Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

Anlaşılamamanın Kaderi: Bu Kulaklara Göre Ağız Olamamak…

A+ A-

İnsan, muhatabına sarf ettiği ilk sözcüklerden itibaren anlaşılma arzusunun gurbetinde yaşar. İçeride tutuşan o harın dışarıya aktarılması, düşüncenin dille, hissiyatın kelamla buluşması her zaman pürüzsüz bir doğum gibi gerçekleşmez. Çok defa söz, ağızdan çıktığı an muhatabın zihin duvarlarına çarparak deforme olur, özünü ve közünü kaybeder, sekilsizleşir, söyleyenin murat ettiği mana ile dinleyenin işittiği ses arasındaki o uçurum, insanın ilk ve en kadim trajedisidir.

Friedrich Nietzsche, zihninin ve ruhunun o yüksek, fırtınalı dağlarında gezinirken, insanlığın alt vadilerde çürüyen vasatlığına bakıp o sarsıcı tespiti bıraktığında tam da bu trajediye parmak basıyordu: 

“Beni anlamıyorlar. Ben bu kulaklara göre bir ağız değilim.” 

Bu feryat, kendini beğenmiş bir kibrin ya da çağını küçümseyen bir entelektüelin züppeliği değildir. Aksine bu, hakikatin o ağır yükünü omuzlayan, onu dile getirmek için içindeki bütün odunları yakan ama karşı kulaklarda yalnızca gürültüye dönüşen her dertli ruhun ortak yazgısıdır. Söylenen söz ile dinleyen idrak arasındaki uyuşmazlığın yarattığı o derin felç halidir.

Yüzyıllar sonra, bambaşka bir iklimde ve başka bir hafızada, bu toprakların hırçın şairi İsmet Özel aynı sızıyı benzer bir ritimle dışarı vurur: 

“Biz bağıracağız, birileri hiç duymayacak, hep aynı hikaye… Duyanlara selam olsun.” 

İki ayrı coğrafya, iki farklı dünya görüşü, ama ortada tek bir ortak yara: Bağırılmasına rağmen duyulmayan, feryat edilmesine rağmen muhatabını bulamayan o söz.

Peki, ses neden duyulmaz? Neden idrak ile söz arasındaki o köprü bir türlü kurulamaz? Çünkü sesi yükseltmek, kelamın kalitesini ya da tesirini artırmaz. İnsan, aradaki mesafe uzaklaştığında bağırır. Mesafe fiziksel değilse, ruhsaldır. Yan yana duran ama ruhları birbirine fersah fersah uzak iki insanın birbirine bağırması gibi, gönül mesafeleri açıldıkça sesin hacmi artar ama mananın ağırlığı yok olur. Oysa iki insan arasında, iki idrak arasında gerçek bir bağ, dairesel bir anlayış kurulmuşsa, orada bağırmak bir fuzulilik, bir nezaketsizliktir. Gönüller arasında mesafe yoksa bir fısıltı dahi dağları devirmeye, zihinleri ayağa kaldırmaya yeter.

Seni duymak, anlamak ve katına almak isteyene karşı sesini yükseltmek bir hürmetsizliktir. Seni duymamaya ant içmiş, kulağını kendi tıkamış, zihnini kendi dogmalarına hapsetmiş birine karşı ise ne kadar haykırsan azdır, o haykırış kendi boğazını yırtmaktan başka bir sonuç vermez. Lakin insan öyle bir varlıktır ki, bu kulaklara göre ağız olmadığını bile bile, o hakikat sevdasına sadakatinden ötürü konuşmaktan, yazmaktan, yani bile isteye yaralanmaktan vazgeçemez. Anlaşılamayacağını bilerek söylemek, bu dünyadaki en soylu yenilgidir.

Eskiler yolculuğun doğasını çözerken ve insan hiyerarşisini kurarken muazzam bir ilke koymuşlardı: “Evvel refîk, bade’l tarîk”, yani önce yoldaş, sonra yol. Yol kendi başına soyut bir çizgidir, topraktır, taştır, patikadır. Yolu manalandıran, o yolda seninle aynı toza batan, aynı yağmurda ıslanan, aynı menzile bakmasa bile aynı yürüyüşe inanan adamın varlığıdır.

Dostluk yol alırken vücuda gelen bir şeydir, statik bir varış noktası değildir. Bir yerde oturup biz dostuz demekle dost olunmaz, dostluk, yürürken, o yolun inişlerinde ve çıkışlarında, ayağa batan dikenlerin acısında belirginleşen, ete kemiğe bürünen canlı bir haldir. Gidilen veya dönülen bir yerden ziyade, o yolun bizzat kendisidir, yolda birlikte kaybolma cesaretinin gösterilmesidir.

Oysa dönüp bugün yaşadığımız çağa, modern kentin sokaklarına, yapay cennet bahçelerine ve insan ilişkilerine baktığımızda ne görüyoruz? Bugün inanmışlarla değil, ikna edilmişlerle yola çıkmaya çalışan kitlelere dönüştüğümüzü görürüz. İnanmış insan, yolun getireceği çileye baştan razı olandır. İkna edilmiş insan ise şartlar değiştiğinde, konforu bozulduğunda ya da ilk çakıl taşında yolu terk edendir.

