Picture of Fatih İsmet Yılmaz
Fatih İsmet Yılmaz

Bir Kentin Ruh Çağırışı

A+ A-

MEHMET AYCI’NIN KALEMİNDEN “ANKARA’NIN ADI VAR” ÜZERİNE BİR BELLEK OKUMASI

Şehirler, yalnızca taştan, betondan, asfalttan ve geometrik planlardan ibaret yapılar silsilesi değildir. Bir şehir, içinde yaşayanların nefesiyle var olan, onların hatıralarıyla genişleyen, sevinçleriyle aydınlanıp kederleriyle gölgelenen devasa bir canlı organizmadır. Şehir, insanın hem aynası hem de yurdudur; insanın kendi hikâyesini yazdığı uçsuz bucaksız bir defterdir. İdeal Kent Yayınları’ndan okuyucuyla buluşan, Mehmet Aycı’nın kaleme aldığı Ankara’nın Adı Var adlı eser, tam da bu derinlikli kent kavrayışının kusursuz bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. İdeal Kent Yayınları, çıkardığı dergi ve kitaplarla disiplinler arası bir yaklaşım ortaya koyarak okuyucularını tek düze bir bakış açısından kurtarmakta şehirlerin canlılığı ise bir kollektif hafıza yaratarak belleğin aktarımını usta kalemlere bırakmaktadır. Bu da bir şehir belleği edebiyatını meydana getirmektedir. Aycı, bu kitabında Ankara’yı kuru bir tarihsel kronolojinin veya soğuk bir mimari analizin dışına çıkararak; sokağın, insanın, mevsimlerin ve hepsinden önemlisi “kolektif belleğin” süzgecinden geçirerek yeniden inşa ediyor.

Bu yönüyle eser yalnızca bir şehir anlatısı değil, aynı zamanda modern kentlerin hafıza kaybına karşı geliştirilmiş edebi bir direnç metni olarak da okunabilir. Zira günümüzde şehirler yalnızca fiziksel dönüşümlere maruz kalmamakta, aynı zamanda hatırlama biçimlerini de kaybetmektedir. Kent araştırmalarının önemli isimlerinden Maurice Halbwachs’ın ifade ettiği üzere bellek bireysel olduğu kadar toplumsal bir olgudur; insanlar geçmişlerini içinde yaşadıkları mekânlar aracılığıyla hatırlarlar. Aycı’nın Ankara’sı da tam olarak bu ilişkiyi görünür kılar. Şehir, insanların üzerinde yaşadığı bir zemin değil; onların geçmişlerini muhafaza eden canlı bir hafıza deposudur.

Eserin geneline yayılan ana damar, kent ve bellek arasındaki o koparılamaz bağdır. Bellek, bir şehri ayakta tutan görünmez iskelettir. Sokak isimleri değişse, binalar yıkılıp yerlerine yenileri yapılsa, ağaçlar kesilse bile bellek, o mekânın asıl ruhunu muhafaza eder. Mehmet Aycı, Ankara’nın Adı Var ile başkentin hafıza çekmecelerini tek tek açıyor; unuttuğumuz, belki de hiç bilmediğimiz, sıradanlaştırdığımız için göremediğimiz detayları bir kuyumcu titizliğiyle işliyor. Kitabın içindekiler sayfasına şöyle bir göz atmak bile, yazarın kenti nasıl bir bütünlük içinde, hangi mikro hikâyeler üzerinden okuduğunu anlamak için yeterlidir. Atakule’den Gençlik Parkı’na, Ayrancı’daki antika pazarından Kızılay’ın kalabalığına, sokak köpeklerinden simitçi ve kahvecilere kadar uzanan bu geniş yelpaze, Ankara’nın aslında ne kadar zengin bir “insan ve mekân” ansiklopedisi olduğunu kanıtlıyor.

Mekânın Ruhu ve Zamanın Çok Boyutluluğu

Kitabın en çarpıcı ve felsefi altyapısı en güçlü bölümlerinden biri hiç şüphesiz “Ankara’da Zaman” başlığını taşıyan kısımdır. Yazar, bu bölüme Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o meşhur, “Su sesi ve kanat şakırtısından / Billur bir avize Bursa’da zaman” dizeleriyle referans vererek başlar. Tanpınar’ın Bursa için kurduğu o yekpare, ahenkli ve akışkan zaman mefhumunun, eskilerin bütün şehirlerinde bulunduğunu belirtir. Ancak Aycı’ya göre her şehrin zamanla olan münasebeti ve şehrin zamanı şekillendiren ruhu aynı değildir. Şehirde yaşamak, o şehrin zamanını yaşamaktır.

