Anayasalarda Egemenlik İlkesi: Egemenlik Anayasanın Nesidir?
- Tarih:
Modern siyaset ve devlet düşüncesinin en önemli ilkelerinden biri de “milli egemenlik” ilkesidir. Modern devletin, artık vatandaş olarak tanımladığı insan topluluğu ile kurduğu ilişkinin önemli bir yolu ve irtibatı “milli egemenlik” olmuştur. Bu bakımdan modern devlet, aradığı en büyük ve önemli meşruiyeti millete veya halka dayanarak sağlamaya çaba göstermiştir. Bu bakımdan modern devletin, kendisini millete veya halka yaslaması ve meşruiyetini buradan alması, kendi varlık zemininin de bu yönde bir yapıya dönüşmesini sağlamıştır. Bunun siyasi yansıması ise, “milli egemenlik” ilkesinin modern dünya siyasetinin “kutsal”larından birisi olmasıyla somutlaşmıştır. Çünkü bir devletin varlığı, hükmetme gücüne yani egemenliğe/hâkimiyete dayanacak şekilde yeniden tasarlanmış ve bunu da kapsayan bir teorik çerçeveye yerleşmiştir.[1]
Türkiye’de ise, “milli egemenlik” veya “millet egemenliği” vurgusu üst seviyelerde olmasına rağmen, anayasalarda egemenliğin yer alışında ve konumlanışında tuhaf ve ilginç bir seyir bulunmaktadır. Egemenlik tanımları, klasik egemenlik anlayışı, halk egemenliği ve millet egemenliği, egemenliğin kutsal ve seküler alanlara dayanması gibi meselelerin genel bir teorik tartışma gerektirdiğini, bunların da ziyadesiyle ele alındığını ifade etmek gerekiyor. Bu metin bağlamında değinmek istediğimiz temel mesele Türkiye’de egemenliğin ve milli egemenliğin anayasalar bağlamındaki konumu olacak.

Egemenlik meselesinde birkaç hususa dikkat çekerek tartışmayı sürdürmek mümkündür. Birinci olarak, 1921 Teşkilâtı Esasiye Kanununun 1 inci maddesi olacak derecede özel bir anlamı ve değeri olan “milli egemenlik” ilkesinin sonraki anayasalarda giderek gerilerdeki maddelere bırakılmış olması ve bu durumun nedense ele alınmaması. İkinci olarak, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarının birinci maddesi olarak düzenlenen “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” (ifade her üçünde de aynıdır) ifadesi “milli egemenlik” ilkesiyle ayrı kaldığında teorik olarak nasıl bir anlam taşıyacaktır? Üçüncü olarak, egemenlikle ilgili düzenlemenin özellikle 1982 Anayasasında değiştirilmeyecek maddelerin (ilk üç madde) dışında bırakılması ilginç bir durum oluşturmaktadır. Dördüncü olarak, 1921 ve 1924 Anayasalarındaki “egemenlik” anlayışının ve uygulamasının 1961 Anayasasıyla değişmiş olması dikkati çekmektedir. Bir anlamda büyük ve kapsamlı bir değişikliğe gidilerek Cumhuriyetin başka ve yeni bir evresine geçilmiştir. Bu husus farklı dönemlerde tartışılarak ele alındığı için burada değinmeyeceğiz. Bir başka ve asıl varmak istediğimiz (ve daha sonra ele alacağımız) husus ise, “millet egemenliği” ile “halk egemenliği” arasındaki belli gerilim noktalarının netleştirilmesini içerecektir.
