Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

Bilmek İstememek

A+ A-

Acaba tarihin herhangi bir çağında insanlar şimdi olduğu kadar bilgiye maruz kalmışlar mıdır? Gerçi, maruz kalınan şeyin ne kadar bilgi olduğu da muamma. Bir şeyler akıyor sürekli; ekranlardan akıyor, radyolardan akıyor, billboard’lar, sesler, renk oyunları, anonslar, çağrılar, ‘sakın kaçırma’lar. Kitaplar bize bilgiyle hemhal olmanın, bilgiye zaman ayırmanın ne büyük cennet olduğundan bahsederler, buna itirazımız yok. Ama hangi bilgi? İşimize yarayan bilgiler var, sadece ‘ortamlarda satılacak olan’ bilgiler var, dost sohbetini koyulaştıracak bilgiler var. Ortada bir sınırsızlık duruyor, sınırsız bilgi akışı. Peki insan beyni bu sınırsızlık karşısında ne kadar dayanabiliyor? İdrak için bir ölçü belirleyebilir miyiz mesela? Mümkün değil.

Felsefenin kıyılarında şöyle az biraz volta atmış biri, idrakinin sınırlı oluşunun farkına varan bir insana bilgeliğin gülümseyeceğini bilir. Bu aslında tasavvufta da böyledir. Hatırlarsınız, o meşhur ve güzel dizide Tapduk Emre, Yunus Emre’ye “Ben bilmem” zikrini vermişti. Sen bundan sonra ben bilmem de, demişti. Yunus’un nefsine oldukça ağır gelen bu ödev, onda şimdiye kadar göremediği bir pencereyi açmıştı: bildiklerin birer zandan ibaret olabilir, bildiklerinin hiçbir şeye yetmeyeceği bir zaman gelebilir, her zaman senden daha çok bilecek olan biri olabilir. Bil, bunda sıkıntı yok, mutlaka bil. Ama sadece sen biliyormuşsun gibi yaşama. Sadece senden öğrenilecekmiş gibi düşünme. Bilirken ve bu bilişinden bir hayat kurmaya çalışırken dava ya da iddia sahibi olma. Bilmeye olan merakın seni “bilmiş” etmesin. Çünkü bilmişliğin sonu kötü, bilgeliğin sonu ise fenâ. Buradaki ‘fenâ’ya irfan geleneğinden bakmayı teklif ediyorum. Fenâ: Gelip geçici olma, kalıcı olmama, ölümlü olma, fânilik. Birkaç adım ötesi, tasavvufî manası: Kulun benliğinin, Allah’ın varlığında yok olması. Şimdiye kadar kendinden bildiği fiillerinin yegâne sahibinin Hakk oluşunu idrak etmesi. Bütün oluş ve görünüş perdelerinden sıyrılıp, doğrudan Hakk’ın tasarrufu altına girmesi.

Bu bilmek isteme, bilme ve bildiğinden imtihan edilme bahsinde, her şeyden ziyade neyi bilmek gerektiği önem kazanıyor. Sürekli veriyle dolu bir zihnin nasıl bir yüke dönüşeceği herkesin malumu. Düşüncenin derinliğinden uzak bir hayat, insana bir şey söylemekten uzak. Bilginin temel yakıtları çünkü; makul miktarda sessizlik, yalnızlık, tefekkür, boşluk. Daha sonra yeniden meydana, yani halkın arasına katılma. Çünkü değerlendirmeye müsait olmayan, paylaşılamayan, manasız bir bilginin; ne kadar bilgi olduğunu sorgulamaya gerek bile yok. Burada yalnızlık derken bir şeyi daha eklemek gerekiyor: bilinçli bir ‘bilmeme alanı’ inşa etmemiz lâzım. Bunu bir dinlenme alanı, mola zamanı gibi de düşünebiliriz. İşte bunun için, bir süre kitap okumamak, hiçbir şey izlememek, haberleri takip etmemek de insani bir haktır.

Bilme ve bilmeme meselesine biraz da psikolojik taraftan bakalım. Carl Gustav Jung, insan ilişkilerinde “her şeyi bilme” iddiasına oldukça mesafelidir, hatta tehlikeli bulur. Bir insanı bütünüyle bilmek zaten mümkün değildir, bunun için çaba göstermeye çalışmaksa merak, tutku, arzu gibi duyguları öldürür. Mutlaka birkaç açık alan olmalıdır, nefes alanı. İnsanların ilişkilerinde yaşadığı hayal kırıklıkları içinde de bu var; birini tamamen çözdüğünü sanmak. Bu, olsa olsa psikolojik bir yanılsamadır. Çözdüğümüz şeylerin çoğu, kendimizle ilgili olanlardır. Kendimizle ilgili olanlar, mizacımız ve meşrebimiz dolayısıyla bildiklerimiz yani. Bizde var olan bilgiyi veya hâli, karşımızda görmek. Jung’a göre birini çok iyi tanıdığını zannetmek; kendi beklentilerini, korkularını, ideallerini karşısındaki insana olduğu gibi boca etmektir aslında. Dolayısıyla ona şekil vermeye döner, onu değiştirmeye. Halbuki değişimin en esaslı hâli, kendiliğinden olandır. Burada bilgi bile çoğu zaman hiçbir işe yaramaz.

