Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Arayış

A+ A-

İz sürmek, kaybı önceden tanımlanmış bir bütünlüğe göre konumlandırır: neyin, nereden, nasıl koptuğunu bilirsin, o yüzden aradığın şey belirlidir. Aramak ise, modern öznenin durumudur — parçalanmışlığın, “dağılmanın” doğal kabul edildiği bir dünyada, artık hangi bütüne ait olduğunu bile bilmeyen bir arayıştır bu.

Kişi bir “şey” bulmak için yola çıkar ama yol aldıkça fark eder ki asıl aradığı, kendi eyleyen, arzulayan, acı çeken varlığının doğrulanmasıdır. Aramak, bu anlamda, kendini kaybetmeden önce bir kez daha kendini bulma çabasıdır — ama tuhaf bir tersine çevirmeyle, ancak kaybolmaya razı olan, gerçekten arayabilir. Korkudan arayan, arayışın kendisini bir güvenlik biçimine indirger; kaybolmaktan korkmayan ise arayışı, sahici bir dönüşüme açar.

Her ciddi arayış, öznesini yoksullaştırır. Bu yoksullaşma — daha derinde, sahip olunan her şeyin, kimliğin dayanaklarının teker teker elden çıkmasıdır. Burada ilginç bir toplumsal-psikolojik olgu belirir: insan topluluğu, kendi içinde taşıdığı bir “sahipsiz utancı” birbirine bulaştırır. Her insan, kendi içinde biriktirdiği ama kaynağını tam olarak bilmediği bir utançla doludur — sanki hepimiz, dışı sağlam görünen ama içi hep bir şeyle dolu kırbalarız; taşıdığımız şeyden utanırız ama ne taşıdığımızı da tam bilmeyiz.

Arayan kişi, bu ortak utançla karşı karşıya gelmekten kaçamaz; aksine, arayışının bedeli olarak bu utancın en büyük payını üstlenir. Bu, kurban olma romantizmi değildir — daha çok, bir farkındalık meselesidir: aramaktan vazgeçmeyen kişi, toplumsal maskenin, “sahip olmanın” verdiği rahatlığı kaybeder ve çıplak haliyle, hem kendi eksikliğiyle hem başkalarının eksikliğiyle yüzleşir. Tuhaf olan şudur ki bu yoksullaşma, özneyi ezmek yerine hafifletir: sahip olduğu şeyler azaldıkça, arayışın kendisi ona yetmeye başlar.

İnsan varoluşunu şekillendiren üç temel dürtü ayırt edilebilir: haz, eylem ve ödev. Bunlar birbirine indirgenemez ama birbirinden de tam olarak ayrılamaz.

Haz, dünyadan emilen bir şeydir — canlı olmanın en ilkel, en öncesiz kanıtı. Ama haz kendi başına kördür; yön bilmez, sadece yönelir. Bir güzelliğe, bir doyuma doğru çeker, ama neden o yöne çektiğini bilmez.

Eylem ise hazza yön verir. Edim olmadan hiçbir tohum çatlamaz; yalnız doğuran, doğruyu bulur. Ama eylem de tek başına bırakıldığında tehlikelidir — çünkü eylem, “iyi” ile “kötü” arasında kayıtsızdır. Eylemin kendi başına bir ahlakı yoktur; sadece gerçekleştirme gücü vardır.

Ödev ise, haz ve eylemin başıboşluğuna bir yer, bir sınır, bir anlam kazandırır. Her nesnenin evrende bir yeri olduğu fikri, bir konumlanma çağrısıdır — insan, ödeviyle birlikte artık sadece bir “nesne” olmaktan çıkar, “o şey” olur; yani bir işlevi, bir anlamı, bir yerelliği olan bir varlık.

Bu üç gücün bir arada, dengeli işlemesi ender rastlanan bir haldir. Çoğu zaman biri diğer ikisini ezer: sadece haz peşinde koşan bir yaşam yön kaybeder; sadece eylem peşinde koşan bir yaşam anlamsız bir hızlanmaya döner; sadece ödev peşinde koşan bir yaşam ise canlılığını, kendiliğinden akan tarafını yitirir.

Güzellik dediğimiz şey de çoğunlukla şehvetin, hüsranın, hatıranın, direncin çarkına takılarak doğar — yani saf değildir, tarihseldir, ilişkiseldir. Ama bazen öyle bir güzellik belirir ki, hiçbir duygunun, hiçbir ihtirasın, hiçbir mantığın yedeğinde değildir; “derinlik” denebilecek bir şeyle donanmıştır. Bu tür bir güzellik, insanın alışıldık estetik kategorileriyle konuşulamaz — çünkü güzel demek, çoğu zaman “elde edilebilir,” “sahip olunabilir” bir şeye işaret eder; oysa derinlik, içine çekilmeyi, dönüşmeyi talep eder.

Bu yüzden derin olan bir şeyle (ya da kişiyle) karşılaşan biri için, sıradan bir hayranlık yetmez — bir çarpışma gibi, bir savaş gibi yaşanır bu karşılaşma. Çünkü derinlik, izleyeni de değiştirir; onu ezberlemeye zorlar ama ezberleme vakti bırakmaz. Kalmak yerine dönüşmeyi ister.

İnsan türünü diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biri, “iletkenlik” kapasitesidir — iki insan bir araya geldiğinde, iki taş ya da iki hayvan gibi yan yana durmazlar; aralarında geçirgen bir bağ oluşur. Bu bağ bazen ince bir ilmek, bazen sağlam bir düğüm halini alır. Dostluk, kandaşlık, aşk — hepsi bu geçirgenliğin farklı biçimleridir.

Ama bu bağların çoğu, bir “son kerte”ye ulaşamadan kalır. Son kerte, iki insanın zamanı birlikte, tam anlamıyla, hiçbir eksiklik bırakmadan tahsil ettiği o nadir andır — ölümün, kutsalın, mutlak sınırın yakınında yaşanan bir şeydir bu. Binlerce insan ilişkisinden çok azı, bu son kerteyi birlikte tanır. Çünkü bu, iki varlığın birbirine “armağan” olarak verilmesiyle mümkün olan bir haldir.

Bu son kertede zaman artık lineer akışını kaybeder. İki insan, vaktinden önce ya da vaktinden sonra okunmuş bir ezan gibi, zamanın alışıldık ölçüsünün dışına düşerler. Bu belki de insan varoluşunun ulaşabileceği en yüksek noktadır: ya zamanın gerçek anlamda, tam doluluğuyla yaşanması — ya da hiç.