TBMM’nin açılmasının ardından yürürlüğe giren ve kısa bir anayasa olan 1921 Teşkilâtı Esasiye Kanununun 1 inci maddesinin ilk hali “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” şeklindeyken, 29 Ekim 1923 tarihli değişikliğin ardından madde “Hâkimiyet, bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.” şeklini almıştır. 1924 Teşkilâtı Esasiye Kanunu “milli egemenlik” ilkesine 3 üncü maddesinde yer vererek maddeyi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.” şeklinde düzenlemiştir. 1961 Anayasasına gelindiğinde “milli egemenlik” ilkesi bir madde daha geriye kaydırılmış (m. 4) ama bu defa daha detaylı düzenlenmiştir; aynı zamanda sınırları ve kullanım şekli biraz daha somutlaştırılmıştır. 1961 Anayasası konuyla ilgili “(1) Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. (2) Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. (3) Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almıyan bir devlet yetkisi kullanamaz.” şeklinde bir düzenleme yoluna gitmiştir. 1982 Anayasasında “milli egemenlik” ilkesi biraz daha geriye kaydırılmış ve 6 ncı maddede düzenlemiştir; belli tashihlerle önceki anayasa maddesi tekrar edilmiştir: “(1) Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. (2) Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. (3) Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”
Osmanlı’dan Cumhuriyete doğru seyirde 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması ile 20.1.1337 (1921) tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanunu birinci maddesiyle tartışmasız ve net olarak önemli bir yeniliği ortaya koymuştur; bu yenilik “milli egemenlik”tir. Esasında 1876 Kanun-ı Esasisi ile oluşan Meclisi Umumi Heyeti Âyan ve Heyeti Mebusan meclisleri artık “milli egemenlik” ilkesinin bir yönetim biçimi olmaya başlamasının da somut göstergesidir. Yine, millet ve vatan anlayışındaki yenilikler de bu yönde yorumlanabilir. Osmanlı’nın son döneminde, II. Meşrutiyet’in ilânı ile başlayan süreç sadece bir parlamenter sistem değil “milli egemenlik” ilkesinin, tam tekemmül etmese de, daha da güçlendiği bir süreçtir.
1921 Teşkilâtı Esasiye Kanununa, bir yönüyle “milli egemenlik” ilkesine, doğru gelen tarih seyri, birinci maddenin dönemsel bir temayül olmasından ziyâde, adım adım ilerleyen irâdî bir durum olduğunu da göstermektedir. Fransız İhtilâli sonrasında kanonik hale gelen “milli egemenlik”, “ulus-devlet” gibi kavramlar ve kurumlar karşısında Osmanlı’nın hareketsiz kalması beklenemezdi. Bunun en acil yönünü, İmparatorluk bünyesindeki farklı “millet”lerden bir kısmının ayaklanması veya bağımsızlık taleplerini ortaya koymaları oluşturmuştur. Bu sürecin halk açısından en önemli yönlerinden birisini ise “Osmanlı” tabiiyeti/vatandaşlığı oluşturmaktaydı. TBMM’nin açılmasına kadarki süreç sadece bir merkezîleşme süreci değil, aynı zamanda “milli egemenlik” ilkesinin de tebarüz ettiği, adım adım geliştiği bir süreç olmuştur. 1921 Teşkilâtı Esasi Kanunu, birinci maddesinde egemenliği/ hâkimiyeti millete teslim ederken, o tarihte var olan Saltanat ve Halifeliği hesap dışı bırakmış gibi durmaz. Bunları, İstanbul’un ve 1876 Kanun-ı Esasisinin kapsamında bırakmıştır. Diğer yandan ise, bu anayasa artık yeni bir devletten de bahsetmektedir.[2]
Türkiye’nin “milli egemenlik” ilkesine olan vurgulu ve ısrarlı yaklaşımı kendi içinde farklı boyut ve katmanlara sahiptir. Her şeyden önce modern devlet olmanın başat unsuru olarak “milli egemenlik” ilkesi görülmektedir. –İfade ettiğimiz gibi- Fransız İhtilalinden kısa bir süre sonrasında başlayan Osmanlı devlet ve hukuk modernleşmesi kendi içinde merkezîliği ve yeni egemenlik/hâkimiyet anlayışına uygun olarak sekülerliği de taşıyordu. Ana hususlar (modernleşme, sekülerleşme, Avrupa’dan kanunlar alınması, ilk anayasa Kanun-ı Esasinin ilânı vb.) dışında Osmanlı devlet ve hukuk modernleşmesinin iki dikkat çeken değişimi veya yeniliği bulunmaktadır: Birincisi tabiiyet yani vatandaşlık bilincinin oluşması, bunun önce bir kanunnameye (1869 tarihli Tabiiyet-i Osmaniye Kanunnamesi) sonrasında anayasal ilkeye (1876 Kanun-ı Esasisi, m. 8) dönüşmesi; ikincisi de devletin merkezileşmesi. Merkeziyetçiliğin güçlenmesi aşamalarıyla, “milli egemenlik” ilkesinin gelişim aşamaları arasındaki eş zamanlılık da dikkat çekicidir.

