Picture of Kemal Abacı
Kemal Abacı

Aşk Suno’ya Yazılmıyor Mihriban!

A+ A-

Mekân ve zaman modellemelerinin sanal gerçeklik gözlüklerinden artırılmış gerçeklik uygulamalarına kadar hayatımıza girdiği bir dönemdeyiz. Bazı deneyimlerde görüntü, ses ve duyusal uyaranlar insanı gerçekten o mekândaymış hissine kadar götürebiliyor.

Bu girişle size küçük bir simülasyon teklif ediyorum. Ekranı bir sanal gerçekliği gözlüğü düşünün ve anlatılanları zihninizde zamanını düşünerek canlandırın.

Sizinle ülkemizin 1950’li yıllarına gidelim. Ama öyle şehir merkezlerine değil; ücra bir kasabasına, hatta bugün ismi bile değişmiş bir kasabaya… Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Cela kasabasına, bugünkü adıyla Ekinözü’ne…

Akşamlardan bir akşam…

Akşam dediysem sahici bir akşam. Her yer karanlık, elektrik daha buralara selam vermemiş. Gökyüzüne bakınca yıldızlar ne kadarda yakın, gaz lambasının yandığı evlerin çevresinde belli belirsiz bir aydınlık görüyorsunuz.

Evlerin birinde genç bir adamın yüreği yanıyor; dertli, sevdalı… Odasında ertesi gün gazeteye yetiştireceği yazının telaşında. Sevdiği kızdan ona mektuplar kibrit kutusunda geliyor. O ise “Elin gızının evine mektup mu gider?” diyecek kadar edepli. Çareyi gazetede bulmuş; aşk şiirlerini gazeteden yazıyor. Okuyanlar kendi sevdiğini hayal ediyor ama yazılan şiirlerin adresi belli, Mihriban…

Hararetlenmiş duygularına imge ararken gözü önündeki lambaya ilişiyor ve o dize dökülüyor “Lambamda titreyen alev üşüyor.” Ateş yanıyor ama üşüyor. Eşyanın tabiatını aşk bozuyor sanki. Kâğıda yazıyor ama kelimelerin yetmediğini kendisi de biliyor ve ardından söylüyor “Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.”

Âşık ama yalnızca aşk adamı değil; dava adamı aynı zamanda. Öyle yıllarca görüşmelerle, gizli saklı buluşmalarla uzatmak istemiyor adı konmamış bu aşkı. Ailesiyle görücüye gidiyorlar. Beşik kertmesi, töreler, aileler derken olmuyor. Belki söyleyeceği çok şey var ama en özünden yazıyor “Eski töre bozulmuyor Mihriban!”

Aşkı derinleştikçe imgeler de derinleşiyor “Kar koysan köz olur aşkın külüne.” Karın ateşi söndürmesi gerekirken onun dünyasında kar bile köz oluyor. Sonra “Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban!” diyerek yaşadığı çıkmazı anlatıyor. Nihayet “Bir kördüğüm baştan sona tamamı” diyerek sevdiği karşısındaki aczini itiraf ediyor “Çözemedim, çözülmüyor Mihriban!”

Bir akşam gazeteye bu defa “Unut beni” diye şiirini yazıyor. Okuyan Mihriban şaşkına dönüyor. Kibrit kutusunda gelen dönüş en az şiir kadar sarsıcı “Unutmak kolay mı?” diyor. (İyi ki de diyor.)

Gencin gönlü yeniden yanıyor ve yangınını dizelere döküyor “‘Unutmak kolay mı?’ deme / Unutursun Mihriban’ım. / Oğlun, kızın olsun hele / Unutursun Mihriban’ım.” Sonra geçmişini hatırlatıyor “Süt emerdin gündüz-gece / Unuttun ya, büyüyünce… / Ha işte tıpkı öylece / Unutursun Mihriban’ım.” Geleceğine bakarken de “Yıllar sinene yaslanır / Hâtıraların paslanır / Bu deli gönlün uslanır…” diyor.

