Picture of Mümtaz Nizam
Mümtaz Nizam

Ahlaki Çöküş Anlatısı Bir Yakınmadan Meşruiyet Aracına

A+ A-

Toplumsal tartışmalarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri şu: “Eskiden toplum daha ahlaklıydı.” Bu cümle, çoğu insanın dilinde masum bir yakınma olarak yer alır. Bir kuşak serzenişi, gündelik hayata dair bir hayal kırıklığı, hızla değişen dünyaya karşı hissedilen bir yabancılık… Bu ifadeyi kullananların büyük kısmı için ortada bilinçli bir siyasal tercih ya da stratejik bir hesap yoktur. Aksine bu söz, dağınık bir rahatsızlığın, tam olarak adlandırılamayan bir huzursuzluğun kısa ve tanıdık bir ifadesi gibidir.

Ancak bir cümlenin masumca kurulması, onun kamusal alanda masumca işlediği anlamına gelmez. Bugün bu söz, bireysel bir yakınma olmaktan çıkarak belirli bir siyasal ve kültürel atmosfer içinde dolaşıma girmektedir. Bu atmosfer, insanlara ne düşüneceklerini dikte etmekten çok, zaten hissettiklerini ifade edebilecekleri hazır bir dil sunmakta, böylece “eskiden toplum daha ahlaklıydı.” cümlesi, olup biteni anlamaya yönelik bir arayıştan ziyade, neyin normal, neyin sapma sayılacağını sessizce belirleyen bir çerçeveye dönüşmektedir.

Bu nedenle asıl soru, bu cümleyi kimin kötü niyetle kurduğu değil; bu cümlenin hangi koşullarda bu kadar yaygın, bu kadar tanıdık ve bu kadar ikna edici hâle geldiğidir.

Bilim Ne Diyor, Biz Ne Hissediyoruz?

Yakın zamanda Nature dergisinde yayımlanan kapsamlı bir araştırma* , bu yaygın hissiyatla ilgili önemli bir tablo ortaya koydu. Farklı kuşaklardan geniş örneklemlere dayanan bu çalışma, insanların ahlaki davranışlarının zaman içinde belirgin biçimde kötüleşmediğini; buna karşılık, hemen her kuşağın kendisinden sonrakileri ahlaki açıdan daha zayıf algıladığını gösteriyor.

Ortaya çıkan tablo dikkat çekici: Ahlaki davranışlar dramatik biçimde değişmiyor, fakat ahlakın çöktüğüne dair inanç büyük ölçüde sabit kalıyor. Bu durum, bizi ahlakın durumundan çok, ahlak algısının nasıl üretildiği sorusuna yöneltmektedir.

Bu algı, bireylerin bilinçli tercihlerinden ziyade, içinde yaşanılan dil ve atmosfer tarafından besleniyor. İnsanlar ahlak üzerine düşünürken, çoğu zaman bu düşünceyi hazır kalıplar üzerinden kuruyor. “Eskiden daha iyiydik” anlatısı da tam bu noktada devreye giriyor.

“Eskiden Daha İyiydik” Demek Ne Sağlıyor?

Bu cümle kurulduğunda, çoğu zaman fark edilmeden birkaç şey aynı anda gerçekleşiyor. İlk olarak, bugünün karmaşık sorunları sadeleştiriliyor. Ekonomik adaletsizlikler, kurumsal güvensizlik[1]ler, siyasal gerilimler; hepsi tek bir açıklama altında toplanıyor: ahlaki yozlaşma.

İkinci olarak, sorumluluk bulanıklaşıyor. Sorunların hangi kararlarla, hangi yapılarla, hangi tercihlerle oluştuğu geri plana çekiliyor. Yerine herkesin hem dahil oldu[2]ğu hem de tam olarak sorumlu olmadığı muğlak bir “toplum” fikri geçiyor.

Son olarak çözüm tahayyülü değişiyor. Karmaşık sorunlar karmaşık çözümler gerektirmiyormuş gibi görünmeye başlıyor. Güçlü bir irade, sert bir toparlanma, eski düzenin geri çağrılması yeterli olacakmış hissi doğuyor. Bu noktada cümlenin kendisi hâlâ masum olabilir; fakat işlevi artık masum değildir. Çünkü bu dil, sorunları tartışmak yerine onları belli bir yönde anlamaya alıştırır.