Osmanlı’da gelişen parlamenter sistem ve 1876’daki meclis denemesi bir şekilde “milli egemenlik” ilkesine yani millet egemenliğine doğru seyri de göstermektedir. Osmanlı’nın tarihî seyri bağlamında Cumhuriyete doğru yaklaştıkça millet egemenliğini çağrıştıran ve işaret eden çok sayıda uygulamanın olduğu görülmektedir. Kanun-ı Esasi ile artık seçim gelmiş Mebusan Meclisi seçimleri yapılmıştır. Kanun-ı Esasinin askıya alınması ile Meclisin kapatılmasının ardından 1908’e kadar seçim yapılmamıştır. Bu tarihte yapılan genel seçimlerde Meclise mebuslar seçilmiştir. Diğer yandan millet egemenliğini sadece seçimlere bağlamak ve seçimler üzerinden okumak da eksik kalacaktır. Ancak genel olarak, bu ve benzer gelişmeler, yeni devlet yapılanmalarına da uyum göstermektedir. Merkeziyetçiliğin arttığı, imparatorlukların (Osmanlı da dâhil) artık son demlerine doğru ilerlediği, “Cumhuriyet”in diğer yönetim biçimlerinin yanına eklendiği, “ulus-devlet”in devlet teorisinde kanonik bir yapıya evrildiği bu süreçte, Birinci Meclis’in “milli egemenlik” ilkesini, yaptığı anayasanın birinci maddesine koyması kısa süreli dönemsel tercih olmadığı gibi doğal olarak tesadüf de değildir. Aksine son derece bilinçle oluşmuştur; siyasî söylem değeri kadar Türkiye’de bu meseleye yüklenen ideolojik ve hatta manevi değer ilkenin önemini göstermektedir. Bu bakımdan, “milli egemenlik” ilkesinin 1921 Anayasasından sonra yapılan her anayasada giderek gerilere itilmesi bir dikkat kaybı mıdır; tesadüf müdür?[3]
1924, 1961, 1982 Anayasalarının birinci maddesi aynı ifadelerden oluşacak şekilde düzenlenmiştir; “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” şeklindedir. Diğer yandan 1921 Teşkilâtı Esasiye Kanununda 29 Ekim 1923 tarihinde yapılan değişiklikle (egemenlikle ilgili) birinci maddeye devletin yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu eklenmiştir. 1921 Teşkilâtı Esasiye Kanununun Meclis görüşmelerinde Mustafa Kemal Paşa “Yeni Türkiye Devletinin ruhu bünyanı [yapısı, binâsı] Hâkimiyeti Milliyyedir.” diyerek milli egemenlik ilkesinin önemini ve bir yanıyla da birinci maddede düzenlenmesinin gerekçesini de ortaya koymuştur.[4] Böylece yeni devleti ifade etmekle yetinilmemiş, aynı zamanda yeni devletin niteliği de (ruhunu da) işaret edilmiştir.
“Milli egemenlik” ilkesinin geri bırakılmasıyla ilgili somut bir tartışma veya belgeye rastlayamadık. Bu bakımdan bunun üzerinde sadece yorum faaliyetine girişmek mümkündür. Bu yöndeki yorumlardan birincisi, Cumhuriyetin kavramsal ve siyasi karşılığı ile “milli egemenlik” ilkesinin birbirine yakın içerikler taşıması olacaktır. Bu bakımdan, ilkeden bekleneni zaten Cumhuriyet kavramının somut olarak (millet ve halk bağlamında) sağlaması şeklinde bir kanaatten hareket edilmiştir olabilir.
Bir başka yorum ise; Cumhuriyetin bir yönetim biçimi olması yanında Türkiye’de adeta ideoloji haline getirilmesiyle, Cumhuriyetin daha vurgulu bir şekil, söylem ve kimlik yapısı kazanmış olması. Bu gelişmeyle birlikte, Cumhuriyet olgusuna rağmen ve bunun dışında gelişen bir kimlik olarak Cumhuriyetçilik ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetçilik bir siyasi kimlik olarak, karşısında ne olduğu belirsiz yapı ya da yapılara karşı savunma refleksi taşıyan bir öz üretmiştir. Dolayısıyla “milli egemenlik” ilkesi bu vurguların dışında kalmıştır. Türkiye’de varolan ve bir ideolojik kamp olarak kurgulanan veya düşünülen “Cumhuriyet karşıtlığı”, Cumhuriyet savunusunu öncelikli hale getirmiş olabilir. Bu bağlamda “milli egemenlik” veya “millet egemenliği” konusu polemik veya ayrışma konusu olmamış veya görülmemiş olduğu, bunun ideolojik kamplar için verimli bir “kavga” zemini olmayı vadetmemiş olabileceği de ileri sürülebilecektir. Tuhaf olan Cumhuriyet ile “milli egemenlik” ilkesinin karşıtlıklar bağlamında ayrıma tabi tutulmasıdır, zira her ikisi de benzer temellere, öze ve içeriğe sahiptir. Buna rağmen “milli egemenlik” veya “millet egemenliği” söylem olarak taraflardan birisinin (ayrışma kurgusunda geleneksel, muhafazakar ve kısmen sağa denk düşüyor) argüman temelini oluştururken, “cumhuriyet” vurgulu söylemler başka bir tarafın (ayrışma kurgusunda seküler, modern ve kısmen sola denk düşüyor) argüman temelini oluşturmuştur. Özde ve teoride çok da farklı olmayan meselelerin günlük tartışmalarda farklı konumlar için merkez haline dönüşmesi ironik olduğu kadar, gerçeklikten de uzaktır. Bu da Türkiye’nin kendine özgü sosyolojik bir üretimi olarak değerlendirilebilir.
