Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

Ahlak, Hakikat Ve Yeniden İnşa Modern Dünyada Düşüncenin İmkânı-1.Bölüm

A+ A-

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk

Röportaj: Prof. Dr. Celal Türer

Modern dünyanın hızla değişen zihinsel ve toplumsal ikliminde, ahlak, din ve hakikat kavramları yalnızca teorik tartışmaların değil, aynı zamanda insanın varoluşsal yönelimlerinin de merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda Celal Türer Hoca, ahlakı soyut normatif çerçevelerin ötesine taşıyarak onu insanın kendini inşa etme serüveni olarak ele alan yaklaşımıyla dikkat çekmektedir. Türer Hoca’nın düşüncesi hem modernitenin ürettiği anlam krizini hem de İslam düşüncesinin karşı karşıya olduğu epistemolojik ve ontolojik sorunları derinlikli bir analizle yeniden tartışmaya açmaktadır.

Bu söyleşide Türer Hoca, ahlakın ontik temelleri ile ideal yönelimi arasındaki gerilimi, dinin modern dünyadaki araçsallaştırılma süreçlerini ve İslam düşüncesi ile Batı felsefesi arasındaki ilişkinin neden bir “yeniden kurma” meselesi olduğunu ele alıyor. Aynı zamanda günümüz eğitim sistemlerinden akademik üretime, hakikat anlayışından entelektüel sorumluluğa kadar uzanan geniş bir perspektifte, düşüncenin yeniden nasıl sahici bir varoluş zemini kazanabileceğine dair güçlü ipuçları sunuyor.

Çalışmalarınızda ahlakı, soyut bir normlar bütünü olmaktan ziyade insanın varoluşsal yönelimiyle ilişkilendiriyorsunuz. Sizce ahlak, insanın ne olduğundan mı, yoksa ne olması gerektiğinden mi hareketle anlaşılmalıdır?

Çalışmalarımda ahlakın sadece soyut bir kurallar dizisi değil, bilakis insanın varoluşsal bir serüveni ve kendisini inşa etme süreci olduğunu vurguluyorum. Sorduğunuz “ahlak, insanın ne olduğundan mı yoksa ne olması gerektiğinden mi hareket edilmeli” sorusu, aslında ahlakın bu iki kutup arasındaki dinamik ilişkide ve deneyim zemininde aranması gerektiğini işaret eder. Bu konudaki temel yaklaşımımı şu başlıklarla detaylandırabilirim:

  • İnsanın “Ne Olduğu” (Ontik Temel): Ahlak, insanın biyolojik ve psikolojik mevcudiyetinden, yani arzulayan, ihtiyaç duyan ve amaca yönelen bir varlık olmasından kopuk değildir. İnsan, her daim plan yüklü, arzulayan, amaca yönelmiş ve değeri teyit eden bir fert olarak “ne olduğu” ile işe başlar. Taleplerimiz ve eğilimlerimiz, ahlaki dünyamızın başlangıç noktasını oluşturur; çünkü zihin teleolojik bir mekanizma olarak çalışır.
  • İnsanın “Ne Olması Gerektiği” (Değerler ve İdealler): “Ne olması gerektiği” alanı, modern dönemde değerler kavramıyla karşılık bulur. Değerler, sadece dışsal bir zorunluluk (norm) değil, bireyin “nasıl olmak istediğini” ifade eden subjektif ideallerdir. Bu anlamda değerler, yaptırımlardan ziyade önceliklerimizi ortaya koyan ve bizi kendimizi inşa etmeye yönelten pusulalar olarak işlev görür.
  • Varoluşsal Sentez (Şahsiyetin İnşası): Ahlak, insanın mevcut halinden (olan) hareketle, kendi idrak ettiği değerlere (olması gereken) yönelmesiyle gerçekleşen bir **”var olma tarzı”**dır. Bu süreçte ahlak, ne sadece insanın mevcut doğasına indirgenebilir ne de sadece soyut bir “meli-malı” dünyasına hapsedilebilir. O, insanın kendisini ontik olandan ontolojik alana geçirme çabasıdır.
  • Deneyim ve Ufuk Kaynaşması: Ahlak, olmuş bitmiş bir hadise değil, her an gerçekleşen bir hadisedir. Dolayısıyla ahlakı anlamak, insanın insan olma yolculuğunda karşılaştığı problemleri zekice çözme ve bu yolla şahsiyetini derinleştirme faaliyetidir. Bu bakış açısına göre, insan olmak ile ahlaklı olmak bir tür özdeştir; zira insan ancak değerleri şahsiyetinde tecessüm ettirdiği ölçüde gerçek manada “var” olur.

