Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Aşağılanmış Ruhların Yüksek Duvarları

A+ A-

“Bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler. Yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu.”

Ingmar Bergman- Anna’nın Tutkusu

Herkesin kendini aşağılanmış hissettiği anlar vardır. Bu anlardan kurtulamayız. Aşağılanmış ruhlar, göstermek istemedikleri, utanç duydukları, üstüne basıp geçilmiş gibi hissettikleri için iç dünyalarına sizi almak istemezler. Orada, tam da dış görünüşlerinin aksine, yaralanmış kalplerinin pompaladığı kabullenilmiş bir onursuzluk yatar çünkü. Haklıdırlar. Bilinmek istediği konular kadar, bilinmek istemediği taraflarıyla da yaşamak zorundadır insan. Kimse üstüne tükürülüp geçilen yanlarını, çaresizlikten susmak zorunda kaldığı anların acısını göstermek istemez.       

Kötü bir çocukluk, akran zorbalığı, duygusal ya da cinsel istismar, kendini çirkin ya da tipsiz bulma, ötekileştirilme, başarısız bir iş hayatı, mutsuz bir evlilik, hak edilmemiş bir makam, şahsiyetsiz bir kariyer, ihanetle biten bir ilişki… Ve kabullenilmiş sessizlik. Andreas’ın dediği gibi “Daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikâyet ettiklerini fark ettin mi?
En sonunda kabullenip susmuşlar.” Uyumlu, kibar ve sevecen karakterlerin arkasına gizlenen korkaklık. Bu korkaklığın ürettiği duvarlar. Korkaklık arttıkça yükselen kalın duvarlar. İletişim beceriksizliğini seçilmiş yalnızlık olarak sunan zavallı kişilikler. Ne diyor Andreas Winkelman: “Özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?”

Tehlikeli Tutkular

Metafizik sıkıntılar, ontolojik problemleriyle bildiğimiz Bergman filmlerinin aksine, 1969 yapımı “Anna’nın Tutkusu” filmi, bireysel yalnızlıkların ürettiği sıkıntılar üzerine kuruludur. Nedir Anna’nın tutkusu? Gerçeklik. Liv Ulmann, oynadığı karakterle ilgili şunları söylüyor: “Anna’nın gerçeğe olan tutkusunu seviyorum. Dünyayı, neden sadece kendi doğrularıyla görmek istediğini de anlıyorum. Fakat onun bu gerçeklik tutkusu tehlikeli.” (Bir rivayete göre, yönetmen Bergman ile Liv Ullmann, bu film çekilirken boşanma dönemindedir. Liv, filmdeki karakteri Anna’yla ilgili hevesli hevesli konuşurken Bergman, “Kes” deyip çekimi bitirir. Liv Ulmann, bundan dolayı Bergman’ı hiç affetmediğini söyleyecektir.)  

Bir Bergman klasiği haline gelen mutlu görünümlü mutsuz bir karı-koca (Eva ve Elis), çocuğunu ve kocasını kazada kaybetmiş travmatik bir kadın (Anna Fromm), karısı tarafından terk edilmiş yalnız bir adam (Andreas Winkelman). Dışarıdan bakıldığında, son derece sakin ve normal görünen hayatlarına yakından tanık oldukça, bireyleşmiş kişiliklerin kişilerarası iletişimde yaşadığı sıkıntılara şahit oluyoruz. Böyle bir ortamda Anna’nın tutkusu, yaşam verici görünen ama sonunda yıkıcı olan bir sevinci andırır. 

Kaçınılmaz Yüzleşmeler         

Bergman’ın sadece sinematografik bir mekân olarak değil, aynı zamanda kişisel mesken olarak da kullandığı Fårö Adası’nın boğucu ortamında çekilen filmde sıkça gördüğümüz hayvan cesetlerinin, insan ruhundaki ilkel, bastırılmış  şiddetin açığa çıkarılması amacıyla çekildiğini düşününce, Bergman’ın cesaretini takdir etmemek mümkün değil. Kendini toplumdan izole etmek için harika fırsatlar sunan adanın mekânsal sertliği, karla örtülmüş yolda ilerlemeye çalışan kağnıyı kullanan yaşlı adamın azan bronşitiyle özdeşleşir. Çaresizce ölüme giden yolda hepimizin sonuç getirmeyen çırpınışları da öyle değil midir?

