Aıpac’ın Parası Yetmedi: El-Sayed Ve Demokrat Parti’nin Değişen Yüzü
- Tarih:
Amerikan siyasetinde paranın önemsiz olduğunu söylemek herhalde biraz safdillik olur. Seçim kampanyalarının yüz milyonlarca dolara ulaştığı, televizyon reklamlarından sosyal medya organizasyonlarına kadar siyasetin hemen her aşamasının ciddi finansman gerektirdiği bir ülkeden söz ediyoruz. Fakat Michigan’da 4 Ağustos’ta yaşananlar, Amerikan siyasetinde paranın çok şey satın alabildiğini ama bazen seçimi satın almaya yetmediğini bir kez daha gösterdi.
41 yaşındaki hekim ve eski kamu sağlığı yöneticisi Abdul El-Sayed, Michigan’daki Demokrat Parti Senato ön seçiminde Kongre üyesi Haley Stevens’ı mağlup ederek partisinin Senato adayı oldu. Kasım ayında Cumhuriyetçi Mike Rogers’ı da yenebilirse Amerikan tarihinin ilk Müslüman senatörü olacak. Seçimi asıl dikkat çekici hâle getiren ise El-Sayed’in karşısındaki mali gücün büyüklüğüydü.
AIPAC ve bağlantılı kuruluşların Stevens lehine yaptığı harcama 30 milyon doları aşarken, Stevens’ı destekleyen dış grupların toplam harcaması 60 milyon doların üzerine çıktı. El-Sayed ise yüzlerce yerel etkinliğe, binlerce gönüllüye ve taban örgütlenmesine dayanan daha farklı bir kampanya modeli kurdu. Yarış, kendi kampanyasının ifadesiyle giderek “the many versus the money”, yani geniş seçmen kitlesi ile büyük para arasındaki mücadeleye dönüştü.
Bu defa büyük para kaybetti. Ancak sonucu yalnızca AIPAC’ın aldığı bir seçim mağlubiyeti şeklinde okumak, meselenin daha önemli tarafını gözden kaçırmak olur. Asıl soru, El-Sayed’in zaferinin Demokrat Parti içerisinde daha geniş bir siyasi ve sosyolojik dönüşümün işaretlerinden biri olup olmadığıdır.
Bu açıdan El-Sayed’e baktığımızda Zohran Mamdani, Rashida Tlaib ve Ilhan Omar gibi başka isimler de aynı çerçevenin içine girmeye başlıyor. Hepsi Müslüman olmakla birlikte, onları asıl ilginç hâle getiren yalnızca dini kimlikleri değil; farklı derecelerde Demokrat Parti’nin geleneksel merkezinin solunda konumlanmaları, Amerikan dış politikasındaki eski İsrail konsensüsüne meydan okumaları ve ekonomik eşitsizlik, sağlık, konut, işçi hakları ile büyük paranın siyasetteki etkisini aynı siyasi dil içerisinde ele almalarıdır.
Bu isimlerin tamamını “demokratik sosyalist” başlığı altında toplamak ise doğru olmaz. Mamdani kendisini açık biçimde demokratik sosyalist olarak tanımlarken El-Sayed bu etiketi reddediyor; buna rağmen Medicare for All, güçlü sendikalar ve büyük sermayenin siyasi etkisinin sınırlandırılması gibi konularda Bernie Sanders çizgisine yakın duruyor. Dolayısıyla ortaya çıkan yönelimi bir “Müslüman sosyalist hareket”ten ziyade, Müslüman siyasetçiler arasında görünür hâle gelen progresif-popülist bir siyasi yönelim olarak tanımlamak daha isabetli görünüyor.
Kimlikten Geçim Sıkıntısına
Bu yeni siyasi yönelimin dikkat çekici taraflarından biri, kimliği ortadan kaldırmadan kimlik siyasetinin sınırlarını aşmaya çalışmasıdır. Mamdani, El-Sayed, Tlaib veya Omar Müslüman kimliklerini gizlemiyorlar; fakat seçmenden yalnızca Müslüman oldukları veya bir azınlık grubunu temsil ettikleri için destek istemiyorlar.