Bugün her fırsatta bir mekana giden, şehirden şehire koşan, sosyal çevrelerini genişlettiğini sanan insanların sığlığıyla çevriliyiz. Genişlettiklerini sandıkları şey dostluk, muhabbet ya da yoldaşlık değil, network adı altında yalnızca telefonlarının hafıza kartlarındaki, dijital mecraların soğuk ekranlarındaki yalnız fotoğraf arşivleriyle kendini açığa vuran insan kalabalığıdır. Yan yana duruyoruz ama asla bir arada değiliz. Kalabalık sofralarda oturuyoruz ama aç kalkıyoruz. “Bir Yusuf Masalı”ndaki o acı ve yakıcı soruyu her gün kendimize sormak zorundayız: 

“Kavuşmak denir mi, hep bir arada bulunmaya?”

Bedenen aynı fotoğraf karesinde yer alıp ruhça birbirine teğet geçen, bambaşka iklimlerin ve dünyevi hesapların peşinde koşan insanların birlikteliği dostluk değildir. O, yalnızca modern zamanların yarattığı bir kalabalık etme halidir, yalnızlığı bir grup insanla birlikte kamufle etme çabasıdır.

Dostluğun da hakikat arayışının da yazmanın ve söylemenin de kaderi nettir: Dikenlerin üstünde yürümek. Âşık Kaplanî’nin o duru ama dağlayıcı dizelerindeki gibidir hikaye:

“Karanlık bir gece, yol görünmüyor

Yürüyorum dikenlerin üstünde yaralıyam…”

Menzile varmak mı? Menzil, bu yolun yolcuları için ikincil bir meseledir. Belki menzile çok yakınız, belki de asırlarca uzağız. Mesele varmak, kazanmak, zafer ilan etmek ya da kitleler tarafından alkışlanmak değildir. Mesele, o yaranın sızısını duyabilmek; o sızıyı duyacak bir kalbe sahip olabilmektir. Çünkü yara, insanı uyuşukluktan kurtaran, onu diri tutan, plastikleşen ve mekanikleşen bir dünyada bizi biz kılan yegane nişanedir. Yara almıyorsan, temas etmiyorsun demektir. Temas etmiyorsan, yaşamıyorsun demektir.

Mahzuni Şerif’in tabibe dediği gibi, sevda öyle ucuza kapatılacak, süslü laflarla geçiştirilecek bir şey değildir. Sevda, ateşten bir gömlektir ve o gömleği giymeye ancak canından geçmeyi göze alanların harcıdır bu yol. Kanadımız bir kez o aşka, o hakikate, o dildeki ve ruh davasındaki derinliğe değdiğinden beri, yanıp yanıp içemediğimiz o aşk şarabının sarhoşluğuyla, “yandım da içemedim” diyerek dönüp duruyoruz bu dünya gurbetinde.

İşte bu dertli kervanın yolcusuna, bu yolda yürümeyi göze alan adama, dünyevi akıl tarafından sırtına yüklenen üç tane kusur vardır. Kırşehirli o güzel insanın, halkın içinden süzülüp gelen Aydın Battal’ın içimizi dağlayan o samimi itirafındaki gibi:

“Biri garibanlık, biri fakirlik, biri de niye olduğunu bilmediğim bir şekilde şiir yazıp paylaşmam oldu, şairlik…”

Dünyanın yerleşik düzeni, güç odakları ve hesapçı akılları böyle işler. Başkaları yazınca, sistemin makbul adamları dizeler dizince buna sanat denir, şifa denir, büyük felsefe denir. Sen kendi garibanlığınla, kendi toprağınla, kendi içtenliğinle yazınca adı aptallık olur, köçeklik olur, fuzuli işler olur. Sen de boynunu büküp kendi kabuğuna çekilir, demek ki olmuyormuş dersin.

Ama yanılıyorsun Aydın Emmi. Yanılıyorsun gönüldaşım… Demek ki olacakmış! O iş, tam da böyle olacakmış. O düzenin, o piyasanın, o sağır kulakların sana kusur diye itelediği şey, o garibanlık, o fakirlik ve o boyun bükük şairlik, seni sen yapan, sözünü Hakk katında ve dertli insanların zihninde kıymetli kılan asıl madalyandır. Dünyanın taltifiyle alınan payeler rüzgarda uçar gider, ama o samimiyetle vurulan mühür, hakikat kubbesinde sonsuza dek yankılanır.

Biz bu dünyada kuru bir “hakkını helal et” demekle hakların helal olmadığını bilenlerdeniz. Helalleşmek, ucuz bir veda formülü değil, derin bir idrak, bir anlayış birliğidir. Ve biz biliyoruz ki, bizi anlamayan, bizi duyulmaz kılan o kalabalıkların kulakları sağır olsa da, sözümüzdeki fısıltıyı işiten, o kırgınlığın içindeki cevheri gören ve demek ki böyle olacakmış diyerek yola devam eden birileri, bir yerlerde mutlaka var.

O halde sözü daha fazla yormadan, yine o hırçın ve bir o kadar da dertli tarafımıza sığınarak noktayı koyalım. Duyanlara, anlayanlara, lafa değil manaya bakanlara ve o dikenlerin üstünde yalınayak yürümekten korkmayan o güzel atlılara selam olsun.