Fakat hikâyenin garip tarafı şu ki “Unutursun” diyen adamın kendisi unutmayacaktır.

Gencimiz malum, Abdurrahim Karakoç. Ancak kızımızın adı Mihriban değil. Mihriban bir şifre, bir anahtar, bir simge; gerçek bir hikâyenin saklandığı kripteks… Sarı saçlarına deli gönlünü bağlıyor ama Mihriban’nın saçları sarı da değil.

Yıllar sonra Mihriban sorulduğunda Karakoç, “Mihriban isim olarak sembol isimdir” diyor. Şiirin masa başında kurgulanmadığını, gençliğinin gerçek bir hatırasına dayandığını anlatıyor. “Mihriban kim?” diye sorulduğunda ise kapıyı kapatıyor “O şifreyi açmayacağım, o şifre öyle çözülmeden kalacak.”

“Unutursun” demiştir ama unutmamıştır. Sevdasını Mihriban diye mühürleyip gençliğinde bırakmış, kızının adını da Mihriban koymuştur. Gelini bir gün “Mihriban bugün telefonla sizi ararsa ne dersiniz?” diye sorduğunda, “Telefonu olduğu gibi kapatırım” diyecek kadar da nettir.

Abdurrahim Karakoç üç şiirle anlatmıştır Mihriban hikâyesini. Gerçekte Mihriban kimdir, sarı saçlı mıdır, ela gözlü müdür; bugün hiçbir yapay zekânın, hiçbir kuantum bilgisayarının çözemeyeceği ayrıntılar zamanında mühürlenerek bir insanın yüreğine gömülmüştür.

Belki de bazı şifrelerin çözülmemesi ne kadarda önemli…

Bir Şiirin Türküye Dönüşmesi

 Hasan’a Mektuplar şiir kitabını başlangıçta çok da dikkate almadan okuyan Musa Eroğlu, sonrasında kendi tabiriyle adeta bir Abdurrahim Karakoç bestecisi hâline geliyor. Mihriban şiirini besteliyor ve şiir artık türkü olarak başka bir yolculuğa çıkıyor.

Burada ilginç bir zincir var. Karakoç hikâyeyi yaşıyor ve kelimelere döküyor; Musa Eroğlu o kelimelerin içindeki duyguyu duyuyor ve bağlamasının tellerine taşıyor. Sonra milyonlarca insan türkünün içine kendi hikâyesini yaşıyor.

Seksen yaşındaki bir adam bu türküyü dinlerken ağlıyorsa belki Mihriban’ı düşünmüyor bile; elli yıl önce kavuşamadığı kendi sevdiğini düşünüyor. Bir başkası kaybettiği eşini, bir başkası gençliğini, bir başkası söyleyemediği bir cümleyi…

Mihriban böylece bir kadının isminden çıkıp insanın içinde yarım kalan şeylerin ortak adına dönüşüyor.

Simülasyondaydık Değil Mi?

Simülasyon dedik, çok da uzatmayalım. Gözlüğü çıkaralım ve 1950’lerden 2026’ya dönelim.

Bugün anılar, hikâyeler, şiirler ve besteler üretmek teknik olarak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç kelimeyle görüntü, video ve metin üretebiliyor. Suno AI gibi uygulamalara nasıl bir müzik istediğimizi tarif edip birkaç dakika sonra başı sonu olan bir şarkı dinleyebiliyoruz.

Mesela Suno’ya “Hüzünlü Anadolu türküsü, bağlama ağırlıklı, erkek vokal, kavuşulamayan bir aşk, yavaş tempo” diye yazabiliriz. Birkaç dakika sonra kulağa güzel gelen bir türkü çıkarabilir. Beğenmezsek yeniden üretiriz.

Peki, o türkünün Mihriban’ı kim?