Özetle, ahlak insanın mevcut yapısından (ne olduğu) güç alan ancak ideallerine (ne olması gerektiği) doğru yönelen bir inşa faaliyetidir. Bu iki alan arasındaki gerilim, ahlaki bilinci diri tutar ve kişiyi sürekli bir tekâmül ve şahsiyet inşası sürecinde kılar.

Din felsefesi bağlamında, modern insanın yaşadığı anlam krizini nasıl okuyorsunuz? Bu kriz, daha çok dinin kamusal alandan çekilmesiyle mi, yoksa dinin araçsallaştırılmasıyla mı ilgilidir?

Modern insanın yaşadığı anlam krizi, modernitenin üç yüz yıldır ürettiği değişimlerle insanlığın tarih boyunca biriktirdiği hikmet ve feraset deneyimlerini; değerleri, inançları ve ontolojik parametreleri buharlaştırmış olmasının bir sonucudur. Bu krizin temelinde, öznenin anlam evreninin bütününü teslim almasıyla doğa ve Tanrı’nın artık özne tarafından belirlenen unsurlar haline gelmesi ve insanın doğadan kopuk halde bireyselleşmesi yatar.

Bu kriz hem dinin kamusal alandan çekilmesi hem de araçsallaştırılmasıyla derin bir bağ içerisindedir:

  • Dinin Kamusal Alandan Çekilmesi ve Ontolojik Boşluk: Aydınlanma süreciyle birlikte Tanrı dahil her türlü yetke akıl mahkemesinin önüne çıkarılmış ve Tanrı hayatın dışına itilerek yerine insan konulmuştur. Bu durum, varlık ile değer arasındaki ontolojik zeminin kaybolmasına, anlamların buharlaşmasına ve yüce değerlerin yerini kişisel tercihlere (değerlere) bırakmasına yol açmıştır. Geleneksel dünyada “İyi” metafiziksel ve tarih üstü bir sabit iken, modern dönemde bu normatif yapı çözülmüş; yerine aynı güçte bir gereklilik konulamadığı için modern birey ontolojik bir güvensizlik ve anlamsızlık içine düşmüştür.
  • Dinin Araçsallaştırılması ve İşlevsellik: Modern düşünce, dini ontolojik bir hakikat olmaktan ziyade toplumsal bir işlev ve araçsal bir değer olarak görmeye başlamıştır. Özellikle faydacılık ve pragmatizm ekseninde din, toplumsal refaha katkıda bulunduğu veya pratik sonuçlar ürettiği ölçüde “yararlı” bir araç olarak kabul edilir. Günümüzde dinin bu araçsal niteliği, siyaset alanında popülizm ve kimlik inşası için bir aparat haline getirilmesiyle zirveye ulaşmıştır. Dinin bir “yaşama dünyası” olmaktan çıkıp ideolojik bir aygıta dönüşmesi, insanın kendi iç dünyasının imha edilmesine ve gerçekliğin simülasyonlara (hakikat sonrası/post-truth) kurban edilmesine sebebiyet vermiştir.

Sonuç olarak bu anlam krizi, varlık-bilgi-değer birliğinin bozulmasıyla ortaya çıkmıştır. Din hem kamusal alandaki bağlayıcı/normatif gücünü yitirerek insanı “boşlukta” bırakmış, hem de mevcut kalan kısımları güç ve tahakküm ilişkileri için araçsallaştırılarak asli ruhundan uzaklaştırılmıştır. Modern insanın yaşadığı bu “değer şizofrenisi”, kişiliğini odaklayacak bir ilkeden yoksun olmasından ve benliğinin parçalanarak sahte algılara mahkûm edilmesinden kaynaklanmaktadır.

İslam düşüncesi ile Batı felsefesi arasındaki ilişkiyi çoğu zaman “aktarımı” aşan bir “yeniden kurma” sorunu olarak ele alıyorsunuz. Sizce bugün bu ilişki hangi noktada tıkanmaktadır?