Bir başka yorum veya yaklaşım türü de, milletlerarası yapıların giderek yaygınlaşması, bölgesel çok devletli yapıların kurulması, milletlerarası yargı kurumlarının yaygınlaşması ve etkinleşmesi, anlaşmalar gibi gelişmeler ve durumlar karşısında egemenlik meselesinin klasik yapısı dışında ele alınmasını gerektirmesidir. Türkiye’de egemenlik meselesinin manevi bir hüviyet kazanıp dondurulmuş/sabitlenmiş bir yapıya dönüşmesi, egemenliğin güncellenmesini ve anayasadaki konumunun bu çerçevede belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Egemenliğin sınırlarının nerede başlayıp bittiği veya klasik teorideki gibi bölünemezliği gibi konular egemenliğin yeni gelişmeler karşısında hareketsiz kalmasına da neden olmaktadır. Her ne kadar fiili durumda işler farklı seyretse de, normatif bağlamda egemenlik anlayışı klasik teorideki çerçevede bulunmaktadır. Oysa bütün bu yeni gelişmeler karşısında genel olarak egemenlik, özelde de “milli egemenlik” yeniden konumlandırılabilirdi. Bu konumlanma, millet ya da halkın egemenlik kaynağı olmasına halel getirmeyecek sonuçlar da ortaya çıkarabilirdi. Milletlerarası anlaşma, uygulama, mahkeme kararları, kurum ve kuruluş kararları egemenlik yetkisinin sınırlanması anlamına gelmesinden ziyade, egemenlik yetkisiyle başlatılan süreçler olarak değerlendirilebilir. Bu yöndeki süreçler, egemenlik yetkisinden feragat, egemenlik yetkisinin sınırlandırılması veya bölünmesi anlamına gelmez, zira bu yönde bir irade egemenlik yetkisinin bizzat kendisiyle, kendisini kullanmaya yetkili kılınmış organlar eliyle oluşturulmuştur. Dolayısıyla egemenlik yetkisiyle çakışmadan ziyade, egemenlik yetkisinin doğal seyrinin ve gücünün ortaya koyduğu iradi bir tercih olduğu şeklinde bir değerlendirme yapılabilecektir.
“Milli egemenlik” ilkesinin anayasalarda geri maddelere bırakılmış olmasının belki de en önemli ama en zayıf ihtimalli gerekçesi “millet egemenliği” ilkesinin farklı ülkelerde teorisiyle pratiği arasındaki irtibatın kurulmasındaki zorlukların Türkiye’de de yaşanması olabilir. Zira, Osmanlı’dan Cumhuriyete doğru “millet” kavramının, modern millet teorisine uyumlu şekilde düzenlenmesi çabalarına rağmen, muğlaklık ve soyutluklar genel millet teorisinde belli sorunlara neden olduğu gibi, Türkiye’deki millet teorisinin de mevcut realiteyi karşılama konusunda zayıf kalmasına neden olmaktadır. Bu bakımdan genel millet teorisindeki, Türkiye’deki millet teorisi ve söylemindeki, vatandaşlık ve millet konularının ayrımlarındaki çerçeve ve sınırların muğlak olması, “millet egemenliği” veya “milli egemenlik” ilkesini, devlet nezdinde büyük bir siyasi ve manevi değere sahip olmasına rağmen, dikkat dışı bırakmış olabilir.[5]
Bu yorumlara karşın, ifade ettiğimiz gibi, anayasa yapım süreçlerindeki tutanaklar bize net bir durumu göstermemektedir.
Bir diğer tartışma konumuz da Cumhuriyet ile “milli egemenlik” ilkesinin ayrı maddelerde düzenlemesi olacak.