Mamdani’nin New York’taki belediye başkanlığı başarısının merkezinde hayat pahalılığı, kira ve ulaşım gibi gündelik ekonomik sorunlar bulunurken El-Sayed Michigan’da sağlık hizmetlerine erişim, çalışan ailelerin ekonomik sıkıntıları ve siyasette büyük sermayenin etkisi üzerine yoğunlaştı. Filistin meselesi her iki isim için de önemli olmakla birlikte, seçmene sundukları siyasi teklif bundan çok daha genişti.
Bu durum Demokrat Parti’nin klasik temsil siyasetinde de bir farklılaşmaya işaret ediyor olabilir. Parti uzun yıllar boyunca daha fazla siyah, Latino, kadın veya Müslüman siyasetçinin kamusal alanda yer almasını ilerici siyasetin önemli hedeflerinden biri olarak gördü; yeni kuşak ise temsil talebinin üzerine daha maddi ve sınıfsal bir siyaset ekliyor.
Artık yalnızca “beni kimliğim nedeniyle görün” denilmiyor; “kiranızı nasıl düşüreceğiz, sağlık hizmetlerini nasıl ucuzlatacağız ve büyük paranın siyasetteki etkisini nasıl sınırlayacağız?” soruları da soruluyor. Kimlik ortadan kalkmıyor, fakat ekonomik adalet ve sınıf meselesiyle birleşiyor. Mamdani’den El-Sayed’e uzanan hattın asıl gücü de belki burada yatıyor: Kimliklerinden vazgeçmeden kimlik siyasetinin ötesine geçmeye çalışıyorlar.
Neden Özellikle Müslüman Progresifler?
Amerikan siyasetinde görünür hâle gelen Müslüman siyasetçilerin önemli bir bölümünün neden progresif kanatta yer aldığı ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele. Bunun tek bir sebebi yok; ancak son çeyrek yüzyıllık Amerikan siyasi tarihi bazı ipuçları sunuyor.
Bugün siyasete giren Müslüman Amerikalı kuşağın önemli bir bölümü 11 Eylül sonrası Amerika’sında yetişti. Patriot Act’i, Irak Savaşı’nı, “teröre karşı savaş” döneminin güvenlik politikalarını, Müslümanlara yönelik şüphe ortamını, Trump’ın ilk dönemindeki seyahat yasağını ve son olarak Gazze konusunda Washington’daki iki partili dış politika konsensüsünü yaşadılar. Dolayısıyla devletin gücü, savaş ve siyasi dışlanma bu kuşak için yalnızca akademik kavramlar olmadı.
Bu tecrübelerin ekonomik eşitsizlikle birleşmesi, Müslüman siyasetçilerin gençler, göçmenler, kiracılar, sendikalar ve mevcut ekonomik düzende kendisini dışarıda hisseden diğer kesimlerle koalisyon kurmasını kolaylaştırıyor olabilir. Fakat burada önemli bir karşı örnek var: Amerikan Müslümanlarının tamamı sola yönelmiyor ve Michigan bunun en çarpıcı örneklerinden birini 2024 seçimlerinde verdi.
Donald Trump, Arap Amerikalı nüfusun yoğun olduğu Dearborn’da Kamala Harris’i geride bırakırken, Biden-Harris yönetiminin Gazze politikasına duyulan tepki bu değişimde önemli rol oynadı. Bu durum, Amerikan Müslümanlarını birleştiren temel duygunun mutlaka “solculuk” değil, daha derinde siyasi merkeze yönelik güvensizlik olabileceğini düşündürüyor.