Günümüzde Müslüman öznenin yaşadığı deneyimsel süreci doğru teşhis etmek gerekir. Yaklaşık 300 yıldır modernlikle kuşatılmış durumdayız. Entelektüel, felsefî ve tarihsel açıdan çeşitli aşamaları deneyimlediğimiz bir sürecin içerisindeyiz. İslam toplumları, modernliği kendi içerisindeki aşamalarını hâlâ çözümleyebilmiş, neyi seçip neyi alabileceklerini tartışacak bir konumda değiller. İslam toplumunun modernleşme söylemleri iki açıdan günümüzü belirliyor. Birincisi metafizik düşüncenin daha açık bir ifadeyle İslam kavramıyla sadece metafiziğin anlaşılması, bu metafiziğin gölgesinden kurtulamamak. İkincisi ise batının, modernleşmenin, bireyselleşmenin, hukuk ve benzeri alanlarındaki deneyimlerini ihmal ediyor ya da gözardı ediyor oluşumuzdur. Felsefe, ne yaşadığımızı hatta ne durumda olduğumuzu araştırmak zorundadır. Bugün insan hakları, kadın hakları, din hakkı gibi hususlarda çok da iyi olmadığımız aşikardır. Metafizik düşüncenin yersiz ve yurtsuz bir biçimde tarihi olmayan doğrulardan ilhamla yapıldığı aşikardır. Yapılabilecek en iyi düşünce, bugün gelinen gelişim çizgisini ihmal etmeyen, yok saymayan ve gelecekteki gözlemciler tarafından da doğrulanabilecek ya da çürütülebilecek hipotezleri sınayabilmektir. Bu ise, İslam düşüncesi ile Batı felsefesi arasındaki ilişki, sadece bir “aktarım” meselesi değil, esasen bir “yeniden kurma” (reconstruction) sorunudur.

Görebildiğimiz kadarıyla 3 varoluş tarzı vardır. Bunlardan birincisi pozitif niteliksel imkanların varoluşu. İkincisi fiili olgusal durumların varoluşu. Üçüncüsü gelecekteki olguları yönetecek yasaların varoluşu. Bryan Turner oryantalizm hakkındaki tartışmasında Müslüman toplumların batı ile ilgili her şeyi reddetmesini yani ters oryantalizme gidilmesini tehlikeli bulur. Geleneğin temelci bir şekilde okunması, deneyimin ihmal edilmesi, yabancı bilgiye karşı refleks bugünün en tehlikeli hadisesidir. Müslüman düşünce, modernizmi belli bazı kavramlar; medeniyet, teknik, teknoloji gibi hususlar üzerinden anladığı için onu bir tür indirgeme olarak görür. İslam’ın özünün ne olabileceğini öne çıkarmak daha önemlidir. Diğer taraftan sünniliği eleştirmenin İslam’ın özünü öne çıkardığı savı da hem metafizik hem de özcülük temelli bir yaklaşımı seslendirir. İslam, bugün metafiziksel kuram olarak var olmaktadır. Gündelik hayat deneyimleriyle ya da bugünün dünyasında neye karşılık geldiği hiçbir zaman belirtilmemektedir. Bu yüzden de bugün yorumcu öznenin nerede bilinç ikametinde bulunduğunu, nasıl yaşadığını tespit edip yer bildirimlerini yapması lazım. İkinci olarak Müslüman özne kavramlarla ilişkisini düzeltmelidir. Özcü, metafiziksel, evrensel temelli olarak meselelere bakmamalıdır. Her türlü kavrama stratejik ve uzun vadede gerçekleşebileceği ihtimaliyle bakmalıdır. Geleneksel ve modernlik süreçlerini toplumun sağ duyusu, adalet kavramı üzerinden anlamaya çalışmalıdır. Üçüncüsü, Müslüman özne, olgu ve gerçek deneyimlere dayalı analizler eşliğinde hareket etmelidir. Dördüncüsü ise bugünün dijital ya da dönüşen dünyasındaki dengelere ya da değişimlere dikkat etmelidir. İslam ancak Müslümanların kendi çağında yapabildikleri belirlemeler ve dayanışmalara dayanarak doğru anlaşılabilir. Tarihle eşleşmeyen, iki kültürü farklı zamanlarda yaşayan bugünün Müslüman öznesi, bir tür kültürel şizofreni, hastalıklı, patolojik bir hal yaşamaktadır. Bu, bir taraftan bir patolojik hal iken diğer taraftan iç içe geçmiş ufuk genişliği ya da bilişsel imkanın artabileceği bir ufuk da sağlayabilir.