Nostalji ve Siyasetin Sessiz Uyumu

Popülist siyaset, çoğu zaman insanlara ne düşüneceklerini öğretmez; onların zaten hissettiği şeyleri anlamlı bir hikâyeye dönüştürür. “Altın çağ” anlatıları tam da bu yüzden güçlüdür. Geçmiş, eleştirel bir değerlendirme konusu olmaktan çıkar; bugünü yargılamanın ölçütüne dönüşür.

Bu anlatı içinde ahlak, ortak bir müzakere alanı olmaktan uzaklaşır. Ahlak artık üzerinde konuşulan bir değer değil, üzerinden saf tutulması beklenen bir konum hâline gelir. Kimlerin “ahlakı savunduğu”, kimlerin “bozduğu” sorusu siyasal alanı fark edilmeden daraltır. Bu süreç, insanların bilinçli biçimde manipüle edilmesiyle değil; gündelik dilin siyasal anlamlarla yavaş yavaş yüklenmesiyle işler.

Sert Ahlak Dili Neyi Güçlendirir?

Ahlak dili sertleştikçe, ahlaki davranışın kendisi güçlenmez; aksine, daha dikkatli, daha temkinli ve daha geri planda yaşanan bir şeye dönüşür. Sürekli çöküşten, yozlaşmadan ve tehditten söz eden bir dil, ahlakı gündelik hayatın doğal bir parçası olmaktan çıkarır. Ahlak, bu dil içinde olağan bir tutum değil, istisnai ve bedeli olan bir tercih gibi görünmeye başlar.

Bu tür bir atmosferde insanlar neyin doğru olduğunu bilmedikleri için değil, doğru olanın karşılık bulup bulmayacağından emin olamadıkları için geri çekilir. Ahlaki davranış, güvenli bir zemin üzerinde değil; sürekli sorgulanan, yanlış anlaşılmaya açık ve çoğu zaman yalnız bırakılan bir konuma itilir. Böylece ahlak, ortak bir pratik olmaktan çıkar; bireyin tek başına taşıması gereken bir yük hâline gelir.

Sert ahlak dili, farkında olmadan şu duyguyu besler: “Bu dünyada ahlaklı olmak saflıkla karıştırılabilir.” Bu duygu, açık bir tehditten çok daha etkilidir. Çünkü insanları doğrudan korkutmaz; onları sessizce temkinli olmaya, geri durmaya, görünmezleşmeye yönlendirir. En yüksek sesle yapılan ahlak çağrıları bile, bu sessiz etki karşısında zayıf kalır.

Bu noktada ahlak, korku üzerinden taşınmaya çalışılır. Oysa korku, ahlaki davranışı çoğaltmaz; onu daraltır. Korkunun hâkim olduğu bir kamusal alanda insanlar, doğru bildiklerini yapmaktan çok, yanlış anlaşılmamayı gözetir. Ahlaki tercih, cesaretle değil, hesapla birlikte anılır hâle gelir.

Ahlak ise böyle bir iklimde kök salmaz. Ahlak, korkuyla değil, güvenle taşınır. İnsanların birbirlerinin iyi niyetine asgari düzeyde inanabildiği, karşılıklılığın tamamen çözülmediği ve ahlaki davranışın cezalandırılmayacağından emin olunabildiği ortamlarda güçlenir. Sert dilin ürettiği şey ahlaki disiplin değil, ahlaki yorgunluktur.

Belki de Yanlış Soruyu Soruyoruz

Uzun süredir ahlak tartışmaları aynı soru etrafında dönüp duruyor: “Neden bu kadar ahlaksızlaştık?” Bu soru, ilk bakışta güçlü ve sarsıcı görünse de, çoğu zaman bizi olduğumuz yerde sabitliyor. Çünkü bu şekilde kurulduğunda, ahlaki sorunları bireylerin niyetlerine ve karakterlerine indirgeme eğilimi taşıyor. Yanıt arayışı, ister istemez suçlayıcı bir hatta ilerliyor.

Oysa yaşadığımız deneyimler bize başka bir şey söylüyor. İnsanlar neyin doğru olduğunu eskisinden daha az bilmiyor; fakat bu doğruları kamusal alanda dile getirmek ve onlara göre yaşamak giderek daha zor hâle geliyor. Ahlaki davranış, bireysel bir karardan çok, belirli koşullara bağlı bir pratik olarak şekilleniyor. Bu nedenle belki de soruyu başka bir yerden kurmak gerekiyor.

