“Ahlak, Hukuk ve Aydın Sorumluluğu Üzerine”
- Tarih:
Dr. İSMAİL KILLIOĞLU

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk
Modern zamanlarda hukuk çoğu kez teknik bir disiplin, aydın ise yalnızca bilgi sahibi bir figür olarak algılanır. Oysa düşünce tarihine yakından bakıldığında hem hukukun hem de aydın sorumluluğunun çok daha derin bir ahlaki ve varoluşsal zemine dayandığı görülür. Hukukçu, akademisyen ve hikâye yazarı kimliklerini aynı düşünsel arayışın farklı tezahürleri olarak taşıyan İsmail Kıllıoğlu, tam da bu noktada hukuk, ahlak ve entelektüel sorumluluk arasındaki ilişkiye dikkat çeken isimlerden biridir.
Bu söyleşide İsmail Hoca ile ahlak ve hukuk ilişkisinden aydının iktidar karşısındaki konumuna, üniversite gençliğinin fikrî sorunlarından hikâye yazarlığının hakikat arayışıyla kurduğu bağa kadar uzanan geniş bir düşünce alanını konuştuk. Onun cevapları, yalnızca hukuk ve düşünce dünyasına değil, aynı zamanda bugünün aydın sorumluluğuna ve entelektüel disiplinine dair önemli hatırlatmalar içeriyor.




Hukukçu, hukuk felsefecisi, akademisyen ve hikâye yazarı… Bu çok katmanlı kimlikler arasında sizin için merkezde duran nedir? Yoksa hepsi aynı arayışın farklı tezahürleri midir?
İnsan varlığı olarak tek bir hayatımız vardır. Fakat o hayatın gerçekleşmesi ve tezahürü çeşitli boyutlarda kendini göstermektedir. Bu gösterimleri meslek, meşguliyet, faaliyet alanı şeklinde tanımlıyoruz. Hukuku kuramsal boyutuyla kavrayışım hukuk felsefesini, o da akademik yönüyle onu içerdi. Edebiyat, dolayısıyla hikâye yazarı kimliği onlarla kendi içinde bir uyum ve denge kurdu. Arayış bütün bunları kapsar bir süreç olarak beslenip sürdürdü. Bunlar arasında kategorik bir ayrıma yer yoktur.
Doktora çalışmanızda ele aldığınız “ahlak-hukuk ilişkisi” meselesi bugün Türkiye’de ve dünyada nasıl bir krizle karşı karşıya? Hukukun ahlaki temellerinin zayıfladığını düşünüyor musunuz?
Burada temel sorun ahlak ve hukuk olgularını birbirinden yalıtan yaklaşım ve anlayışta ortaya çıkmaktadır. Oysa ahlak da hukuk da son çözümlemede insanın dışa yansıyan davranışının yeterli ölçüde değerlendirilmemesinde yatmaktadır. Ahlak ve hukukun dış dünyaya yansımaları, onların etki, işlev ve sonuçlarının değerlendirilmesinde asıl özlerinin birlikteliği ihmal edilmektedir. Her ikisinin özleri insanın doğasında içkin olmalarıdır. Bu göz ardı edildiğinde kavramaları da yetersiz, eksik kalmaktadır. Batıda belli ölçüde doğal hukuk öğretisi, ahlak ve hukuku özleri itibariyle insan doğasına dayandırmaya çalışmıştı, ama ileri sürülen farklı hukuk anlayışları bu ilişkiyi olumsuz yönde etkiledi. Buna rağmen olumlu sayılacak görüşlerin bulunmadığı söylenemez. Ancak genel kültür bağlamında nispi bir etkiden de söz edilebilir.
Yazılarınızda ve sohbetlerinizde “aydın” kavramı üzerinde özellikle duruyorsunuz. Sizce aydın kimdir? Bilgi sahibi olmak ile entelektüel sorumluluk taşımak arasında nasıl bir fark vardır?
Aydın kavramının yeterince tanımlandığını, konum, görev ve işlevinin istenilen düzeyde tartışılıp ortaya konulduğunu söyleyemeyiz. Kısaca aydın, toplumun, düşüncenin, kültürün sorgulamadan, araştırmadan yaklaşmasıyla var olanla yetinmeye başlamasına itiraz eden, uyaran, göreceli rahata razı olmayandır. Yani insanların ve toplumların at sineğidir. Bu nitelendirme Sokrates’e aittir. Ebu Hanife’yi burada mutlaka anmak şarttır. Teklif edilen görevi reddetmesi ve baskıya maruz kalması acıklı bir örnektir. Cumhuriyet döneminde tek parti iktidarına itiraz eden Necip Fazıl i, bir açıdan Nazım Hikmet i anmak yerinde olmalıdır.