Bugün modernleşmeyi geleneksel olanın karşısında konumlandırmak da yanlıştır. Çünkü gelenek hiçbir zaman monoblok, bütün, blok bir şey olmamıştır. Aynı şey modernlik için de geçerlidir. Dolayısıyla geleneğin bir blok olduğu gelenekçilerin safsatasından veya yanlış akıl yürütmelerinden çıkan sonuçtur. İkincisi, gelenek ve modern ayrımında iki tarihsel süreci ideal tipe indirgemek, yani saf ve katışıksız formlar olduğunu iddia etmek yanlıştır, çünkü ne gelenek ne de modern, homojen yapılar değil heterojen yapılardır. İslamcılık, tarihsel ve kültürel olarak koşullara uygun farklı renk ve görünüşlerde tepkisel olarak çıkmıştır. Bugün zihnimizde iki kültür aynı anda yer tutmaktadır. Saf olmayan gerçeklikler olarak yaşamaklıktayız. Modernliği, deyim yerindeyse asıl metin olarak yaşıyoruz. Yaşadığımız hayat, modernliğin ana metninde hâşiye olarak bulunmaktadır, aynı durumda hakim bir cereyan içinde yaşamın bir gereği olarak ama ana akım, esas ilişkiler modern şekilde gerçekleşiyor. Kültürel ortam, kendi içine kapandığı zaman, başkalarıyla iletişim kurmaya yetersiz olduğu zaman daha da zorlaşmaktadır, anlam kaybı yaşamaktadır. Takıntılı hassasiyet göstermeye yönelmektedir. Bu durum da saldırganlık, zorbalık ve sert tutumları beraberinde getirmektedir. Biz ve öteki ayrımında güvenli bölgedeki biz, ötekiyle yüzleşmeyi seçmez. Ona karşı olmayı, ona karşı saldırmayı tercih eder. Ötekiyle iletişim kurma yeteneğini kaybettiği için herhangi bir şekilde kendini savunmaz. Etkileşim ve iletişim öğrenilebilir bir şeydir, tıpkı zeka gibi. Beşerî hayatımızı iletişim sorunlarına kurban etmemek gerekir.

Bugün bu ilişkinin tıkandığı temel noktaları kaynaklar ışığında şu şekilde analiz edebiliriz:

  • Amorf Yapıların Oluşması: En temel tıkanma noktalarından biri, kadim dönemdeki ontolojik ve hiyerarşik yapılara modern işleyişlerin eklemlenmeye çalışılmasıyla ortaya çıkan “amorf” (biçimsiz) yapılardır. Bu durum, iki farklı gerçeklik tasavvurunun sağlıklı bir sentez oluşturamadan birbirine yamalanmasından kaynaklanmaktadır.
  • Kavramsal Bağımlılık ve “Ödünç” Düşünme: Türkiye’de felsefe ve din eğitimi, kendi kavramlarını üretmek yerine Batı’dan alınan “ödünç kavramlarla” gerçekliğe bakma sorununu yaşamaktadır. Kendi medeniyetimize dair asli kavramlar (örneğin “marifet nazariyesi”) geride bırakılıp Batılı kategoriler (örneğin “epistemoloji”) esas alındığında, varoluş kendi özgün diliyle anlaşılamamakta ve düşünce dünyamız bir tür “acenteler ağına” dönüşmektedir.
  • Radikal Kopuş ve Gelenekle Kurulan Sorunlu İlişki: Modernleşme sürecinde ilerlemenin ancak geçmişten bir “kopuş” ile mümkün olacağı düşüncesi, tarihsel birikimi ve hikmet tecrübesini buharlaştırmıştır. Bu durum, insanın kendisini “evinde hissetmediği” bir yersizlik-yurtsuzluk hali ve bölünmüş bir benlik anlatısı üretmiştir.
  • Paradigma Çatışması ve İdeolojik Daralma: Bugün ilişki, iki kutuplu bir paradigma arasında sıkışmış durumdadır: Bir yanda Batı kaynaklı düşünceleri tamamen dışlayan gelenekçi anlayış, diğer yanda ise eskinin her türlü kalıntısını dönüştürmeye çalışan ilerlemeci-bilimsel yaklaşım. Bu kutuplaşma, tarafların birbirini anlamasını zorlaştırmakta ve düşünceyi ideolojik birer “ezber” haline getirmektedir.
  • “Saf Kavrayış” Mekânının Eksikliği: Yeniden inşa faaliyeti için hem geleneksel hem de çağdaş durumun önyargılarından arınmış bir “saf kavrayış mekânına” ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak mevcut akademik ve toplumsal iklim, bu “ara mekânı” oluşturmak yerine, tarafları kendi imtiyazlı normlarına hapseden bir çatışma zeminini beslemektedir.
  • Varlık-Bilgi-Değer Birliğinin Bozulması: Modernite ile birlikte “İyi” kavramı metafiziksel bir sabit olmaktan çıkıp kişisel bir “değer” tercihine dönüşmüştür. Bu durum, varlık ile değer arasındaki ontolojik zeminin kaybolmasına ve modern insanın “ontolojik bir güvensizlik” içine düşerek anlam haritalarını yitirmesine yol açmıştır.