İşte bu noktada Mehmet Aycı, Ankara’nın zamanına dair çok katmanlı, sosyolojik bir okuma yapar. Ankara, tek bir zamanın değil, “çok zamanlılığın” başkentidir. Yazar, bu durumu şehrin sakinleriyle olduğu kadar, semtlerin doğasıyla da ilişkilendirir. Örneğin, Hacı Bayram Veli Türbesi ve çevresindeki zaman algısı, şehrin diğer yerlerinden tamamen farklıdır. Orada, incik boncuk çığırtkanlarının, Güllü Yasin ve ucuz dua kitabı satanların arasında, mekânın delileri ve dilencileriyle birlikte “bir milyon yıl yaşamış intibaı veren” bir zaman hüküm sürer. Hacı Bayram Veli Hazretleri insana yaşadığımız dönemden birkaç yüzyıl öncesini solutmaktadır.

Ancak bu mistik ve ağırbaşlı zamandan çıkıp Ulus’tan Kızılay’a doğru hareket ettiğinizde, zamanın ritmi aniden değişir. Dolmuş şoförlerinin sıra kapma telaşı, insanların koşturmacası arasında üzerinizdeki o ağırlık kalkar, yelkovan birden hızlanır. Aycı’nın mekân ve insan psikolojisi üzerinden yaptığı bu zaman tasvirleri muazzamdır. Atatürk Bulvarı’nın sağındaki zamanla solundaki zamanın bile aynı olmadığını; Yüksel Caddesi’ne gelindiğinde zamanın birden ergenleşip gençleştiğini, karşıya, Bakanlıklar tarafına geçildiğinde ise “emekliliğini hatırlayıp romatizmalı bir evrak memuruna” dönüştüğünü ifade eder. Bu satırlar, kentin sadece coğrafi olarak değil, zamansal ve ruhsal olarak da nasıl bölündüğünü, her bir sokağın kendi belleğini ve kendi biyolojik saatini nasıl yarattığını eşsiz bir edebi dille ortaya koyar.

Bu noktada Aycı’nın yaklaşımı, Gaston Bachelard’ın mekânın insan ruhunu şekillendirdiğine ilişkin düşüncelerini hatırlatır. Çünkü kitapta mekân yalnızca üzerinde hareket edilen bir coğrafya değildir; insanın iç dünyasını dönüştüren psikolojik bir varlıktır. Hacı Bayram’da ağırlaşan zaman ile Kızılay’da hızlanan zaman arasındaki fark, aslında saatlerin değil, insan ruhunun farklı ritimlerde işlemesidir. Aycı’nın başarısı da tam burada ortaya çıkar: O, Ankara’nın fiziksel haritasını değil, duygusal ve zihinsel haritasını çizer.

İsimlerin Arkasındaki Sır ve Kentin Dişil Kimliği

“Ankara’nın Adı Var” bölümü, kitabın iskeletini oluşturan ve şehrin kimlik inşasını etimolojik kökenler üzerinden sorgulayan kritik bir metindir. Şehirlerin isimleri, onların kaderleriyle, tarihsel bellekleriyle doğrudan ilişkilidir. Aycı, esprili ve akıcı üslubuyla Ankara adının çağrışımlarını irdelerken okuru efsanelerle gerçekler arasında bir yolculuğa çıkarır. Merkez Bankası’nın Türk Lirası için seçtiği “çapa” simgesine atıfta bulunarak, “Frenkçede çapa kelimesi ‘Anchor’ demektir” diyerek Ankara isminin kökenine dair o kadim tartışmayı başlatır. Bizanslı tarihçi Pausanias’ın anlattığı, Kral Midas’ın rüyasında gemi çapası bulup oraya şehir kurması efsanesinden tutun da, Frikçe’de “kıvrılan şey” anlamına gelen “Ank” köküne, oradan Ancyra, Angora ve Engürü’ye kadar uzanan isim serüvenini özetler.