Yapay zekâ bağlamayı taklit edebilir, makamı yakalayabilir, kafiyeyi bulabilir. “Gece, hasret, lamba, kül, kor, ayrılık” gibi kelimelerle etkileyici dizeler de kurabilir. Fakat o lambanın altında oturmuş mudur? Kibrit kutusundan mektup beklemiş midir? Ailesini görücü göndermiş, töreye takılmış, kavuşamayacağını anlayınca “Unut beni” diyebilmiş midir?

İşte teknolojiyle mana arasındaki ince çizgi biraz burada daha önemli hale geliyor ve insana bir rol biçiyor.

Yapay Zeka Hikayemizin Neresinde Başlar ve Biter?

Yapay zekâ artık kelime, beste, ses ve görüntü üretiyor. Meseleyi “Yapay zekâ sanat yapamaz” kolaycılığına indirgemek doğru değil. Yapıyor ve daha iyisini de yapacak. İnsanı etkileyen büyük eserlerin arkasında yalnızca teknik beceri yok. Görünmeyen ama derinden hissedilen bir katman var o da yaşanmışlık.

Mihriban’ı parçalara ayırınca elde ne kalıyor? Birkaç mısra, birkaç nota, bilgisayara aktarınca da bir dosya… Ama insan Mihriban’ı dinlerken bunların hiçbirini düşünmüyor. Çünkü o türkünün içinde yalnızca söz ve beste yok. Cela’nın elektriksiz gecesi var, titreyen bir gaz lambası var, kibrit kutusunda taşınan mektuplar var. Töre var, kavuşamamak var. Derin bir hikaye ve zamanı aşan bir mana var.

Yapay zekâ bunların hepsini öğrenebilir ama hiçbirini hatırlamaz. Çünkü yaşamamıştır.

Her şeye ulaşmak kolaylaştıkça mana daha kıymetli hâle geliyor. Teknik olarak içerik üretim hızlanıyor ama gerçek bir hikâyenin yerini hiçbir hız dolduramıyor.

Ya Karakoç Bugün Yaşasaydı?

Düşünsenize, Abdurrahim Karakoç’un şiiri meşhur olduktan sonra Türkiye genelinde “Aşk Konferansları” vermeye başladığını… Televizyonların en çok izlenen programlarından birinde sunucunun, “Sayın Karakoç, size bir sürprizimiz var; Mihriban şu anda stüdyomuzda!” dediğini…

 (Abdurrahim Karakoç’u azcık tanıyanlar bu öneriye edepsizlik diyecektir. 😊)

Kamera Mihriban’a döner, sosyal medya ayağa kalkar. Ertesi gün “Mihriban ilk kez konuştu”, sonraki hafta “Karakoç’tan yıllar sonra gelen itiraf”, ardından film, dizi, belgesel, podcast…

#MihribanBuluşuyor etiketi TT.

Psiko terapi hikayelerini kanal kanal gezdirilen bu dönemde bu duruma hak verenlerde olabilir tabi.

Ama Mihriban yine Mihriban olur muydu?

“Dilce susup bedence konuşulan bu çağda” Karakoç bazı şeyleri göstermemeyi seçmiş asil bir duruş göstererek. “O şifreyi açmayacağım” derken belki farkında olmadan Mihriban’ın ölümsüzlüğe yolcu etmiş.

Ateş Hâlâ Üşür müydü?

Her şeye ulaşabildiğimiz bu zaman diliminde “Lambamda titreyen alev üşüyor” dizesini görebilir miydik? Belki lambanın videosunu çekip Reels’e koyardık, belki yapay zekâya “titreyen gaz lambası, sinematik, melankolik Anadolu kasabası” diye prompt yazardık.

Peki o lambaya bakıp ateşin üşüdüğünü hissedebilir miydik?

Daha da önemlisi, “Beni değil, sen seni de / Unutursun Mihriban’ım” diyebilmek için nasıl bir hayat yaşamak gerekir? “Instagram’dan takip ettim, kabul etmedi; hikâyemi izledi ama mesajıma cevap vermedi” yaşantısı bu mısraları yazdırabilir mi?

