Picture of Mehmet Önder Karakaş
Mehmet Önder Karakaş

Bilgi ve Bilgelik Çağında Anlam Arayışı Denemeleri

A+ A-

Soru basit ama ağır: Bunca şeyi biliyoruz; peki neyi anlıyoruz?

“Aynayı kırmaya kalkma, yüzündeki karayı sil.”

Muzaffer Ozak

Enformasyon, malumat ve verinin bilgi yerine ikame edildiği, bilgi ve bilmenin de anlamından koparıldığı bir zaman dilimini tecrübe ediyoruz. Grafikler, rakamlar, matrisler… Hemen hemen tüm veriler hüküm dağıtıyor. Ancak dağıtılan bu hükmün müspet olup olmadığı bilginin anlamla kurduğu bağa bağlı olarak değer kazanıyor. Zira anlamdan koparılan, ihtiyaca binaen ikame yahut tecrit edilen bilgi sadece bir envanter değeri taşır; kaydedilir, tasnif edilir, tıklanır fakat yol göstermez. Bu tabloyu besleyen temel unsurlardan biri de çağın en belirleyici dinamiklerinden biri olan hızdır. Hız sathiliği, sathiliğin iktidarı ise derinliğin değersizliğini doğurur. Dahası hız, bilgiyi tüketimi kolaylaştıran parçalara ayırır; parçalar çoğaldıkça anlam daralır. Bu bağlamda “çokluk” ile “hikmet” arasındaki bağ zedelenir; çokluk artar, hikmet azalır.

Bilginin kendisine dayatılan tüm arazları da sırtlanıp salt kendiliğinden ziyade enformasyon, malumat, veri gibi muhtelif yüklerle algılanıp çoğaldığı, bölündüğü ve yayıldığı bir çağda anlamın kaybolması, tarihin ironilerinden biridir. Zira insan, yalnızca bilgiyle değil o bilgiden devşirdiği anlamla da yol alır. Bir toplumun mukadderatını belirleyen, sahip olduğu veri yığınlarından ziyade o verileri hangi değerler etrafında anlamlandırdığıdır. Dolayısıyla bugünün asıl krizi bilgi eksikliği değil, anlam kıtlığıdır.

Bilgi, Anlam ve Hikmet: Bolluk, Kıtlık ve Yoksunluk

İnsanlık tarihine bakıldığında bilgi ile anlam arasındaki gerilimin kadim olduğu görülür. Antik Yunan düşüncesinde episteme ile sophia arasında kurulan ayrım, bilmenin ve bilgece yaşamanın farklı ufuklar olduğunu neşet eder. Episteme düzenli bilgi demektir; matematiğin kesinliği, doğa bilimlerinin yasaları ve rasyonelite gibi. Sophia ise hayatın derin sezgisi, ahlâkın ve erdemin kılavuzluğudur.

İslam düşünce geleneğinde benzer bir ayrımı ilim, irfan ve hikmet kavramlarıyla görürüz. İlim bilmek, irfan anlamak; hikmet ise bilginin hayata nüfuz etmiş, değerlerle yoğrulmuş hâlidir. Bu zincir, insanın yalnızca bilen değil aynı zamanda anlamı idrak eden ve hikmeti kuşanan bir varlık olduğunu kabul ederdi.

Modern çağın bu üçlemenin dengesini bozduğuna dair kesin ve keskin bir kanaatte bulunmak “aşırı yorum” olmayacaktır. İnsanoğlunun moderniteyle kurduğu toksik ilişki neticesinde bilgi, teknik bir enstrümana dönüşürken ölçülebilir, tasnif edilebilir ve sıralanabilir hâle geldi. Anlam, bireysel tercihlerin bulanık ve gri alanına itilirken hikmet, nostaljik bir anlatıya dönüştü. Bugün üniversitelerin bilim üretiminde rekorlar kırarken toplumlara yön verecek bir mahfilin kalmadığı, bireylerinse bilgiyle kuşanırken ruhlarının boşaldığı tespiti bağlamı daha da anlaşılabilir kılmaya yardımcı olacaktır.