Fakat Mehmet Aycı için aslolan, meselenin arkeolojik veya etimolojik kazısı değildir. O, kelimelerin kökeninden ziyade, bu şehrin insanlarda bıraktığı duygu durumuna odaklanır. Yazarın kendi ifadesiyle; ömrünün yarıdan fazlasını bu şehirde geçirmiş, ona bağlanmış biri için Ankara, “gözünde tüten bir sevgili mesabesindedir”. Aycı, bu tanımdan yola çıkarak şehrin kimliğinin “dişil” olduğuna dair güçlü bir vurgu yapar. Ankara’yı sevilebilir kılan şey, salt tarihi veya coğrafyası değil; o şehirde yaşanan anılar, orada yaşayan sevdiklerimiz, eşimiz, dostumuz ve çocukluk arkadaşlarımızdır. Yani şehri şehir yapan, taşları değil, o taşlara sinmiş insan hatıraları, yani bellektir. Ankara, şahsi ve hissi bir karakter arz ettiği için, belleğimizde sevdiklerimizle özdeşleştiği için kıymetlidir.

Bu durum şehirlerin yalnızca coğrafi değil, aynı zamanda duygusal varlıklar olduğunu göstermektedir. İnsan doğduğu veya yaşadığı şehri çoğu zaman nesnel ölçütlerle sevmez; o şehirde biriken hatıralar nedeniyle sever. Bu nedenle Ankara, Aycı’nın satırlarında bir başkentten çok bir sevgiliye dönüşür. Şehrin dişil kimliği üzerine yaptığı vurgu da tam burada anlam kazanır. Çünkü Ankara’nın değeri anıtlarında, bulvarlarında veya resmi kurumlarında değil; insanın zihninde bıraktığı izlerde saklıdır.

Değişen İklim, Dönüşen Bellek

Bir kentin belleği sadece binalarla veya insan hikâyeleriyle sınırlı değildir; kentin iklimi, havası, rüzgârı ve mevsimleri de o hafızanın ayrılmaz bir parçasıdır. “Yazın Ankara’ya Ettikleri” bölümünde yazar, iklimsel değişimin kent sosyolojisi üzerindeki etkisini nostaljik bir sitemle ele alır. Geçmişin o keskin, kuru soğuklarına ve nemsiz, kavurucu ama rutubetsiz yazlarına duyulan özlem, aslında yitirilen bir kent kimliğine yakılan ağıttır.

Bundan çeyrek asır evvel Ankara’nın kışlarının kolay geçmediğini, yazlarının ise bu kadar sıcak ve yapışkan olmadığını hatırlatan Aycı, küresel ısınmanın veya artan yeşil alanların etkisiyle şehre musallat olan “rutubet” kavramı üzerinden bir bellek okuması yapar. Şehirlerin iklimi değiştikçe, o şehirde yaşayan insanların davranış pratikleri, sokağa çıkma saatleri, ev mimarileri ve hatta ruh halleri de değişir. Ankara’nın o eski “yayla” havasını özleyen satırlar, aslında insanın çocukluğuna, gençliğine, daha yavaş ve daha naif akan bir zamana duyduğu özlemin dışavurumudur.

Bu nedenle kitapta iklim meselesi yalnızca meteorolojik bir değişim olarak ele alınmaz. Değişen hava koşullarıyla birlikte değişen yaşam biçimleri, kaybolan alışkanlıklar ve dönüşen şehir kültürü de görünür hâle gelir. Şehirlerin hafızası yalnızca binalarda değil; rüzgârlarında, kokularında ve mevsimlerinde de saklıdır. Ankara’nın eski ayazını özlemek, aslında geçmiş bir hayat tarzını özlemektir.

Popüler Kültürün Tahribatı ve Yitirilen “Bağlar”

Kitabın belki de güncel kent sosyolojisine en sert eleştirilerinden birini barındıran, trajikomik bir hakikati yüzümüze çarpan bölümü “Ankara’nın Bağları”dır. Yazar bu bölümde, son yıllarda adeta bir popüler kültür histerisine dönüşen, her düğünde, her eğlence mekânında çalınan “Ankara’nın Bağları” türküsü üzerinden modern kentin kültürel yozlaşmasını ve bellek kaybını ustalıkla masaya yatırır.