“Müslüman aydın iktidarla ilişkisini sorgulamalı” şeklindeki yaklaşımınız çerçevesinde soralım: Aydın ile iktidar arasındaki mesafe ne olmalıdır? Eleştirel mesafe kaybolduğunda ne olur?
Müslüman aydın kavramı irdelenmesi gereken bir kavramdır. Ulema kavramını da ayrıca bu bağlamda ele almak zorunluluğu vardır. Ayrıca iktidar, başlı başına bir olgu olarak İslam düşüncesinde, özellikle siyaset felsefesi temelinde tartışmaya açık durmaktadır. Buna rağmen aydın ile, özellikle siyasal iktidar ilişkisi sorun üretme kaynağı olma gizil gücünü sürdürmektedir. Aydın’ın konumu, işlevi, görevi, sorumluluğu genel bir uzlaşı ya kavuşturulabilirse, iktidar ilişkisinin anlam ve niteliğini belirlemek o zaman anlamlı hale gelebilir.
Bugünün üniversite gençliği sizce en çok hangi fikrî zaafla karşı karşıya? İdeolojik kamplaşmalar mı, entelektüel tembellik mi, yoksa yönsüzlük mü?
Üniversite gençliğinden önce insan eğitimi sorunu kendi bağlam ve sınırları içinde ele alınmak durumundadır. İdeoloji, entelektüel etkinlik vb sorunun özü olarak görülmemelidir.
Hukuk eğitiminin teknikleştiği; fakat düşünce boyutunun zayıfladığı yönünde eleştiriler var. Bir hukukçunun mutlaka felsefe, edebiyat ve tarih okuması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Bazı yazılarımda hukuk teknikerleri tanımlanmasında bulunulmuştu. Elbette hukukun uygulanması birtakım niteliklere sahip olmayı gerektirmektedir. Hukuk öğretimi bunu amaç olarak ortaya koyamaz. Dolayısıyla hukuk öğretiminde hukuk kültürüyle ilişkisi olan diğer bilgi dallarıyla, en azından genel düzeyde bir bilgiye ihtiyaç duyar. Sözgelimi adalet kavramını salt bir yasa maddesinde tanımlayamazsınız. Dine, felsefeye, sosyolojiye, psikolojiye, hatta matematiğe başvurmanız kaçınılmazdır. Mesela hukuk matematik bile denilmiştir. Roma, sonraki dönemlerdeki batı edebiyatının gelişmesinde Romalı hukukçuların kararları, dil kullanım ve tahlilleri önemli bir yer tutmaktaydı.
Öykülerinizde insanın iç gerilimi, ahlaki sınavı ve varoluşsal yalnızlığı dikkat çeker. Hikâye yazmak sizin için bir estetik faaliyet mi yoksa hakikati başka bir düzlemde arama biçimi mi?
Hikayelerde insanı manevi boyutu, iç derinliği, çatışmalarıyla ele almak sadece estetik bir yaklaşım ya da hakikati aramada başvurulan bir araç olarak değerlendirilmemelidir. Sanat, inanç birbirinin seçeneği değil, birlikteliğinin gerekli olan anlatım biçimleridir.
1960’lardan itibaren içinde bulunduğunuz dergi çevreleri (Mavera, İlim ve Sanat vb.) Türkiye’de düşünce hayatı açısından nasıl bir iklim oluşturuyordu? O dönemle bugün arasında temel fark nedir?
Söz konusu dönemde çıkan dergiler ve çevresinde, elbette inanç birliği belirleyiciydi, ama aynı zamanda ortak düzlemde etkinlikte bulunma bilinci de vardı. Bu bir bakıma yol arkadaşlığı ahlakının, farklı kişiliklere saygı duymanın, vefa içinde olmanın, feragat göstermenin gibi erdemlerin öncelenmesi söz konusuydu. Bugünküyle arasında fark aramanın gerektiğini düşünemiyorum.
Türkiye’de muhafazakâr düşüncenin entelektüel üretim kapasitesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelenekle ilişki kurarken eleştirel aklı nasıl koruyabiliriz?
Muhafazakâr düşünce deyimi pek yerinde bir niteleme olarak gelmiyor bana. Muhafazakâr nitelemenin kökeni Fransız Devrimi dönemine dayanmaktadır ve öncelikle siyasal olanla bağlantılıdır. Bu bağlamda bizde muhafazakâr tanımı oldukça muğlaktır. Bundan dolayı sistemli, bütünlüklü bir düşünce olarak yerli yerinde tanımlanamamıştır. Bu yüzden düşünce, dünya görüşü oluşturma bakımından kendi içinde çözülmesi gereken sorunlara sahiptir. Eleştirel aklı da akıl ve eleştiri etkinliği bağlamında birlikte ele almak gerekir sanırım.