Bilgi, nesnelerin düzenli sıralanışını, hikmet, o düzenin nedenine dair sezgiyi öğretir. Bilgi, ‘ne oldu?’yu betimler; hikmet, ‘niçin?’i. Bugün eğitimden kamu politikalarına dek uzanan geniş bir alanda, birincisinin ikincisine ikame edildiğine şahit oluyoruz. Bu ikame salt pedagojik bir yetersizlikten kaynaklanmaz; daha derinde epistemik bir soruna işaret eder. Zira veri bolluğu farkındalığı, farkındalık ise anlamı temin etmez. Anlam; dikkat, teemmül ve müşterek değerler olmaksızın inşâ edilemez.

Bu noktada çağın iki belirleyici dinamiği devreye giriyor: hız ve algoritmik seçicilik. Bu iki kavramdan hız, tefekkürü budar; algoritmik seçicilik ise zaten görünür olana daha da görünürlük eklerken, görünmezde kalması gerekeni de normalize eder. Neticede; bilgi akışı artar, fakat idrak mecrası daralır. Bir bakıma insanın zihni veriyle dolar ama yön duygusu eksilir. Ortaya çıkan bir tür epistemik yorgunluktur. İnsan, bildiği kadarını taşıyamaz hâle gelir; taşıyamadığı için de bilgiyle bağını sathileştirir. Böyle bir düzende derin düşünce “verimsiz”, sabır “gereksiz”, tenkit “rahatsız edici” sayılır. Oysa anlam, verimliliğin değil vukufun meyvesidir; sabır ister, itina ve nezaket ister.

Muhtelif Eksenlerde Anlam ve Epistemik Adalet

Eğitim endüstrisinde bilginin ölçülebilirliği, anlamın ölçülemezliği karşısında üstün kılındıkça; müfredat büyür fakat muhatabının iç sesi ve sorgu eşiği küçülür. Sözgelimi; sınav skorları yükselirken, “bu bilgi hayatımın geri kalanında ne işe yarayacak?” sorusu cevapsız kalır. Netice itibariyle eğitimden yalnızca bellek terbiye etmesi değil istikamet vermesi de beklenir. İstikamet olmadığı takdirde, “başarı” daima “bir sonrakine” ertelenen bir teskin aracına dönüşür.

Toplum düzeyinde bilgi bolluğu, müşterek anlamların zayıflamasıyla birleştiğinde, yan yana olmanın yalnızlığına sürükler bizi. Bilgi yan yana getirir, anlam bağ kurdurur. Rakamların dili toplar, hikâyenin dili bağlar. Toplumsal güven, müşterek hikâye olmadan tutunamaz; zira güvenin zemini bir bakıma ortak anlam haritasıdır. Harita bozulduğunda, insanlar aynı kentlerde değil birbirine bitişik adalarda yaşar.

Ekonomi, çağımızın en çok bilgi üreten ve bilgi üretiminin sınırlarını belirleyen alanlarındandır. Rakamlar, grafikler, göstergeler… Hepsi düzenli olarak kaydedilir, raporlanır, analiz edilir. Ancak bütün bu bilginin hangi amaca hizmet ettiği sorusu çoğu zaman gölgede kalır. Ekonomi sahasında büyüme, ‘ne kadar?’a; insani gelişme, ‘ne için?’e cevap verir. Matrislerin saltanatı ‘ne kadar?’ı çoğaltırken, ‘ne için?’i yoksullaştırırsa; verim artar, vakar eksilir. Oysa anlamı ve ahlâkı olmayan artış, yalnızca ritmi hızlanan kalabalık bir bando gibidşr: Çok sesli ve devamlıdır fakat tınısı gerçek bir sanat eseri olmaktan oldukça uzaktadır.

Bilginin üretimi ve dolaşımı da eşitsizdir. Küresel Kuzey’in ürettiği bilgi “standart” hâline gelirken, Güney’in birikimi çoğu zaman görmezden gelinir. Bu durum, yalnızca ekonomik değil epistemik bir adaletsizliğe de işaret eder. Kim konuşur, kim susar, kimin bilgisi bilim olarak kabul görürken kimin bilgisi folklor diye küçümsenir? Buradan hareketle bilgi çağında anlam arayışının aynı zamanda adalet arayışı da olduğunu ifade etmek mümkündür. Zira bilgi, küresel ölçekte eşitsiz dağıldığında, anlam da tek boyutlu hâle gelir.