Aycı, bu türkünün neredeyse bir “doktora konusu” olması gerektiğini belirtirken çok haklıdır. Özünde ağır, dertli ve Orta Anadolu’nun ruhunu yansıtan bir türkü kalıbının, elektronik sazların sağır edici gürültüsüyle nasıl içi boşaltılmış bir eğlence aparatına dönüştürüldüğünü anlatır. Fakirhanesinde gecenin köründen sabaha kadar bu türküyü dinlemek zorunda kalan yazarın serzenişi, aslında bir aydının, yozlaşan müzik zevkine ve kentin gürültü kirliliğine karşı çığlığıdır.

Metnin en vurucu yeri ise kelimenin tam anlamıyla “bellek” kavramının nasıl silindiğini gösterdiği kısımdır. Aycı, “Ankara’da da bağ olsa hani gam yemeyeceğiz” diyerek çok acı bir gerçeği hatırlatır. Bir zamanların meşhur Keçiören bağları, Papazın Bağı ve buralarda yetişen üzümler artık sadece eski seyahatnamelerde, siyah beyaz fotoğraflarda ve yaşı doksanın üzerindeki teyzelerin, amcaların bulanık çocukluk anılarında kalmıştır. Türküde geçen “bağ” kelimesinin bile aslında üzüm bağı değil, büklüm büklüm yollara, sarhoşluktan dolayı kaldırılamayan kollara geçiş için kullanılan bir “bağ” dizesi (bağlaç) olduğunu vurgulaması, kültürel sığlaşmanın boyutlarını gözler önüne serer.

Gerçek bağlarını betona teslim etmiş bir şehrin, sahte ve elektronik bir ritim eşliğinde “Ankara’nın Bağları” diyerek tepinmesi, kent belleğinin nasıl parçalandığının, anlamın nasıl buharlaştığının en net göstergesidir. Burada karşımıza yalnızca bir türkü meselesi değil, modern kültürün anlamı dönüştürme biçimi çıkmaktadır. Kültürel belleğin taşıyıcısı olan semboller, popüler kültürün hızlı tüketim mekanizması içerisinde bağlamlarından koparılmaktadır. Ankara’nın bağları artık gerçek bağlar olmaktan çıkıp bir eğlence klişesine dönüşmüştür. Böylece mekânla hafıza arasındaki tarihsel bağ da zayıflamaktadır. Aycı’nın eleştirisi tam da bu yüzeyselleşmeye yöneliktir. Yazarın, türkünün aslındaki “engin ve derin bir aşk hikayesi” ile günümüzdeki “köçekler, eğlenceler, bıçkın delikanlılar” tarafından oynanan hali arasındaki uçuruma dikkat çekmesi, kentin ruhani dokusunun maruz kaldığı erezyonun edebi bir ispatıdır.

Kapsamlı Bir Şehir Monografisi

Ankara’nın Adı Var, sadece bu bahsettiğimiz birkaç temayla sınırlı kalmayan, devasa bir kent monografisidir. İçindekiler bölümü adeta bir başkent haritası gibidir. Aycı, şehrin sonbaharından kar yağan sokaklarına, yüz renginden baskın rengine kadar her detayını resmeder. “Cenazemiz Nerden Kalksın Erenler” diyerek kentin ölümle ve öte dünyayla kurduğu ilişkiyi, “Hem Çalar Hem Dilenirim” ile sokakların görünmeyen kahramanlarını, “Darbe Gecesi Ankara” ile bu kentin siyasi kaderini ve direncini kayıt altına alır.

Kitapta Kızılay’a gitmenin bir “eylem” oluşu, Adil Han’a kimlerin geldiği, eski garın yalnızlığı, kedilerin hastaneleri ve simitçilerin ritüelleri gibi onlarca farklı pencere açılır. Bu pencerelerin her biri, aslında Ankara’nın kayda geçirilmiş belleğidir. Resmi tarih yazımının soğuk yüzünün aksine, Mehmet Aycı’nın kalemi şehrin nabzını tutar. Devlet büyüklerinin nutuk attığı Çankaya yokuşlarından ziyade, “Abi Bi Liran Var Mı?” diyen sokak çocuklarının, terminalden Aşti’ye taşınan hüzünlerin, sabahçı kahvelerinde demlenen hayatların Ankara’sını yazar.

