Ben Köyümü Hep Özlerim
- Tarih:
İlkokula başlayacaktım. Tüm arkadaşlarım köyde yaşıyor, köy okuluna gidiyorlardı. Ben de köyde okumak istiyordum. Başka nerde okuyabilirdim ki? Bilmediğim yerlerde, bilmediğim kişilerle ne yapabilirdim. Kendimi bildim bileli en güzel anlarımı yaşadığım tüm arkadaşlarım köydeydi ve köy okuluna gidiyorlardı. Babamın öğretmen olması, tayininin Anadolu’nun küçük bir ilçesine çıkması, benim konumun, düşüncelerimin, hayallerimin ve arkadaşlarımın dışında şeylerdi. Ninem ve amcam bir gün beni kayıt için köy okuluna götürdüler. Hazırladıkları tiyatrodan habersizdim ama onlara bir tiyatro oynatacak kadar azimli olduğumu yıllar sonra anladım. Müdüre çıktık, ilk defa bir okulun idarecisi ile karşılaşıyordum ve ilk defa çok korktum. Eskiden devlet daireleri çok korkunçtu, okullar bile. Herkesin eli önünde, fotör şapkası ya da kasketi ne varsa hemen çıkarılır elde tutulurdu. Ben de öylece korktum işte.
Amcam müdür beye beni kayıt için getirdiklerini söyledi. Müdür bey bana bakınca daha da korkmaya başladım, kalp atışlarımın hızının arttığını hissedince yüzüme ateş çıktı. Bana yaşımı sorduğunda cevap bile veremedim. Kendi aralarında konuşmaya devam ettiler. Herkes rolünü çok güzel oynuyordu. Ben de hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı bir çocuk olarak inandım. Müdür bey “yok, olmaz, kaydedemeyiz, yaşı tutmuyor” deyince. Cesaretimi topladım ve “o zaman Rasim, Gökhan, Aziz, Osman, Yaşar, Tuncay neden başlayabiliyor?” diye sordum. Eveleme geveleme derken biraz da aldatılmışlık hissi ile belki de ilk ve en büyük hayal kırıklığım ile okuldan ayrıldık.
Ninem, amcam ve müdür bey için belki küçük bir oyundu, kısa bir sahne sergilediler ama benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Resmen dünya başıma yıkılmış gibi hissettim. Büyüklerin küçükleri anladığı nerde görülmüş ki? Ne zaman anlamışlar, ne zaman küçüklerin hislerine göre hareket etmişler ki? Hiç, hiçbir zaman. Oysa ne güzel hayallerim vardı. Çocukluk yıllarımın en güzel yeri olan köyde, en sevdiğim arkadaşlarımla beraber olacaktım. Hem okulda hem dışarda hem tatilde hem pazarda hep beraber olacaktım. Aslında istediğim şey köy okulunda okumak değildi. Köyde yaşamak ve en sevdiğim arkadaşlarımla beraber olmak, kendi ürettiğimiz oyunları oynamaktı. Hazır oyuncak çıktı, çocukluk diye bir şey kalmadı. Nerde o eski üretim, gelişim ve strateji dolu oyunlu yıllar.
İnsanların yavaş yavaş köylerini terk ettiği yıllardı. İlk kurbanlarından değildim ama ben de şehirlere kurban edilenler arasında yerimi almıştım. Bizim köy Almancı köyüdür. Onun için biz ilk kurbanlarımızı Almanya’ya vermişiz. Sonraları ilçelere, şehirlere, büyükşehirlere vermeye devam ettik. Bugünlere kolaylıkla gelinmedi yani, nice çocuklar, nice aileler feda edildi. Babam köyün ilk üniversite okuyanlarındandı. Haliyle rahmetli dedemdeki gururu ve mutluluğu tahmin edersiniz. Üniversite okumasa da çiftçi olsaydı, ben de köyde arkadaşlarımla kalsaydım daha iyi değil miydi? Bence daha iyiydi ama dedeme göre değildi. “Hacı Hüseyin’in oğlu fakülte bitirmiş, öğretmen çıkmış.” Dedeme göre bundan daha fiyakalı bir cümle yoktu. Ya ben? Benim dünyam, benim hayallerim? Çocuklar kimin umurunda oldu ki bu zamana kadar.
Yaşadığım şey herkes için normaldi. Babam öğretmen olmuş, tayini çıkmış ve ailesini de yanında götürecekti. Herkes mutluydu, ben hariç. Kırk yaşındayım ve o zaman yaşadığım üzüntüyü şimdi bile anlatamam. Tabi ki anne babamı seviyordum ama arkadaşlarım, dedem, ninem, köydeki akrabalar, kırlar, bayırlar, dereler, harman yerleri benim için çok daha önemliydi. Kimse bana izahta da bulunmadı, ikna etmekle uğraşmadılar. Belki de daha detaylı anlatsalar, biraz daha uğraşsalar ikna olacaktım. Onlar küçük bir tiyatro oyunu ile işi kestirmeden çözme yolunu seçtiler. Büyüklerin her zaman yaptığı şey değil midir zaten. Küçük, tatlı aldatmacalarla işleri kısa yoldan, uğraşmadan çözmek. Ama yaptıklarının ne gibi sonuçlar doğurduklarını hiçbir zaman hesap etmezler. Ne de olsa çok daha önemli bir sürü işleri var. Belki de onlar haklı. Bilemiyorum. Ben sadece hissettiklerimden eminim ve onları anlatmaya çalışıyorum.
Küçücük, altı yaşında bir çocuk olarak okul hayatına büyük bir hayal kırıklığı ile başladım. Bu yaşadığım olayın hayatımın kalan kısmında beni ne kadar etkilediğini kimse bilemez. Bense sadece bazı tahminlerde bulunabiliyorum. Neyse daha fazla canınızı sıkmadan bu konuyu kapatayım. Nihayetinde beni köyümden ayırdılar. Artık hayatım boyunca özlem duyacağım, hep özleyeceğim, sadece tatillerde fırsat bulursam gidebileceğim yer oldu köyüm. Dünyanın neresine gidersem gideyim, benim için dünyanın en güzel yeri köyümdü. Köyüm, köyümde yaşadıklarım, hatıralarım, harman yerlerinin kokusu, traktör yağı, saman tozu, toprak yollar, buz gibi dereler, uçsuz bucaksız meralar, ardından koşturduğumuz hayvanlar, oynadığımız oyunlar. Bu öyle bir ayrılıktı ki acısı hep yüreğimde, bilmem geçer mi, bilmem biter mi.
Biter elbet. Bu dünya bitenlerin dünyasıdır. Acılar, sevinçler, başarılar, hezimetler, iyi kötü günler, haftalar, aylar, yıllar, asırlar bitmeyen ne kalmış ki bugünden başka. Uzun bir yol gibi düşünülen, bitmeyecek zannedilen ne varsa sona ermiş. Ne padişahlar, krallar, devletler, hanedanlar bitmiş, yanmış, kül olmuş da yerinde yeller esiyor. Kısa bir rüya gibi geçen binlerce yıldan başka ne var geride. İşte böyle bitmez gibi başlayan bir hayat hikayesi bu. Bir gün bittiğinde kısa bir hayal gibi akıllarda kalacak, hepsi bu. Küçük bir çerçeve içine alınmış dünya ve zaman denen iki şeyin içerisinde akıp giden kısacık hayatlar. Geriye kalan ise sadece akılda kalan hatıralar.