Lacan’ın da ilişkilerdeki bu ‘bilme derdi’ne dair tespitleri oldukça kıymetli. Karşısındakini aşırı derecede analiz etmeye yakın olan biri, kurduğu ilişkiyi elleriyle boğazlayabilir. Her şeyi bütün şeffaflığıyla görmek ve çözmek, insan ruhunu savunmaya geçirir. Hatta bu savunma çoğu zaman saldırı biçiminde gerçekleşir. Arada ne olması gerekiyor? Gizem. Yani merak. Sadece insan ilişkilerinde değil, pek çok şeyle olan irtibatımızı kuvvetli tutan duygu. Merak eden öğrenir, merak eden çaba gösterir, merak eden özenli davranır. Bütün bunları karşısındakini tüketmeden ve kendini de yormadan yapan biri, olgun biridir hiç şüphesiz.

İnsan ruhundaki bilinmezliği iyi kavramak lâzım. Koskoca edebiyat tarihi, bu bilinmezlikten beslenmiştir. Okuduğumuz o güzel romanlar, klasikler, şiirler; hep bu bilinmezliğin kıyısına vara vara yollar kurmuştur okurların gönüllerinde. İnsanın her şeye rağmen hayata devam edebileceğini Dostoyevski’den, güçlü bir ‘içe çekiliş’in ne kadar anlamlı olduğunu Rilke’den, yaşamın gürültülerini bir kenara atıp ahenkli sesler yakalamanın kıymetini Hesse’den, kendine yabancılaşmanın kederini Kafka’dan, hafızanın nasıl yaratıcı bir güç olduğunu Proust’tan, vicdanın vazgeçilmez bir yoldaş olduğunu Tolstoy’dan, melankolinin besleyici ve tehlikeli yanlarını Baudelaire’den, bir şeyi özlemenin ne büyük nimet olduğunu Neruda’dan öğrenmek güzeldir. Dikkatli bakarsak, bu insanların mesafeye ne kadar önem verdiğini de görürüz. Her şeye mi? Evet, hemen hemen her şeye.

Gelelim meselenin can alıcı tarafına. Özellikle yakın ilişki kurduğumuz insanlara dair bir şeyler bilmekle de imtihan oluruz çoğu zaman. Ve bunlar öyle sıradan değil, ağır imtihanlardır. Çünkü yakın dediğimiz insanlara karşı duvarlarımız yoktur, sınırlarımız daha belirgindir, çoğu zaman da -maalesef- aşılabilir. Beklentisiz, hesapsız kurulmuş arkadaşlıklar ansızın bir karanlığa gömülebilir, oraya vuran ufacık bir ışıkta kimin ne olduğu ortaya çıkabilir. Yahut, bizim için yeri çok ayrı ve özel olan kimileri tarafından güvenimiz yerle bir edilebilir. Tam buraya gelmişken: Emr-i Hakk vaki olunca bazı insanlar bu dünyadan çekiliyorlar ama gözlerinizin içine bakarak anlattıkları hiçbir yere gitmiyor. Doğan Cüceloğlu hocayı tanımak, birkaç defa bile olsa sohbetinde bulunmak benim için büyük tecrübeydi. Bugün hâlâ yeterince izah edilemeyen “öfke” meselesinin altında hep yok sayılmanın olduğunu söylerdi. “İnsana, mekâna, işe, eşyaya, hatta hayvana dair güveninizin kaybolması, onunla olan varlığınızı anlamsız hâle getirir.” derdi. Sonrası? Sonra büyüyorsunuz işte…

Demek ki burada o güvenin sarsılmaması, hiç olmadık bir öfkeyle kaplanmamak, kurulan ilişkinin anlamsızlık girdabında kaybolmaması için mesafeyi de göze almak gerekiyor. Çünkü bilmek yetmiyor. Bilmeyi istiyoruz, kendimize ve başkalarına, dünyaya dair pek çok şeyi. Bir anlam bulmak, bir kavram içine sokmak, aralarında bir ilişki kurmak, daha güçlü ve duyguları kuvvetli biçimde yola devam etmek. Ama? Ama’sı çok uzun. Ahmet Turan Esin, “Bizatihi varlık olarak kendini bilmeyen, değer arar. Oysa bizatihi değer, bizatihi varlık olarak kendinde mevcuttur.” diyor. Çok fazla yük yüklememeli kendine. Çok fazla da anlam vermemeli bir başkasına. Çünkü dünya ve insanı giderek daha şahsi oluyor, daha oyun kurucu, maalesef.

Bir şeyi bilmek istememek büyük özgürlüktür. Daha önceden yara aldığınız bir konu hakkında “benden bu kadar” demek büyük özgürlüktür. Defalarca uyardığınız bir insan için “kendi bilir” noktasına geçmek büyük özgürlüktür. Birkaç adım mesafeli durmayı öğrenmek, büyük özgürlüktür.