“Milli egemenlik”le ilgili düzenleme, 1921 Anayasasında (29 Ekim 1923’ten itibaren) Cumhuriyetle ilgili düzenleme ile (m. 1) bir arada bulunmasına rağmen, sonraki anayasalarda her ikisinin ayrı maddelerde düzenlendiği görülmektedir.
Cumhuriyet bir yönetim biçimidir. Bu nedenle, son üç anayasada yer alan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” ifadesini “Türkiye Devletinin yönetim şekli Cumhuriyettir” şeklinde anlamak gerekiyor. Devletin kendisi ile Cumhuriyet doğal olarak aynı anlamı taşımaz; devlet ayrı bir olgudur, Cumhuriyet bir yönetim biçimi olarak ayrı bir olgudur. Ancak bu yönetim biçiminin devletle özdeşleştirilmesinin ya da eş görülmesinin ve bu yönde anlamlar yüklenmesinin temel sebebi, Cumhuriyete sadece ideolojik bir anlam yüklenmesiyle açıklanabilir mi?[6]
Cumhuriyetin apriori olarak “milli egemenlik” ilkesinin anlamını ve kapsamını belli oranda içerdiği ifade edilebilir. Tek başına Cumhuriyet, slogan yönüyle “halkın kendi kendini yönetmesi” olarak tanımlandığında, halkın kendi kendini yönetmesi de kendi kurallarını koyması anlamını içereceğinden, bir anlamıyla millet egemenliğini (veya “halk egemenliği”ne) doğal olarak temel olacaktır. Türkiye’de Cumhuriyetin başlangıcında bu durum netlik taşıyabiliyordu; ancak sonraki dönemlerde ortaya çıkan farklı cumhuriyet türleri sonraki anayasalarda Cumhuriyetin daha net ve belirgin olarak nitelendirilmesi gerektirdiği yönünde güçlü bir yargı oluşturmaktadır.[7] Yirminci yüzyılın başından itibaren farklı Cumhuriyet türlerinin giderek tebarüz ettiği dünya sisteminde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti, 1979’dan itibaren İran İslâm Cumhuriyeti veya farklı zamanlarda ortaya çıkan Cumhuriyet türleri, mevcut Cumhuriyet yönetimlerinin yanına sosyalist Cumhuriyet, İslâmî Cumhuriyet gibi sentez biçimlerin de eklendiğini göstermektedir.
1921 Anayasası döneminde Cumhuriyet kavramı sonraki dönemlerdeki kadar yaygın olmamasına rağmen “milli egemenlik” ilkesi birlikte düzenlenirken; sonraki anayasalar döneminde farklı Cumhuriyet örneklerinin ortaya çıkmasına ve bunları milli egemenlik ilkesiyle bağdaşır yanları bulunmamasına rağmen milli egemenlik ilkesi ile ayrı maddelerde düzenlenmesi devlet ve hukuk pratikleri açısından dikkat çekicidir.
29 Ekim 1923 tarihinde sadece Cumhuriyet ilan edilmemiş, aynı anayasa değişiklik paketiyle devletin dininin İslâm, başkentinin Ankara, resmi dilinin Türkçe olduğu da kabul edilmiştir. Böylelikle “Türkiye devletin dini, dini İslâm’dır” (m.2) ibaresi de anayasaya eklenmiştir.[8] Bugünden bir yorum veya tespit yapılacak olursa “İslâmî Cumhuriyet” tanımlamasının içerisine şeklî olarak dâhil edilebilmesi mümkündür. Ancak 1928 yılında Anayasadan dinî ifadeler ve devletin dininin İslâm olduğu ibaresi çıkarılmadan önce başlayan, kimilerine göre laikleşme, ancak esasta sekülerleşme olan süreç, Cumhuriyetin “İslâm Cumhuriyeti” olmadığını gösterirken; yine sosyalist cumhuriyet, liberal bir cumhuriyet konusu da gündeme gelmiş değildir. Söylem yanı güçlü olan “milli egemenlik” ilkesi, Türkiye için ideolojik bir kompartmanı değil demokratik konuları işaret etmiş, gündeminde tutmuştur. Her ne kadar bu husustaki başarı tartışılır olsa da, demokrasi konusu Türkiye’nin yönetim biçimi olan Cumhuriyet için öncelikli ve elzem olmuştur.