Sonuç olarak bu ilişki, geçmişin birikimini bugünün diliyle ve yeni durumlarla uyumlu bir şekilde yeniden yapılandıramama noktasında tıkanmaktadır. Tıkanıklığın aşılması, “eski” olanı “yeni”nin içine katan, geçirgenliğe ve karşılıklı konuşmaya (diyaloğa) dayalı, “açık bir alan” inşasıyla mümkün görünmektedir.

 “Ahlak eğitimi” kavramı sizce öğretilebilir bir bilgi alanı mıdır, yoksa ancak yaşantı ve örneklik üzerinden mi inşa edilebilir?

“Ahlak eğitimi”, hem bilişsel bir bilgi aktarımını içeren “öğretim” boyutuna sahiptir hem de ancak yaşantı ve örneklik üzerinden “şahsiyet inşası” ile tamamlanabilen varoluşsal bir süreçtir. Kaynaklar ışığında bu kavramın iki yönünü şöyle detaylandırabiliriz:

1. Bilgi Alanı Olarak Ahlak Öğretimi

Ahlak, zihni bir süreç olarak kavramlar, ilkeler ve kurallar düzeyinde ele alındığında öğretilebilir bir bilgi alanı olarak görülebilir.

  • Kognitif Boyut: Ahlak öğretimi, belirli bir zaman ve mekânda hedeflenen bilişsel kazanımları ve sınırları ifade eder. Bu düzeyde kişi, “iyi”, “erdem”, “ödev” gibi kavramların anlamlarını ve ahlaki teorileri öğrenebilir.
  • Sınırlılıklar: Ancak sadece bir şeyleri bilmek veya düşünmek varoluşu değiştirmez; varoluşu değiştirecek olan o düşünceye uygun bir yaşantı halidir. Salt öğretim ve açıklama yoluyla, hayat deneyimi olmayan birine hayatın ne olduğu veya ahlakın özü tam olarak sunulamaz.

2. Yaşantı ve Örneklik Üzerinden İnşa (Asli Ahlak Eğitimi)

Gerçek manada ahlak eğitimi, bilginin şahsiyete dönüşmesi sürecidir ve bu ancak yaşayan örnekler üzerinden mümkündür.

  • Yaşayan Örnekler (İnsan-ı Kâmil): Ahlak, “insan olmanın” ne demek olduğunu kavramış, bu bilgiyi içselleştirmiş yaşam ustalarından ve ahlak erlerinden öğrenilir. Kişi, ahlaki bir tavrı taklit ederek değil, o örneği görerek ve zamanla kendi bünyesinde içselleştirerek (hal edinerek) öğrenir.
  • Deneyim Laboratuvarı: Eğitim, felsefi formüllerin deneyimlendiği bir laboratuvardır. Ahlak eğitimi, tecrübenin her an yeniden inşa edilmesidir; yani bilginin akılla kavranıp, değerlerin ruhla özümsenerek karaktere dönüşmesidir.
  • Diyalojik Süreç: Ahlak eğitimi, kişinin hem kendisiyle hem de geçmişten, şimdiden veya gelecekten gelen ahlaki seslerle bir diyaloğa girmesi hadisesidir.

Sonuç: Bilgiden İrfana Geçiş

Ahlak eğitimi, bilgiyi yapmaya çevirme (ilmi irfana dönüştürme) faaliyetidir. Pragmatik açıdan bakıldığında, ahlaki eğitim sadece dogmalara uymak değil, bireyin yeteneklerini geliştirerek onu kendi düzeninin mimarı kılmaktır. Özetle, ahlaki ilkeler teorik olarak anlatılabilir (öğretim), ancak ahlaki bir karakter ve şahsiyet ancak deneyim, yolculuk ve örneklik yoluyla inşa edilebilir.