Sıklıkla gençlere “alanınızda en iyisi olun” tavsiyesinde bulunuyorsunuz. Bu bireysel mükemmeliyet vurgusu, toplumsal sorumlulukla nasıl birleşir?
Evet, özellikle gençlere yetenekleri, imkanları ölçeğinde ilgi duydukları alana kendilerini vermelerini, deyim yerindeyse aşamalarını, yapıp ettiklerine ciddiyetle yaklaşmalarını, kişilikleriyle bütünleştirmelerini söylediğim oluyor. Çalışma, iş, meslek disiplini toplumsal sorumluluğu da içerir.
Dijital çağda bilgiye erişim kolaylaştı; fakat derinlik azaldı deniyor. Sizce bugünün gençleri hakiki bir düşünce disiplini geliştirebilir mi? Bunun şartları nelerdir?
Bilgiye ulaşma yollarının artması bir dereceye kadar önemlidir, ama bilgiyi hayatın içinde işlevsel kullanabilmek de gerekmektedir.
Geriye dönüp baktığınızda, Türkiye’de hukuk, düşünce ve edebiyat alanında en çok eksikliğini hissettiğiniz şey nedir? Gelecek için hangi umudu taşıyorsunuz?
Türkiye’de düşünme, bilgi, dolayısıyla ilgili alanlarda durağanlık, hatta anlam ve önemlerinin kavranması bakımından bir gayret, çaba, azim gevşekliği görülmektedir. Öncelikle bu gevşekliğin tespit edilerek ne yapılması gerektiğini bir sorun olarak kabul edip kavramaya ihtiyaç vardır, diye düşünüyorum.
Dr. İsmail Kıllıoğlu Kimdir?
11 Nisan 1947 tarihinde Gülsüm Hanım ile çiftçi Hanifi Kıllıoğlu’nun oğlu olarak dünyaya gelen İsmail Kıllıoğlu, lise öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1974’te mezun oldu. Çalışma Bakanlığında iş müfettişi olarak çalışırken (1976-78) Sakarya Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi’ne asistan olarak girdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Kamu Hukuku alanında yüksek lisans yaptı (1981). 1985’ten itibaren Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Felsefe Tarihi okuttu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde “Ahlak-Hukuk İlişkisi” konulu teziyle doktor unvanı aldı (1988). Hâlen İstanbul’da yaşayan ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinde öğretim görevlisi olan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
İsmail Kıllıoğlu’nun ilk öyküsü (“Tahım”), lise yıllarında Osman Sarı’yla birlikte çıkardıkları Gonca (1965-67) adlı sanat ve edebiyat dergisinde yayımlandı. Yeni Devir, Millî Gazete, Yeni Şafak, Sağduyu gazeteleri ile İlim ve Sanat, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yönelişler, İslam, Kadın ve Aile, Merdiven dergilerinde yazı ve öyküleri yayımlandı. Kelam, Mavera, İlim ve Sanat ve BFT (Bilim, Felsefe, Tarih) dergilerinde yöneticilik yaptı. Yazı ve öykülerinde Mustafa Yakup ve İsmail Karaosmanoğlu imzalarını da kullandı. Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı adlı kitabından alınan “Kesit” adlı öyküsü, Ö. F. Yılmaz tarafından sinemaya uyarlandı ve TRT’de gösterildi (1978).
Deneme türünde de eserleri olmakla birlikte İsmail Kıllıoğlu, öykücü kimliği ile ön plana çıkan bir yazardır. Öykülerini Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı (1974), Hayata Uyanış (1984), Gül ve Ateş (1993) ve Aşkın İzi(1999) adlı dört kitapta toplayan yazar, kendine has bir öykü dünyası kurmayı başardı. Kıllıoğlu, İslami bir hassasiyetin belirgin bir şekilde gözlemlendiği öykülerinde daha çok geleneksel hayat ile modern hayatın çatışması temasına yoğunlaştı (Ceylan 2016: 147-148). Bilinç akışı tekniğinden sık sık faydalanan ve bazı öykülerinde masalsı-şiirsel bir üslup gözlemlenen İsmail Kıllıoğlu, 1970 sonrası öykücülüğümüzde farklı teknik açılımlar geliştirmeye çalışan bir yazar olarak dikkat çekmektedir.