Bu yönüyle eser, resmi tarih anlatılarının çoğu zaman görmezden geldiği gündelik hayatın tarihini yazmaktadır. Cumhuriyet’in planladığı Ankara ile insanların yaşadığı Ankara arasında çoğu zaman gözden kaçan bir mesafe vardır. Aycı’nın kalemi tam da bu boşluğu doldurur. Başkentin büyük siyasal hikâyesi yerine küçük insanların büyük hikâyelerini anlatır. Böylece şehir, devletin kurduğu bir mekân olmaktan çıkar; insanların her gün yeniden inşa ettiği yaşayan bir organizmaya dönüşür.

Şehre İade-i İtibar

Sonuç olarak, Mehmet Aycı Ankara’nın Adı Var kitabıyla, başkente bir nevi “iade-i itibar” yapıyor. Gri memur şehri, bürokrasinin soğuk koridorları, denizsizliğin can sıkıntısı gibi basmakalıp önyargıların altına gizlenmiş o muazzam hazineyi gün yüzüne çıkarıyor. Yazar, kelimeleriyle adeta şehrin sokaklarında bir flanör gibi dolaşıyor; okuyucuyu da koluna girerek bu belleksel yolculuğa ortak ediyor.

Türk edebiyatında İstanbul çoğu zaman merkezi bir yere sahip olmuş, Ankara ise uzun yıllar boyunca bürokratik bir şehir olarak algılanmıştır. Oysa Mehmet Aycı’nın kitabı, Ankara’nın da kendine özgü bir edebi coğrafyaya sahip olduğunu güçlü biçimde göstermektedir. Tanpınar’ın zaman kavrayışından Nuri Pakdil’in şehir duyarlılığına kadar uzanan bir çizgide Ankara, yalnızca devletin değil, düşüncenin, yalnızlığın, aidiyetin ve hafızanın da şehridir. Aycı’nın kitabı bu geleneği günümüzde yeniden üretmektedir.

Kitap, “şehir” kavramının sadece yaşanılan bir yer değil, bizzat yaşanan bir süreç olduğunu; “bellek” kavramının ise bu süreci anlamlandıran yegâne rehber olduğunu çok güçlü bir şekilde kanıtlıyor. Aycı’nın dili, zaman zaman ironik, zaman zaman melankolik ama her daim sıcak ve “Ankaralı” bir dil. Bu kitap, Ankara’yı hiç bilmeyenler için efsunlu bir rehber, Ankara’da yaşayanlar için bir farkındalık manifestosu, Ankara’dan uzak düşenler için ise “gözde tüten sevgiliye” yazılmış hasret dolu bir mektup niteliğinde.

Fransız tarihçi Pierre Nora’nın “hafıza mekânları” kavramı düşünüldüğünde Ankara’nın Adı Var’ın yaptığı şey daha iyi anlaşılır. Kitap boyunca karşımıza çıkan Hacı Bayram, Ulus, Kızılay, Gençlik Parkı, Eski Gar ve Atakule yalnızca fiziksel mekânlar değildir. Bunlar Ankara’nın kolektif hafızasının düğüm noktalarıdır. Aycı bu mekânları anlatırken aslında bir şehrin nasıl hatırladığını anlatmaktadır. Bu sebeple eser yalnızca bir gezi veya şehir kitabı değil; aynı zamanda hafıza, aidiyet ve modernleşme üzerine yazılmış güçlü bir kültür metnidir.

Şehirlerin hızla birbirine benzediği, betonun ve tekdüzeliğin kent belleğini bir buldozer gibi ezip geçtiği çağımızda, Ankara’nın Adı Var gibi eserler birer kültürel sığınaktır. Mehmet Aycı, sadece bir şehri yazmamış, o şehrin unutulmaya yüz tutmuş ruhunu kelimelerden örülmüş bir fanusun içinde korumaya almıştır. İdeal Kent Yayınları’nın bu kıymetli neşriyatı, kent araştırmaları, edebiyat ve sosyoloji kesişiminde yer alan eşsiz bir başvuru kaynağı ve edebi bir lezzet şölenidir.