Türkiye’de, saltanatın kaldırılmasının ve Osmanlı’nın ardından Cumhuriyet vurgusunun, bir yönetim biçimi olması yanında, Osmanlı olmama ve saltanatın geri gelmeme güvencesi olarak kodlanıp kodlanmadığı sorusu akla gelmektedir. Özellikle 1961 ve 1982 dönemlerinde böyle bir ihtimalin artık var olmadığı düşünüldüğünde Cumhuriyetin niteliğini artıracak, özelliklerine daha fazla özellik katacak “milli egemenlik” ilkesinin ayrı düzenlenmesi ve gerilere bırakılması devlet yönetimi, hukuk hayatı ve anayasa yapım perspektiflerinin ele alınması gerekliliğini göstermektedir. “Milli egemenlik” ilkesinin korunan/değiştirilmesi teklif edilemez maddeler arasında yer almaması, Cumhuriyetin güçlendirici vasfı olarak (maddede) yanı başında bulunmaması, son iki anayasanın darbe sonucu yapılması çerçevesinde ele alınabilir mi, sorusu da ayrı olarak değerlendirilmelidir.

1924 Anayasası (m. 102 ile) birinci maddeyi, 1961 Anayasası da (m. 9 ile) birinci maddeyi (Cumhuriyet) koruma altına alırken, 1982 Anayasası (m. 4 ile) ilk üç maddeyi koruma altına almış ve bunların değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceğini düzenlemiştir. İlginç olan devletin temelini atan 1921 Anayasasının birinci maddesi olan, büyük heyecanla yeni yönetim biçiminin (Cumhuriyetin) de ilk işareti olan “milli egemenlik” ilkesine korunan maddeler arasında yer verilmemiştir. 1982 Anayasası değiştirilmez madde sınırını genişleterek ilk üç maddeyi kapsamına alırken ve bunu 4 üncü maddesiyle düzenlerken, “milli egemenlik” düzenlemesi 6 ncı maddeye doğru kaydırılmıştır.[9] Değiştirilemeyecek maddeler kapsamındaki konularla ilgili çok sayıda tartışmaya karşılık, bu tartışmaları yürütenler tarafından, teorik bağlamda “milli egemenlik” ilkesinin neden değiştirilemeyecek maddeler arasında yer almadığı gündeme dahi getirilmiş değildir.[10]
“Cumhuriyetçilik” vurgusunun ve söyleminin, bir tür “cumhuriyet karşıtlığı” karşısında savunma mekanizması haline getirilmiş olmasının, eğer böyle bir tehlike varsa, en büyük savunma hattını “milli egemenlik” ilkesiyle sağlayacakken buna yönelmemesi bu yönde bir irade, düşünce, çaba olmaması ilginçtir. Diğer yandan ise, yüzyıllık Cumhuriyet tarihinde, “millet”, “halk”, “milli egemenlik”, “millet egemenliği” diskurlarından, anayasalarda bu meselelerin neden geriye bırakıldığına hatta merkeze alınması gerekliliğine dair düşünce emarelerine rastlamak mümkün olmamıştır. Uç bir önerme üzerinden gidilirse, anayasa değişiklik sayısına erişildiğinde, egemenliğin bir aileye, dini veya etnik yapıya, bir memleket mensuplarına, hatta ironik şekilde belli cinsiyette veya tipolojiye ait olduğuna dair bir düzenlemenin yapılmasının önünde engel kalmayacaktır. Eğer, “değiştirilmesi teklif edilemez” şeklindeki düzenleme bağlamından hareket ediliyorsa, bu yöndeki bir tartışmanın olağan şartlarda gündeme gelmesi beklenecektir. Anayasa(yı yapanlar), anayasanın bazı maddelerini korumayı görev sayıp, sonraki dönemler için bunları tartışmanın önünü kapatmışsa ve buna ilişkin bir düzenlemeye gitmişse, doğal olarak “milli egemenlik” ilkesinin neden buraya alınmadığı sorusu akla gelmektedir. Devlet için, en önemli sembolik değeri olan birkaç konudan birisi Cumhuriyet ise diğeri “milli egemenlik” ilkesidir. Her iki konunun 1921 Anayasasında olduğu gibi aynı maddede düzenlemesi Cumhuriyetin ve devletin niteliklerinin daha güçlendirilmesi anlamına geleceği gibi, bu durum daha da öne çıkmış olacaktı.