Andreas’ın içe kapanık, tercih edilmiş gibi duran yalnızlığının altında yatan hayata karışma isteği başarısız olmak zorundadır. Geçmiş bizi terk etmez, takip eder. Yüzleşilemeyen geçmiş, sığınak olmaktan çıkar, hapishaneye dönüşür. Unutmak için başvurduğumuz umursamama yöntemi, bizi sıkıntılarımızdan kurtarmak yerine, geçici hazlarla süreli kaçışlarımıza imkân tanır. Ama hayat unutmaz. İnsan, yalnızca bugünden ibaret değildir. Anna, suçlanmışlık ve yas duygusundan kurtulmak için tutkuyla konuştukça Andreas, tam tersine suskunlaşır. Eğer birisi, konuştuklarınıza eşlik etmiyorsa, ondan sevgili olmaz. Onunla ancak ruhsal bir çatışma yaşarsınız. Kavga kaçınılmazdır. Anna ile Andreas da aynısını yaşar.

Bir Başkasının Aynasında Kendini Seyretmek

Andreas, ördüğü duvarların arkasında çürüyen ruhunun farkındadır. Anna da tüm çabalarına rağmen geçmişin yakasını bırakmayacağını bilmektedir. Susmak, kaçmak, umursamazlık bizi yaralarımızdan kurtarmaz. Yüzleşme kaçınılmazdır. Duygusal bağlardan uzak durarak, kendi kırılganlığımızı gideremeyiz. Sessizlik, Andreas için bir zırh işlevi görse de hayat, onun ördüğü duvardaki çatlaklardan içeri sızar. İnsan olmak böyledir. Etrafımızda gördüğümüz, yakınlıktan kaçınan, duygusal bağ kurmaktan sakınan insanlar da Andreas gibidir. Üzerlerine giydikleri sessizlik zırhı, içlerindeki yetersizlik duygusunu bastırmak içindir. Duvarları kalın ve yüksek insanlar, siz merhamet ve sevgi dolu yaklaşsanız dahi duvarları yıkmak yerine yükseltirler.   

Aşağılanmış ruhları anlamak için Jung’un “persona” ve “gölge” kavramları bize yardımcı olabilir. Andreas’ın (onu şahsında tüm aşağılanmış ruhların) sosyal hayata gösterdiği, dengeli ve sakin görüntü, bastırılmış korkuları ve suçluluk duygusunu bastırmaya yöneliktir. Kendini yetersiz hisseden aşağılanmış ruh, öfke nöbetlerine karşı savunmasızdır. Ve bu an meselesidir. Yakınlık kurmak, başkasının varlığını ciddiye almak, onun aynasından kendini seyretmektir çünkü. Bir kadının duygusal boşluğunu kaldırabilecek güce sahip değildir Andreas. Çünkü kendi içsel boşluğuyla yüzleşmekten kaçmaktadır. Bir başkasının aynasında kendini seyretmeye dayanabilmek, etik bir sorumluluk ve yüksek irade gerektirir. Bu yetiye sahip bulunmayan Andreas, geri çekilir ve ayrılığı (yani kaçmayı) tercih eder.

Sevgi Yıkıcı da Olabilir

Başarılı ve mutlu bir evliliğe sahip gibi görünen Eva ve Elis’in durumları da farklı değildir. Eva, silik bir şahsiyeti olduğunu kabullenemeyen bir kadındır. Başkalarının hayatlarında yaşamak zorundadır. Kucaktan kucağa merhamet arayışı da bundandır. O tek başına ayakta duramaz. Birisi, ona ne yapması gerektiğini söylemelidir. Başarılı kocası Elis ise tam tersine, insanlardan nezaket ve adalet beklemeyi, boş bir duygusallık olarak görecek kadar katıdır. İnsan, budala tarafları olan bir varlıktır ona göre. Budalalıktan kaçınmak, iki yüzlülüktür.  

Diğer Bergman filmlerinden farklı bir yapısı vardır bu filmin. Film esansında her oyuncu, kendi karakteri ile ilgili yorumlarda bulunur. İnsanların birbirini olduğu gibi tanımaları mümkün müdür, sorusunu akla getiren bu yöntem, karakter ile oyuncu arasındaki ilişki üzerinden dikkatimizi bu noktaya çeker. Bir anda, filmden çıkıp belgesel izliyormuş havasına kapılan seyirci, karakterle aramızda bir mesafeye yol açar. Yönetmenin isteği de budur. Seyircinin karakterleri tam olarak anlayamaması gibi, karakterler de birbirini tam olarak anlayamaz. Bu bizi sinemanın hakikatle ilişkisini sorgulamaya iter. Aynı zamanda insanlar arası ilişkilerin de belirsizliğine.         