Günümüz eğitim sistemlerinde ahlakın, çoğu zaman disiplin ve itaatle özdeşleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yaklaşım ahlaki özneyi güçlendirir mi, zayıflatır mı?

Günümüz eğitim sistemlerinde ahlakın disiplin ve itaatle özdeşleştirilmesi, ahlakın “varoluşsal bir serüven” ve “şahsiyet inşası” olan asli doğasından uzaklaşılması anlamına gelir. Kaynaklar ışığında bu yaklaşımı ve ahlaki özne üzerindeki etkilerini şöyle değerlendirebiliriz:

Ahlakın Disiplin ve İtaatle Özdeşleştirilmesinin Değerlendirmesi

  • Dışsal Zorunluluk vs. İçsel Bağlılık: Ahlak, dışarıdan dayatılan bir zorunluluk veya mutlak bir itaat alanı değil, bireyin kendi hür iradesiyle yöneldiği bir **”değer bağlılığı”**dır. Değerler, kişiyi kısıtlanmış hissettirmez; aksine birey ahlaki bir değeri benimsediğinde ona gönüllü olarak bağlanır. Ahlakın sadece disiplin ve kurallara itaat olarak sunulması, onu kişinin “nasıl yaşamalıyım?” (etik/ereksel) sorusundan koparıp “ne yapmak zorundayım?” (moral/normatif) sorusuna hapseder.
  • Mekanikleşme ve “Sahte Ahlak”: Ahlaki bir eylem, sadece bir otorite tarafından telkin edildiği veya disiplin gereği yapıldığı andan itibaren gerçek ahlak alanından çıkar; bir tür “simülasyona” (sahte ahlaka) dönüşür. Gerçek ahlak, eylemin “hakikat noktasından”, yani failin kendi içsel kavrayışından doğmasıyla mümkündür.
  • İktidarın Bir Aparatı Olarak Ahlak: Modern dünyada disiplin ve gözetim (panoptikon gibi yapılar), ahlakı bireyi “uysallaştırmak” ve belirli bir düzene tabi kılmak için kullanılan bir iktidar teknolojisine dönüştürebilir. Bu durumda ahlak, insanı özgürleştiren bir güç değil, onu organize eden bir sosyal yönetim aracı haline gelir.

Ahlaki Özneyi Güçlendirir mi, Zayıflatır mı?

Bu yaklaşım, ahlaki özneyi güçlendirmez, bilakis zayıflatır:

  • Mimar Yerine Yapı Malzemesi: İtaat merkezli eğitim, bireyi kendi hayat düzeninin “mimarı” kılmak yerine, önceden belirlenmiş bir sosyal sistemin “yapı malzemesi” haline getirir. Bu da öznenin yaratıcılığını ve şahsiyetini ortadan kaldırır.
  • Ahlaki Duyarlılığın Körelmesi: Ahlakın kurallara indirgenmesi, öznenin karmaşık durumlar karşısında “hassas ayrımlar yapma kapasitesini” kaybetmesine ve seçimlerin donuk, rutin bir hale gelmesine (ahlaki çürümeye) neden olur.
  • Ahlakçılık (Moralizm) ve Duyarsızlaşma: Fiili şartların yüce değerlerden bağımsız kurgulandığı bir ortamda sadece disiplin ve kural vurgusu yapmak, “ahlakçılığa” yol açar. Bu durum insanları gerçek ahlaki değerler konusuna karşı kayıtsız ve duyarsız hale getirir.
  • Sorumluluk Kaybı: İtaat odaklı yapılar, bireyin her eyleminde kendi sebebini (öznesini) görmesini engeller; sonuçta faillerden çok sistemlerin ön plana çıktığı ve kimsenin sorumluluk üstlenmediği bir dünya oluşur.

Sonuç olarak, ahlak eğitimi dogmalarla uyumlu bir rasyonel mutabakat sağlamaktan çok, bireyin kendi kendisinin ve düzeninin mimarı olmasını sağlayacak fakültelerini ve kendilik bilincini geliştirmeyi amaçlamalıdır.

William James ve pragmatist gelenek üzerine çalışmalarınızdan hareketle sormak isterim: Hakikatin “işe yararlılık” üzerinden tanımlanması, ahlaki relativizme kapı aralar mı?