Cumhuriyet ile “milli egemenlik” ilkesinin neden ayrıştırıldığı, ilkenin neden gerilere bırakıldığı hususları belirsiz durumdadır. Diğer yandan Cumhuriyete meşruiyetini verecek, modern dönem devlet felsefesi bağlamında niteliklerini güçlendirecek temel ilkenin “milli egemenlik” olduğu genel teoriler çerçevesinde ifade edilebilir. Sonuç olarak “milli egemenlik” ilkesinin Cumhuriyetin ayrılmaz parçası olarak görülmesi önem taşırken, aynı madde içinde yer almaması da bir eksik olarak görülebilir. “Millet egemenliği” veya “milli egemenlik” ilkesinin söylem, siyasi ve milli şuur bağlamında merkezde olmasına rağmen, anayasalarda merkezilik konumuna sahip olmadığının altı çizilmelidir. Egemenlik meselesinin bir diğer boyutunu ise “millet egemenliği” ve “halk egemenliği” arasındaki teorik gerilim oluşturmaktadır. Bunu da ileride ele almaya çalışacağı
[1] Modern devletin üç temel üzerine bina edildiği konusunda birkaç istisna dışında (Marks başta olmak üzere) genel bir ittifak vardır. Üç unsur teorisi olarak da adlandırılan bu temeller şunlardır: Toprak/ülke, insan topluluğu/millet, otorite/hükümet/egemen.
[2] m. 3 “Türkiye Devleti” diye başlamıştır.
[3] Bu hususa da özellikle dikkat çektiğimiz çalışmamız için bkz.: Murat Erol, Anayasa ve Milliyetçilik, Siyasiyat Yayınları, Ankara, 2025, s. 303-304
[4] TBMM Zabıt Ceridesi, C. 1, On beşinci içtima, 2.4.1337, s. 293 (https://www.tbmm.gov.tr/files/anayasa/docs/1921/1921-1/1-tasari-ve-tutanaklar.pdf)
[5] Bu konuda Fransa Anayasası 3 üncü maddede bu hususu yeni ve somut bir şekilde formüle etmiştir: “Ulusal egemenlik halka aittir ve halk bunu temsilcileri aracılığıyla ve referandum yoluyla kullanır.” (Bkz.: Fransa 1958, https://constituteproject.org/constitution/France_2008)
[6] Tartışma örnekleri 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanunu görüşmelerinde karşımıza çıkmaktadır. Giresun Mebusu Hakkı Tarık Beyin “Devlet cumhuriyetle izah edilemez. Malûmuâlinizdir ki arazi, millet ve kuvvei siyasiye mefhumlarına istinadetmek lâzımgelir. Binaenaleyh «Türkiye Devletinin Hükümet şekli Cumhuriyettir.» demek lâzımdır.” yönündeki önerisine karşılık “Kanunu Esasi Encümeni Mazbata Muharriri” Celâl Nuri Bey izahat getirmiştir: “Devletin tarifi hukukisi şudur: Devlet, milletin ifadei hukukiyesidir. Bütün ulemaca son kabul olunan devlet mefhumunun tarifi resmîsi budur. Hükümetin tarifi şudur: Hükümet, devletin vazaifi icraiyesini gören heyettir. (…) Hükümet hâstır. Cumhuriyet olan, yalnız hükümet değildir. Hepsi cumhuriyettir, binaenaleyh, ama izafe ediyoruz. Devlet cumhuriyettir. Bittabi hükümeti de cumhuriyettir. (…) Cumhuriyet olan, yalnız hükümet değildir, bütün millet ve onun ifadei hukukiyesi olan devlet de cumhuriyettir. Yeni kavanini esasiyeyi iyice tatbik ettik. Meselâ- En son yapılan Kanunu esasilerden biri de Almanya Kanunu Esasisidir. Bunda: «Almanya Devleti, bir Cumhuriyettir» denmiştir. Kezalik Lehistan Kanunu esasisi, son yapılan kanunlardandır. Onda da «Lehistan Devleti bir Cumhuriyettir» denmiştir. Bunu encümende iyice tetkik ve müzakere ettik. Binaenaleyh, Devlet aamdır. Maksudolan odur. Her şeyi Devlete dâhildir. Binaenaleyh, Cumhuriyet olan odur. Hükümet de bittabi Cumhuriyettir. Binaenaleyh aynen ipkasını teklif ediyorum.” (TBMM Zabıt Ceridesi, C.7, On üçüncü İçtima, 16.3.1340, s.533
https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c007/tbmm02007013.pdf)
[7] 1982 Anayasası “Cumhuriyetin nitelikleri” başlığı altında 2 nci maddesinde şunlara yer vermiştir: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
1961 Anayasasında yine “Cumhuriyetin nitelikleri” başlığı altında ve yine 2 nci maddede şu ifadelere yer verilmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Her iki anayasada, Cumhuriyetin niteliklerinden ziyade, devletin niteliklerinden söz edilmektedir; bir Cumhuriyet olan Türkiye Devletinin nitelikleri olarak belli hususlara yer verilmiştir.