Bir seçmen bu rahatsızlığın cevabını El-Sayed veya Mamdani’de bulurken, başka biri Trump’a veya üçüncü bir partiye yönelebiliyor. İdeolojik sonuçlar farklı olsa da başlangıç noktasında benzer bir duygu bulunabilir: “Beni yöneten siyasi merkez artık beni temsil etmiyor.” Eğer böyleyse El-Sayed’in hikâyesi yalnız Amerikan solunun değil, Amerikan merkez siyasetinin yaşadığı temsil krizinin de hikâyesidir.
AIPAC’ın Sorunu Para Değil
Michigan ön seçiminin ikinci önemli boyutu AIPAC meselesidir. Daha önce bu sütunlarda AIPAC’ın Amerikan siyasetindeki gücünü ele alırken, bazı dönemlerde gücün tartışılmadığı ölçüde güçlü kaldığını, tartışma başladığında ise ilk kez sınırlarıyla yüzleştiğini yazmıştım. Michigan’daki yarış bu düşünceyi yeniden gündeme getiriyor.
AIPAC’ın etkisinin sona erdiğini söylemek için hiçbir sebep yok. Bir seçim kaybetmesi, Washington’daki örgütsel kapasitesini, bağışçı ağını veya Kongre üzerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmıyor. Fakat AIPAC’ın desteğinin Demokrat Parti içerisinde eskisi kadar tartışmasız bir siyasi avantaj olup olmadığı artık daha ciddi biçimde sorgulanabilir.
El-Sayed, rakibine yapılan büyük dış harcamayı kendi kampanyasının parçasına dönüştürmeyi başardı. Yarışı yalnız İsrail-Filistin meselesi olmaktan çıkararak, “Michigan seçmeninin kararını Michiganlılar mı verecek, yoksa Washington’daki büyük siyasi bağışçılar mı?” sorusuna bağladı. Böylece AIPAC’ın mali gücü, paradoksal biçimde El-Sayed’in büyük paraya karşı kurduğu siyasi anlatıyı besledi.
Daha derin değişim ise Demokrat seçmenin İsrail meselesindeki dönüşümüdür. Gallup’un 2026 başındaki araştırmalarında Demokrat seçmenlerin Filistinlilere yönelik sempatisi İsraillilere yönelik sempatinin belirgin biçimde üzerine çıkmış durumda. Bu nedenle AIPAC’ın karşısındaki sorun yalnız Abdul El-Sayed değil; örgütün faaliyet gösterdiği siyasi zeminin kendisi değişiyor olabilir.
Belki Michigan’ın asıl mesajı 30 milyon doların yetmemesi değildir. Daha önemli olan, paranın harcandığı seçmen kitlesinin İsrail ve Amerikan dış politikası hakkında artık on veya yirmi yıl önceki kabulleri paylaşmamasıdır.
Trump’ın Öğrettiği Siyaset
El-Sayed ve Mamdani’nin yükselişinde Donald Trump’ın siyaset tarzıyla ironik bir yapısal benzerlik bulunuyor. İdeolojik açıdan Trump’ın karşısında durmalarına rağmen, her iki siyasi hareket de mevcut sistemin sıradan insanlar için çalışmadığı ve siyasi merkezin seçmeni temsil etmediği düşüncesinden besleniyor.
Trump, Cumhuriyetçi seçmene Washington’daki kendi parti establishment’ının onları artık temsil etmediğini söyledi ve bu söylemle Cumhuriyetçi Parti’yi dönüştürdü. Bugün Demokrat Parti’nin progresif kanadı ise başka kavramlarla benzer bir temsil krizine sesleniyor; hedefinde milyarderler, sağlık sigortası şirketleri, yüksek kiralar, ekonomik eşitsizlik ve kurumsal bağışçılar bulunuyor.
Çözüm önerileri birbirinden bütünüyle farklı olsa da başlangıç teşhisi oldukça benzer: “Bu sistem sizin için çalışmıyor.” Bu nedenle Amerikan siyasetindeki dönüşümü yalnız “ülke sağa mı gidiyor, sola mı?” sorusuyla anlamak yetersiz kalabilir. Daha temel mesele, Amerikan siyasi merkezinin seçmen üzerindeki eski otoritesini neden kaybettiğidir.