William James ve pragmatist gelenek özelinde hakikatin “işe yararlılık” (workability) veya “nakit değeri” (cash-value) üzerinden tanımlanması, felsefi düzeyde kaçınılmaz olarak ahlaki relativizme (göreceliğe) kapı aralamaktadır. Bu ilişkiyi kaynaklar ışığında şu temel noktalarda analiz edebiliriz:

  • Hakikatin Şahsi ve Deneyimsel Karakteri: James için doğru, düşünce alanında bize “faydalı” (expedient) olandır. Bir fikrin doğruluğu, onun durağan bir niteliği değil, deneyim sahasında doğrulama sürecinde başına gelen bir olaydır. Hakikat, bireyin ihtiyaçlarına, eğilimlerine ve tatmin edicilik ölçütüne göre şekillendiği için, her ferdin doğruluk ölçütü kendi inanç sistemine ve kişisel deneyim bağlamına aittir. Bu durum, farklı insanların veya kültürlerin aynı olgu karşısında farklı “doğrular” üretmesine neden olur.
  • Değerlerin Kaynağı Olarak “Talep”: Pragmatist anlayışta ahlaki değerler, önceden var olan metafiziksel yapılar değildir; onlar bilinçli varlıkların “talebine” dayanır. James’e göre, tercih eden bir bilincin olmadığı bir dünyada iyilik veya kötülükten söz edilemez. Bir kimse bir şeyin iyi olduğunu hissettiği müddetçe, o şey o kişi için mutlak olarak iyidir; çünkü o kişi kendi kâinatındaki değerlerin yegâne yaratıcısıdır.
  • Ahlaki Göreceliğin Kaçınılmazlığı: Değerlerin öznenin yönelimine ve psikolojik tatminine indirgenmesi, nesnel ve genel-geçer ahlaki doğruların olamayacağı varsayımını besler. Eğer iki insan zıt kanaatlere sahipse ve her ikisi de kendi bağlamında bir “işe yararlılık” buluyorsa, birine doğru diğerine yanlış diyecek nesnel bir ölçüt ortadan kalkar. Bu durum, ahlakın durumsal ve bağlamsal karakterini vurgular.
  • Dengeleyici Unsur Olarak Sosyal Refah: James, bu göreceliğin bir anarşiye dönüşmemesi için “en yüksek sayıda talebin karşılandığı” ideal durumu bir hedef olarak koyar. Ahlaki özne, kendi taleplerini diğer insanların talepleriyle uyumlu hale getirmeye, toplumsal bir uzlaşı ve “sosyal ahenk” aramaya yönlendirilir.

Sonuç olarak, pragmatik doğruluk kuramı mutlak ve değişmez hakikat anlayışını reddettiği için ahlaki relativizme doğrudan bir temel sağlar. Ancak bu relativizm, “her şey mübahtır” anlamında bir nihilizm değil; aksine farklı ahlaki pratiklerin somut varoluşsal zeminlerde birbiriyle yüzleştiği, deneyim yoluyla sürekli yeniden inşa edilen ve “daha iyi” olanın arandığı bir açık alan inşasını hedefler.

Devam edecek…

Prof. Dr. Celal Türer Kimdir?

1987’de Ankara Ü. İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1987–1993 yılları arasında Elâzığ ve Sivas’ta öğretmenlik yaptı. 1993 yılında Erciyes Ü. İlahiyat Fakültesi’nde Felsefe Tarihi A. B. Dalı Araştırma Görevlisi oldu. 1997’de “William James’in Ahlak Anlayışı” çalışmasıyla doktor unvanını aldı. 2001 Ağustos–2002 Temmuz arasında Oklahoma State Üniversitesi Felsefe Bölümünde “Pragmatizm” ile ilgili araştırmalarda bulundu. Mayıs, 2004’te doçent oldu. 2007 yılında Kaliforniya Üniversitesinde “Dini Çoğulculuk” ve Southern Illinois Üniversitesinde “John Dewey” ile ilgili araştırmalarda bulundu. 2010 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi A. B. Dalına Profesör olarak atandı. 2013 yılında McGill Üniversitesi, İslami Araştırmalar Enstitüsünde alanıyla ilgili araştırmalar yaptı. Çalışma alanı Pragmatizm, Ahlak ve İslam Düşüncesidir. Evli ve üç çocuk babasıdır.