal karşılığı hususunda kaynaklar, mevcut durumun oldukça sorunlu ve “eğreti” bir nitelik taşıdığına işaret etmektedir. Bu durumun temel nedenlerini ve toplumsal yansımalarını şu başlıklar altında özetleyebiliriz:

•  Akademik Koridorlara Sıkışmışlık: Felsefe, Türkiye’de büyük oranda akademik koridorların ötesine geçememiş, felsefi metinlerin dar bir alanda “kendi-için-felsefe” adına incelenmesiyle sınırlı kalmıştır. Bu durum, felsefenin toplumsal ve kültürel hayatın problemlerinden uzak kalmasına ve dolayısıyla geniş halk kitleleri tarafından benimsenmemesine yol açmıştır.

•   “Acenteler Ağı” ve Kavramsal Bağımlılık: Türk düşünce dünyası, meşruiyetini ve değerini dışarıdan (Batı’dan) alan bir “acenteler ağına” dönüşmüştür. Kendi kültürel birikimimize ait asli kavramlar (örneğin “marifet nazariyesi”) yerine Batılı ödünç kavramlarla (örneğin “epistemoloji”) gerçekliğe bakılmaya çalışılması, üretilen bilginin toplumsal zemine nüfuz etmesini engellemektedir.

•   Felsefeye Yönelik Olumsuz Algı ve “Düşmanlık”: Toplumda felsefeye yönelik, onun “tehlikeli” olduğu veya inançlara zarar verdiği yönünde yaygın bir kanaat mevcuttur. Öyle ki, felsefe çoğu zaman “sorunların asıl suçlusu” olarak nitelendirilmekte ve hatta bazı dönemlerde yüksek din öğretiminden (İlahiyat fakültelerinden) tamamen kaldırılması yönünde girişimlerde bulunulmaktadır.

•   Yaşama Dünyasından Kopukluk: Felsefe, bu topraklarda bir “yaşama üslubu” üretecek seviyeye gelememiş; hayatın içinde ikamet eden gerçek imkânları temsil etmek yerine Batı felsefe tarihindeki akımların bir geçit töreni olarak algılanmıştır. Bu durum, felsefenin insanın varoluşsal serüveniyle bağ kurmasını zorlaştırmaktadır.

•   Toplumsal Susamışlık ve Potansiyel: Mevcut izolasyona rağmen, sanallığın ve “hakikat sonrası” (post-truth) durumların arttığı günümüzde toplumda felsefeye karşı “ciddi bir susamışlık ve açlık” mevcuttur. İnsanlar yaşamlarının yönünü tayin etmek ve bilgi kirliliği içinde güvenle adım atmak için disiplinli düşünmeye ihtiyaç duymaktadırlar.

Sonuç olarak; Türkiye’de üretilen akademik felsefe bilgisi henüz yeterli bir toplumsal karşılık bulamamıştır. Bunun aşılması için felsefenin öze güveni pekiştirerek yaşama bilincini artırmaya yönelmesi, geçmişi bir “müze” olarak değil, geleceği kuracak bir laboratuvar olarak görmesi ve topluma bir “düşman” değil, sorunları çözmede mahir bir “kılavuz” olarak sunulması gerekmektedir.

Akademinin giderek bürokratikleşmesi ve performans odaklı hâle gelmesi, felsefi düşünceyi nasıl etkiliyor?

Akademinin giderek bürokratikleşmesi ve performans odaklı bir yapıya bürünmesi, felsefi düşünceyi toplumsal ve kültürel hayattan kopararak onu akademik koridorlara sıkışmış bir “kendi-için-felsefe” uğraşına dönüştürmektedir. Bu süreçte felsefe bölümlerinin müfredatları ve işleyişi, felsefenin özgün ihtiyaçlarından ziyade bürokrasiden gelen direktiflerle belirlenmekte, bu da düşüncenin kurucu ve inşa edici rolünü zayıflatmaktadır. Bilimsel uzmanlaşmanın ve niceliksel performans kriterlerinin baskısı, araştırma alanlarının aşırı bölünmesine yol açarak günümüzde sistem filozoflarının ve büyük anlatıların ortaya çıkma ihtimalini neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır.

Felsefenin akademik bir disiplin olarak “profesyonelleşmesi”, onu hayatın canlılığından koparıp disiplin sınırları içine geri çekilmeye zorlayan bir skolastik dürtüyü tetiklemektedir. Bu durum, felsefeci kimliğinin bir üniversite veya fakülte mensubiyetiyle sınırlandırılmasına ve felsefenin özgür bir arayış yerine kurumsal yaptırımlar sistemine bağlı bir faaliyete dönüşmesine neden olmaktadır. Özellikle etik ve sosyal sorunlar söz konusu olduğunda, bu profesyonelleşme dürtüsü felsefeyi yaşayan sorunlarla etkileşime giren bir alan olmaktan çıkarıp, uygulama içinde deneyimden kopuk bir soyutlama oyununa indirgemektedir.

Sonuç olarak, akademideki bu yapısal dönüşüm, felsefeyi bir “yaşama üslubu” ve hikmet arayışı olmaktan uzaklaştırarak, onu sadece Batı felsefe tarihindeki akımların incelendiği teknik ve verimsiz bir malumat aktarımı sürecine hapsetmektedir.

Bugünün gençlerine, özellikle felsefe ve ilahiyat alanında düşünenlere, “ahlaklı bir entelektüel duruş” açısından ne tavsiye edersiniz? Son olarak, sizin için felsefe hâlâ bir hayat biçimi midir, yoksa daha çok bir akademik uğraş mı?