Sevgi, iyileştirici olduğu kadar yıkıcı da olabilir. Kendisine yapılan iyiliğe tahammül edemeyip nankörlük sergileyen kişilere dikkat edin, iç dünyalarında korkunç bir sevgisizlik yatar. Ama kendi varoluşumuzu tamamlayabilmek için de başkasıyla bağ kurmaya mecburuzdur. Bundan kaçtıkça, kendimize yabancılaşmak kaçınılmazdır.

Bergman büyük bir cesaretle bizi sorgular: Kendimizi korumak için ördüğümüz duvarlar, bizi güvenli bir alanda mı tutar, yoksa insan olmanın temel şartı olan ilişki becerilerimizi mi yok eder?

“Anna’nın Tutkusu” başarısız bir aşk hikâyesi değildir, aşağılanmış ruhların yıkıcı gerçeklerine yapılan bir vurgudur. “Öteki cehennemdir” sözünü haklı çıkarırcasına Bergman, başkasıyla ilişkinin hem zorunlu hem de imkânsız oluşuna vurgu yapar. Kış mevsiminin bembeyaz örtüsü bile, bizi bu çatışmadan kurtaramaz. Aksine, içimizdeki çatışmanın şiddetini artırır.

Anna’nın tutkusuyla aşağılanmış ruhunu tamir etmeye çalışan ama bunu başaramayan Andreas’ın şu sözleri, dünyanın en iyi romanlarından birini okuyormuş hissi verecek kadar gerçekçi ve güzeldir:  

“Ama bilmen gerekir ki, benim bir duvarım var etrafıma ördüğüm.
Mutlu olsam bile bunu sana anlatamam
veya gösteremem.
gözlerinin içine bakabilirim ama senin derinliklerine ulaşamam.
Beni anlıyor musun?
Ben o duvarın gerisindeyim.
O duvarla kapattım kendimi, her şeye.
O kadar uzağım ki her şeye…
Sıcak, neşeli,
hayat dolu olmak istiyorum.
Küçük düşürülmekten çok korkuyorum.
Yerin dibine geçmişim gibi oluyor.
Ama o rezilliği ve onunla birlikte yerin dibine batmayı da kabul ettim.
Beni anlıyor musun?
Kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı.
Bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler.
Yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu.
Ben bir ölüyüm.
Hayır, bu fazla duygusal oldu.
Ölü değilim.
Ama haysiyetim olmadan yaşıyorum.
Kulağa saçma ve yapmacık geliyor, biliyorum.
Birçok insan kendine saygısı kalmamış bir hâlde yaşar.
Kalpten yaralanmış, ve üstüne tükürülüp aşağılanmış bir şekilde.
Onlar, yalnızca yaşıyorlardır.
Başka hiçbir şey bilmezler.
Hem bilseler bile, ona hiçbir zaman ulaşamazlar da.
İnsan hiç, aşağılanmak yüzünden hasta olabilir mi?
Bu, onunla yaşamak zorunda olduğumuz bir illet mi?
Özgürlük hakkında pek çok konuşuruz.
Özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?
Yoksa o sadece aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?
Bu hayatı sürdüremem artık.
Pes ettim.
Artık direnmeyeceğim.
Günler geçip gidiyor.
Yediğim yemekten, çıkardığım dışkıdan ve hatta konuştuğum kelimelerden
bile zehirleniyorum!
Güneş, uyanayım diye çığlık atar gibi yolluyor ışığını.
Uyku ise sadece beni kovalayan kabuslardan ibaret.
Karanlık; hayaletleri ve anılarımla kulaklarımı tırmalıyor.
Daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi?
En sonunda kabullenip susmuşlar. oysa onların da diğerleri gibi
gözleri, elleri ve hisleri var.
Hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!
Güneş yavaşça doğuyor ve batıyor.
Soğuklar yaklaşıyor.
Karanlık.
Sıcaklık. Koku.
Her şey sessiz.
Kaçıp kurtulamayız.
Artık çok geç.
Her şey için çok geç.”