Gerçekten Bir Progresif Dalga mı Geliyor?
Burada ihtiyatlı olmak gerekiyor. El-Sayed’in establishment destekli bir adayı ve arkasındaki olağanüstü mali gücü yenmesi önemlidir; Mamdani’nin New York’taki belediye başkanlığı başarısı da progresif kanatta gerçek bir siyasi enerji bulunduğunu gösteriyor. Ancak birkaç seçim sonucundan hareketle Amerika’nın bütünüyle sola kaydığı sonucuna varmak için henüz erken.
Michigan bu açıdan asıl sınav olacak. New York veya Tlaib ve Omar’ın bölgeleri güçlü Demokrat tabanlara sahipken Michigan bir salıncak eyalet ve Trump 2024’te burada kazanmıştı. El-Sayed’in Kasım ayında Mike Rogers karşısında bağımsızları, banliyö seçmenlerini ve daha önce Trump’a oy vermiş bazı Michiganlıları ikna etmesi gerekecek.
El-Sayed kaybederse merkez Demokratların “progresif adaylar ön seçim kazanabilir ama salıncak eyaletlerde genel seçimi kazanamaz” tezi güçlenecek. Kazanırsa ise ekonomik popülizmin ve establishment karşıtı progresif siyasetin yalnızca güvenli Demokrat bölgelerde değil, rekabetçi eyaletlerde de çoğunluk oluşturabileceği iddiası ciddi biçimde güç kazanacak.
Bu nedenle Kasım ayında Michigan’da yalnızca bir Senato koltuğu için yarışılmayacak. Bir tarafta seçimi kazanmanın yolunun merkeze yaklaşmaktan geçtiğini savunan geleneksel Demokrat anlayış, diğer tarafta ise seçmenin merkezin kendisinden yorulduğunu ve daha açık bir ekonomik programla establishment’a meydan okuyan bir siyaset istediğini savunan yeni progresif anlayış sınanacak.
Son Söz
Bir kuşak önce Amerikan Müslümanlarının siyasetteki temel mücadelesi büyük ölçüde “Biz de bu ülkeye aitiz” diyebilmekti. 11 Eylül sonrasındaki siyasi atmosfer düşünüldüğünde bunun bile ne kadar önemli bir mücadele olduğunu unutmamak gerekiyor. Bugün ise Amerikan siyasetinde son yıllarda öne çıkan Müslüman siyasetçilerin sorduğu soru giderek değişiyor.
Artık yalnızca “Bu ülkede bizim de yerimiz var mı?” sorusu sorulmuyor. Kirası yükselen Amerikalıya ne yapılacağı, sağlık hizmetinin bir hak mı yoksa piyasa ürünü mü olduğu, büyük paranın siyasette ne kadar etkili olabileceği ve Amerikan dış politikasının eski Washington konsensüsleriyle belirlenmeye devam edip etmeyeceği gibi daha geniş meseleler tartışılıyor.
Mamdani’nin New York’ta, El-Sayed’in Michigan’da yapmaya çalıştığı şey belki tam olarak budur: Müslüman kimliklerini gizlemeden yalnızca Müslümanlara hitap etmeyen bir siyaset kurmak; kimlik ile sınıfı, Filistin ile sağlık hizmetlerini, temsil ile ekonomik adaleti aynı siyasi hikâyenin içerisinde buluşturmak. Bunun gerçek bir progresif dalga olup olmadığını henüz bilmiyoruz ve Michigan’daki genel seçim bu soruya daha güçlü bir cevap verecek.
Fakat bir değişim şimdiden görülebiliyor. Amerikan siyasetinde son yıllarda öne çıkan Müslüman progresif siyasetçiler artık yalnızca siyasi masada kendilerine bir sandalye ayrılmasını istemiyorlar; o masanın etrafında hangi meselelerin konuşulacağını da değiştirmeye çalışıyorlar. Belki asıl değişim tam olarak burada başlıyor.