Belki de yazdırır. Çünkü insan aynı insan; aşk yine aşk, ayrılık yine ayrılık.

Peki, hikaye kimin hikayesi…

Her Şeyimiz Var, Ya Hikâyemiz?

Bugün yapay zekâdan korkarken belki de yanlış yere bakıyoruz. Sorun yapay zekânın hikâye yazabilmesi değil; bizim kendi hikâyelerimizi yaşamayı bırakmamız.

Dizilerden alınmış yaşantılar, Instagram’dan alınmış pozlar, TikTok’tan alınmış davranışlar, başkalarından ödünç cümleler… Herkes birbirine benzedikçe kendi hikâyemizi oluşturmakta zorlanıyoruz.

Suno ve farklı yapay zekalar burada suçlu değil. Bunlar güçlü araçlar. Fakat araç ne kadar gelişirse gelişsin ona vereceğimiz en kıymetli şey yine insandan çıkacak o mana.

Yapay zekâ sesi çoğaltabilir ama o sese neden ihtiyaç duyduğumuzun manasını biz vereceğiz. Suno türküyü söyleyebilir ama türkünün yakılacağı ateş hâlâ insanın yüreğinde dağlanacak.

Abdurrahim Karakoç’un önünde bilgisayar yoktu, Suno yoktu, yapay zekâ yoktu, sosyal medya yoktu. Hatta odasında elektrik bile yoktu. Bir gaz lambası, bir kâğıt, bir kalem ve söyleyemediği şeylerle dolu bir yürek vardı.

Bugün bizim elimizde ise neredeyse bütün teknoloji var. Peki bu teknolojiyle hangi yüreği yada kimin yüreğini konuşturacağız.

Biz Mihriban deyince gönlümüze hangi mana düşüyor…

Bizim Mihriban’ımız nerede?

Bugün Suno’nun karşısına geçip nasıl bir türkü istediğimizi uzun uzun anlatabiliriz. Makamını seçer, bağlamasını ister, temposunu belirler, sesine ne kadar hüzün katacağını bile tarif ederiz. Birkaç dakika sonra da karşımızda kulağa neredeyse kusursuz gelen bir türkü bulabiliriz.

İyi de kusursuz bir ses, kusursuz bir his verebilir mi?

Mihriban’a bakınca insanın aklına ister istemez başka şeyler geliyor. Biraz bağrı yanık bir Abdurrahim Karakoç yüreği gerekiyor mesela. Bir kibrit kutusu, titreyen bir gaz lambası… Bir “Unut beni”, karşıdan gelecek “Unutmak kolay mı?” cevabı gerekiyor. Kavuşamamak, unutmaya çalışmak ama unutamamak gerekiyor.

En önemlisi de aradan yıllar geçse bile şifresini açmayacak kadar sadık kalınmış gerçek bir hikâye gerekiyor.

Yapay zekâ kelimeleri yan yana getirebilir, Suno o kelimelere ses verebilir. Belki ortaya dinlemekten keyif alacağımız çok güzel türküler de çıkarabilir. Ama zamanları aşıp mahzun gönüllerde kendine yer bulacak bir aşk meselesine gelince, iş biraz değişiyor. Çünkü orada yalnızca güzel söz, doğru nota ve yanık bir ses yetmiyor. O türkünün bir yerlerde gerçekten yaşanmış, yanmış bir gönülden çıkması gerekiyor.

Abdurrahim Karakoç cevabı yıllar önce vermişti “Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.”

Biz sadece kâğıdın yerine bugünün dünyasını koyalım ve seslenelim Aşk Suno’ya yazılmıyor Mihriban…

(Abdurrahim Karakoç’a rahmetle bıraktığı mana denizi güncel teknoloji karşında zihinlerimizi beslemeye devam ediyor.)