[8] “Teşkilâtı esasiye kanununun bazı mevaddının tavzihan tadiline dair kanun” için bkz.: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200364.pdf
[9] 1982 Anayasasında 6 ncı maddede yer alan düzenlemeye ilişkin “Danışma Meclisinin Kabul Ettiği Metnin Gerekçesinde” şu ifadelere yer verilmiştir: “Egemenlik 5 inci [Kabul edilen metinde 6 ncı madde] maddede Devlette egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu açıklanmaktadır.
Bilindiği gibi egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ilkesi, İstiklâl Harbimizde Atatürk’ün Esas Teşkilat Hukukumuzun vazgeçilmez bir ilkesi olarak koyduğu ve demokrasi rejiminin hukukî ifadesi olan bir kavramdır. Tabiîdir ki milyonlarca insandan oluşan Türk milletinin egemenliği hep birden kullanmasına imkân yoktur. Bu, ancak temsilcileri aracılığı ile mümkün olabilir.
Millet egemenliğini, vatandaşların hangi koşullar altında kullanacağı anayasalarda açıklanır. Fakat, her ne olursa olsun, Türk milleti egemenliğinin kullanılmasını, hiçbir zaman, hiçbir surette belli bir kişiye, bir zümreye veya sınıfa bırakamaz. Bu kavram, bu ilke, Türk toplumunu bütün diktatörlüklerin her türüne, kapılarını kapadığını göstermektedir. Türk milleti, demokratik bir düzen içerisinde yaşayacak ve Türk Devletinde egemenlik, kayıtsız şartsız Türk milletine ait olacaktır.
Bu temel ilkeleri belirtirken, çağımızda milletlerin birbirleriyle kaynaşmakta olduklarını ve menfaatlerini korumak için topluluklar oluşturdukları gerçeğini görmemezlikten gelemeyiz. Milletler, özellikle hür milletler, kendi iradeleriyle uluslararası topluluklar meydana getirmektedirler. Bu topluluklarda müşterek kararlar alınması gerekmektedir. Bunun açık örnekleri Birleşmiş Milletler, Avrupa Milletler Topluluğu ve NATO gibi kuruluşlardır. Bu örgütlerin yetkili organlarının aldıkları kararlar, elbette Türk Hukukunun müsaade ettiği ölçüde Türkiye’de uygulanacaktır.
Maddenin son fıkrası bu ihtiyacı karşılamaktadır.” (Bkz.: Yunus Emre Yılmazoğlu-İsmail Emrah Perdecioğlu (Yay. Haz.), Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Gerekçeli), 3. Baskı, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara, 2021, s. 27
(https://www.anayasa.gov.tr/media/7465/gerekceli_anayasa_2021.pdf)
[10] 1982 Anayasasında “Değiştirilemeyecek hükümler” başlığı altında 4 üncü maddede yer alan düzenlemeye ilişkin “Danışma Meclisinin Kabul Ettiği Metnin Gerekçesinde” şu ifadelere yer verilmiştir: “1924 Anayasası konarken saltanat henüz kaldırılmış bulunduğundan Cumhuriyet rejimini korumak için, Anayasada yapılacak bir değişiklikle saltanata dönülmesini önlemek amacına uygun olarak Cumhuriyet rejiminin değiştirilmez olduğu ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği Anayasa hükümleri arasına konmuştu. Fransa’da da 3 üncü Cumhuriyetin başlarında aynı mealde Cumhuriyet rejimini koruyacak bir hüküm getirilmişti. 1924 Anayasasında hiç şüphesiz 3 üncü Fransız Cumhuriyetinden esinlenerek saltanata dönüş eğilimlerine set çekilmiştir.
1961 Anayasası düzenlenirken böyle bir endişe artık kaybolmuştur. Atatürk’ün kurduğu ve gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet rejiminden geriye dönüşün mümkün olamayacağı tartışılmaz bir gerçek olarak Türk milletince kabul edilmiştir. Buna rağmen sadece tarihî niteliğinden dolayı, Cumhuriyet ilkesinin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği 1961 Anayasasına konmuştur. Komisyonumuzda aynı sebeple hükmü tekrarlamıştır.” (Bkz.: Yılmazoğlu- Perdecioğlu (Yay. Haz.), s. 21
(https://www.anayasa.gov.tr/media/7465/gerekceli_anayasa_2021.pdf)
Fotoğraf Kaynak: https://www.kulturportali.gov.tr/portal/kurtulussavasimuzesi