Bugünün gençlerine, özellikle de felsefe ve ilahiyat gibi varoluşsal derinliği olan alanlarda düşünenlere, “ahlaklı bir entelektüel duruş” için kaynaklardaki temel yaklaşımlarım üzerinden şu tavsiyelerde bulunabilirim: Öncelikle;

1.   Bilgiyi İrfana Dönüştürün (Yaşantı Birliği): Bir kimsenin sadece bir şeyleri bilmesi veya üzerinde düşünmesi varoluşunu değiştirmez; varoluşu değiştirecek olan, o düşünceye uygun bir yaşantı hali, yani ahlaktır. Ahlaklı bir entelektüel duruş, “bilgi doğamıza katılandır” ilkesince bilmeyi yapmaya çevirmeyi, yani ilmi irfana dönüştürmeyi gerektirir.

2.  Kendi Kavramlarınıza Sahip Çıkın: Entelektüel bağımsızlığın ilk şartı, gerçekliğe “ödünç kavramlarla” değil, kendi kültürel birikiminizden süzülüp gelen özgün kavramlarla bakabilmektir. Kendi kavramlarımızı üretemediğimizde, düşünce dünyamız başkalarının fikirlerinin pazarlandığı bir “acenteler ağına” dönüşür.

3.  Tefekkür, Tenkit ve Tahayyül Süreçlerini İşletin: Sadece veri toplamakla yetinmeyin. Kavramlar arasında bağ kurarak bir şuur oluşturma süreci olan tefekkürü; mevcut olanı eleyip sağlam malzemeyle inşa etmeyi sağlayan tenkiti (eleştiri) ve zihninizi yeni olasılıklara açan tahayyülü bir yaşam üslubu haline getirin.

4.  Ahlakçılıktan Kaçının, Ahlaklı Olun: Fiili şartların yüce değerlerden koptuğu bir yerde sürekli değer vurgusu yapmak sizi ahlaklı kılmaz, sadece “ahlakçılığa” (moralizm) götürür. Ahlakçılık, yargısal aklı fetişleştirerek insanları gerçek değerlerden soğutur; oysa ahlak, kişinin kendi iç dünyasıyla yüzleşmesi ve şahsiyetini dik bir omurgayla inşa etmesidir.

5.  Arayışı Bir Yaşama Üslubu Yapın: Felsefe ve dindarlık, bitmiş cevapların peşinde koşmak değil, sürekli bir arayış ve yolda olma halidir. Bir “ara mekân” veya “saf kavrayış mekânı” oluşturarak hem geleneğin etkilerinden hem de modernliğin hasarlarından arınmış bir bakış açısı geliştirmeye çalışın.

Peki, Felsefe: Akademik Bir Uğraş mı, Hayat Biçimi mi?

Benim için felsefe, teknik bir akademik uğraş olmanın çok ötesinde, asli bir hayat biçimidir. Bu tercihimin gerekçelerini şu şekilde ifade edebilirim:

•  Varoluşun Aynası: Felsefe, insanın kendisini kendisine ifşa ettiği bir varoluş aynasıdır. Bu ayna, sadece entelektüel bir hobi değil; karakterimizi, dünyayı algılama biçimimizi ve varlığımızı şekillendiren bir hadisedir.

•  Yaşama Sanatı: Felsefeyi kuşatıcı bir üst bilgi formu veya kesinlik peşinde koşan bir epistemoloji tiranlığı olarak görmüyorum. Aksine felsefe, insana yaşama sanatını öğreten, içinde bulunduğu yeri daha yaşanılabilir kılan bir eylemdir.

•   Akademik Bürokrasiye Karşı Özgürlük: Bugün akademinin giderek bürokratikleşmesi ve felsefenin “profesyonelleşmesi”, onu hayatın canlılığından koparıp teknik bir malumat aktarımına indirgeme riski taşımaktadır. Gerçek felsefe ise disiplin sınırlarına geri çekilmek değil, her an değişen sosyal ve kültürel durumlara yeni tanımlar getirebilme özgürlüğüdür.

•   Açık Bir Alan İnşası: Felsefe benim için zıt fikirli insanların bir arada yaşayabileceği bir “açık alan” tasavvuru oluşturma, hayatın bütünlüğünü net bir şekilde görebilme çabasıdır.

Sonuç olarak felsefe, sadece üniversite koridorlarında icra edilen bir meslek değil; “insan olmanın” ne demek olduğunu anlama yolunda her an yeniden inşa edilen, bitimsiz bir yolculuk ve şahsiyet davasıdır.

 Teşekkür ederiz, kıymetli hocam. Çok velut bir söyleşi oldu.

Prof. Dr. Celal Türer Kimdir?

1987’de Ankara Ü. İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1987–1993 yılları arasında Elâzığ ve Sivas’ta öğretmenlik yaptı. 1993 yılında Erciyes Ü. İlahiyat Fakültesi’nde Felsefe Tarihi A. B. Dalı Araştırma Görevlisi oldu. 1997’de “William James’in Ahlak Anlayışı” çalışmasıyla doktor unvanını aldı. 2001 Ağustos–2002 Temmuz arasında Oklahoma State Üniversitesi Felsefe Bölümünde “Pragmatizm” ile ilgili araştırmalarda bulundu. Mayıs, 2004’te doçent oldu. 2007 yılında Kaliforniya Üniversitesinde “Dini Çoğulculuk” ve Southern Illinois Üniversitesinde “John Dewey” ile ilgili araştırmalarda bulundu. 2010 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi A. B. Dalına Profesör olarak atandı. 2013 yılında McGill Üniversitesi, İslami Araştırmalar Enstitüsünde alanıyla ilgili araştırmalar yaptı. Çalışma alanı Pragmatizm, Ahlak ve İslam Düşüncesidir. Evli ve üç çocuk babasıdır.