Çağımızı tasvir etmek için belki de en uygun kavramlar “bilgi seli” ve “veri çölü”dür. Sel, bereket getirmez; yıkar, sürükler, yönsüzleştirir. Bilgi de sel gibi çoğaldığında, anlam kaybolur. Bu selin içinde ilerlemek isteyen için tekne değil pusula gerekir. Her yerde bilgi vardır ama hikmet yoktur; suyun çokluğu değil vahanın bulunurluğu hayat verir. İnsan, çölün ortasında susuz kalabilir; tıpkı bilgelik çağında anlamdan mahrum kalması gibi.

Dikkat, Değer, Tecessüs ve Anlamın Etikası

Anlam arayışının üç eşik taşı var: dikkat, değer ve tecessüs: Dikkat, anlamın iktisadıdır. Neye baktığımız kadar, neye sırt çevirdiğimiz de bizi inşâ eder. Dikkat dağınık olduğunda bilgi dağılır; bilgi dağıldığında kavrayış sathîleşir; sathî kavrayış, nihayet değer muhakemesini aşındırır. Değer ise anlamı müşterek kılan bağ dokusu gibidir. Değerin yokluğunda bilgi yine ikna edici olabilir ancak ilham verici özelliğini yitirir. İlhamın olmadığı yerde müspet bir değişim, yalnızca idare-i maslahatla sınırlı kalır. Tecessüs ise bir bakıma anlamın zemindir. Soran insan, bilgiyi tüketmek için değil dünyayı birlikte yeniden adlandırmak için arar. Soru çoğaldıkça ve başkalaştıkça ezber azalır; ezber azaldıkça özgürlük genişler.

Anlam tarihin hiçbir döneminde tarafsız olmamış, bir siyasete ve etiğe sahip olagelmiştir. Bu noktada İbnu’l-Mukaffa’nın İslam Siyaset Üslûbu’ndan hareketle baktığımızda; anlamın siyasetinin müşterek hayatın nereye akacağına dair bir rota önerdiğini; etiğinin ise o rotayı hangi usulle takip edeceğimizi gösterdiği sonucuna varırız. Ne var ki, bugün bu rota ile usul arasındaki denge bozulmuş, araçlar çoğu zaman amaçların yerini alır hale gelmiştir. Bir başka ifadeyle bugünün temel krizlerinden biri, araçların amaçları yutmasıdır: Ölçmek, anlamanın yerine geçer; görünür olmak, iyi olmaya tekabül eder; hız, hakikatin vekili sayılır. Bu yüzden anlam arayışı, aynı zamanda bir yavaşlama ve derinleşme siyasetidir; aceleci faydacılığın tahakkümüne karşı tevakkuf ve tefekkür çağrısıdır. Bu çağrı, soyut bir romantizm yahut bir beylik cümle arayışından ziyade okulun, müfredatın yanında müzakere terbiyesi vermesine; şehrin, altyapının yanında kuşatıcı karşılaşma mekânları kurmasına; ekonominin, büyüme ve kârlılığın yanında haysiyet üretimi beklentisine dairdir. Netice itibariyle anlam, modern zamanlarda alışageldiğimizin dışında tek bir aktörün tekelinde doğmaz; çeperlerden merkeze doğru çoğalarak inşâ edilir.

Sonuç Yerine Ezcümle

Anlamı kaybetmek, yönü kaybetmektir; yönü kaybetmek, imkânları israf etmektir. Bilgi ve bilgelik çağında talihimiz, tam da buradadır: Elimizin altında hiçbir kuşağa bahşedilmemiş ölçüsüz bir imkân, zihnimizin önünde görünmez bir eşik. Eşiği aşmak ancak ve ancak bilginin çokluğunu hikmetin birliğine bağlamakla mümkündür. Dikkatimize iktisatlı yaklaşıp, değerlerimizi tahkim edip, tecessüsümüzü diri tuttuğumuz ölçüde; bilginin enformasyon, malumat ve veri muhtelif gibi yüklerinden arınıp salt bir ileti olmaktan uzaklaşıp yol gösterici olması muhtemeldir.

Ve belki de asıl olan şudur: Anlam, tek başına bir insanın değil birlikte düşünebilenlerin eseridir. Birlikte düşünmekse, hızın değil; itinanın, nezaketin ve adaletin diliyle mümkündür. Anlamı aramak, bu dili yeniden hatırlamaktır.