Ahlaklı kalmayı hangi koşullarda bu kadar zorlaştırdık? Bu soru, odağı bireylerin ahlaki yeterliliğinden alıp, içinde yaşadıkları yapısal ve söylemsel ortama yöneltiyor. İnsanların hangi atmosferde konuştuğunu, hangi riskleri göze almak zorunda kaldığını ve hangi karşılıkları bekleyebildiğini görünür kılıyor.

Bu çerçevede ahlak, soyut bir erdem olmaktan çıkıyor. Ahlak, taşınması gereken bir yük değil; taşınabilir kılınması gereken bir kamusal kapasite olarak beliriyor. Güvenin, karşılıklılığın ve asgari adalet duygusunun zayıfladığı ortamlarda ahlaki davranış istisnalaşıyor; bu istisnalaşma ise ahlaki bir çöküşten çok, ahlaki kapasitenin daralmasına işaret ediyor.

Bu bakış açısı, ahlak tartışmasını suçlamadan uzaklaştırırken, sorumluluğu dağıtmıyor. Tam tersine, sorumluluğu daha zor ama daha anlamlı bir yere taşıyor: dili, kurumları ve birlikte yaşama biçimlerimizi yeniden düşünmeye.

Ahlakı Korumak Ne Anlama Gelir?

Ahlakı korumak, çoğu zaman geçmişe dönük bir çağrıyla karıştırılır. Sanki bir zamanlar var olduğu varsayılan tertipli bir düzen, sıkı normlar ve ortak değerler bütünü geri çağrıldığında ahlak da kendiliğinden yerini bulacakmış gibi düşünülür. Oysa bu tahayyül, ahlakı yaşayan bir pratik olmaktan çok, hatırlanması gereken bir mirasa indirger. Ahlakı korumak, geçmişin idealize edilmiş bir düzenine dönmek değildir. Ahlakı korumak, ahlaklı davranmanın bedelini düşürmektir.

Bugün ahlaki davranış, çoğu zaman cesaretten çok dayanıklılık gerektirir. Çünkü ahlak, yalnızca doğruyu bilmekle değil, o doğruyu taşıyabilecek koşullara sahip olmakla ilgilidir. Ahlaklı davranmanın karşılık bulmadığı, yanlışın daha işlevsel göründüğü ve belirsizliğin kalıcı hâle geldiği ortamlarda, ahlaki tercihler geri çekilir. Bu geri çekilme, ahlaksızlıktan değil; taşınamaz hâle gelen bir yükten kaynaklanır.

Bu nedenle ahlak, daha sert yargılarla, daha yüksek sesle yapılan çağrılarla ya da daha sık tekrar edilen çöküş anlatılarıyla güçlenmez. Aksine, bu dil ahlaki davranışı daha da pahalılaştırır. Sürekli suçlayan, tehdit eden ve saflaşmaya zorlayan bir kamusal atmosfer, insanları ahlaklı olmaya değil, temkinli olmaya iter. Ahlak, bu ortamda görünür bir erdem değil, sessizce korunması gereken bir risk hâline gelir.

Oysa ahlakın güçlenmesi için gereken şey, korkunun değil öngörülebilirliğin artmasıdır. İnsanların doğru bildiklerini dile getirdiklerinde yalnız kalmayacaklarından, ahlaki davranışın cezalandırılmayacağından ve karşılıklılığın tamamen çözülmediğinden emin olabildikleri bir kamusal düzen… Ahlak, ancak böyle bir zeminde gündelik hayatın parçası hâline gelir.

Bu noktada durup sormak gerekir: Ahlak gerçekten çöktüyse, bunu yıllardır bu kadar yüksek sesle tekrar etmek neden bizi daha ahlaklı yapmadı? Neden her “ahlak çağrısı” biraz daha fazla yorgunluk, biraz daha fazla geri çekilme üretiyor? Belki de sorun ahlakta değildir. Belki de sorun, ahlak adına kurduğumuz dünyadadır.

Ahlak ne geçmişe sığınılarak ne de bağırarak korunur. Ahlak, ancak insanların birlikte yaşayabileceğine dair asgari bir güven duygusunu kaybetmediği dünyalarda varlığını sürdürebilir. Bu güven aşındığında, geriye kalan şey ahlaki çöküş değil; ahlaki yalnızlıktır. Ve belki de bugün asıl yüzleşmemiz gereken mesele budur.


* Mastroianni, Adam M., ve Daniel T. Gilbert. “The Illusion of Moral Decline.” Nature 618, no. 7966 (2023): 782–89. https://doi.org/10.1038/s41586-023-06137-x