Bir Kentleşme Okuması
- Tarih:
Şükrü Karatepe’nin Kaleminden ‘‘Kentleşme Pratikleri Üzerine Denemeler’’

1994-1999 yılları arasında Kayseri Belediye Başkanlığı yapan; şu an ise Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Yerel Yönetim Politikaları Kurulu Başkanvekilliği görevlerini yürüten Şükrü Karatepe’nin denemelerinden oluşan bu kitapta; ‘’Medeniyet Bağlamında Şehirleşme’’ başlığından ‘‘Politika Kuralları ve Sürdürülebilir Kentleşme’’ye kadar pek çok konu irdelenmiş. ‘Şehirlerimizi nasıl planlamalıyız?’ sorusundan yola çıkarak günümüzdeki kentleşme problemlerinin kökenine inilmiş ve yazarın beş yıl belediye başkanlığı yaptığı Kayseri Belediyesi tecrübesinden yola çıkılarak çözüm önerileri sunulmuştur.
Günümüz dünyasında insan nüfusu arttıkça şehirlerimiz, düzensiz ve kimliksiz bir şekilde gelişerek kontrolsüz büyüyor. Geçmiş dönemlerde nüfusun büyük çoğunluğunun kırlarda yaşadığından şehirler biraz daha geri planda kalırken Sanayi Devriminin yaşanmasıyla feodal ilişkiler zayıflamış ve burjuvazi ön plana çıkmıştır. Bu da günümüz kentlerinin temelini atmış ve modern anlamda ilk şehirleri ortaya çıkarmıştır.

Medeniyet kavramının ortaya çıkışı da bu dönemlere rastlar. Medeniyet ile şehir kavramları iç içe geçmiştir. Tarihe bakıldığında, göçebe toplumların yerleşik yaşama geçmeden medeniyet inşa edemedikleri görülür. Aslında medeniyet kelimesi bizim için Batı ile özdeşleşmiş ve adeta bir eleştiri noktası olmuştur; İstiklal Marşı’mızda geçen dizeler buna en büyük örnektir. Zaman içerisinde modern ile medeniyet kavramları birbirine yaklaşmış ve “her modern olan medenidir” şeklinde bir algı oluşmuştur. Bu algı şehirlerimizi de etkilemiş; İslam dünyasında modern şehirleşmeye tepki olarak, her ülke için tek tip bir “İslam şehri” modeli oluşturma kaygısı kendini göstermiştir. Bu durum, kaçınılmaz olarak Batı şehirlerinin taklit edilme ihtimalini doğurmakta; bu da İslam dünyasının kültürel zenginliğine zarar vermektedir.
İslam öncesi göçebe bir topluluk olan Türklerin İslamiyet’e geçmesiyle İslam şehirleri olumlu değişimlere uğramıştır. İslam dini ulaştığı yerlerde yerleşik yaşamı taşımış Türkler de bundan etkilenmiştir. İslam’da şehirde yaşamaya bir övgü varken Peygamber Efendimiz tarafından şehirlerin temiz, güvenli ve güzel olması öğütlenmiştir. Bu şehirlerin yerleşim planları; merkezi büyük bir cami önünde meydan, merkeze ulaştıran ana caddeler ,idari binalar, çarşı, pazar yeri gibi yerler, mahalleler, bağ, bahçe ve tarlalar olacak şekilde yapılmıştır. Ele geçirilen yerlerde Müslümanlar kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde imara giriştiler ve şehirlerin kiliselerini camilere çevirdiler. Endülüs coğrafyasında kurulan şehirler Avrupalılara örnek oldu ve bu şekilde Avrupalıların sömürgeleştirdiği yerlere kadar bu mimari taşındı. Türkler ise İslam’ın genel yerleşim planını kendi şehirlerinde uyguladı. Osmanlı’da ise şehirlerin çekim alanını çarşılar oluşturmaktaydı. Buralarda halkın bir çok kesiminden insanlar buluşuyor ve yoğun etkileşime girerek şehrin çok kültürlü yapısının kalbini oluşturuyorlardı.
Yazar, kitabın geri kalanında rant ilişkilerinin şehirleri nasıl yozlaştırdığına ve bu yozlaşmayla nasıl mücadele edilmesi gerektiğine dair çözümlemeler sunmaktadır. Yatay mimariden dikey mimariye geçişle birlikte şehirlerde pek çok sorun baş göstermiş; sokaklar daralmış, insan ilişkileri zayıflamış ve kentler salgınlara karşı daha dirençsiz hale gelmiştir. Doğal afetler ve salgınlar ‘tersine göçü’ tetikleyerek kırsal bölgelere yönelimleri artırmıştır. Yakın dönemdeki Coronavirus salgını sürecinde de bu durum rahatlıkla gözlemlenebilmiştir. Özellikle evlerde gittikçe önemini yitiren balkonların, bu süreçle birlikte yeniden değer kazandığı görülmüştür. Yazar, yasaların teorik eksikliğinden ziyade pratikte uygulanamamasının sonuçlarına dikkat çekerek, şehirlerimizin doğal afetlere ve salgınlara karşı dirençli bir şekilde planlanmasının bir zorunluluk olduğunu vurgulamaktadır.
Şehirlerin nefes almasını sağlayan ağaçların yerleşimi bile estetik, modern ve yaşanılabilir şehirler oluşturmak için oldukça önemlidir. Şükrü Karatepe, kitabında ağaç türlerinin nereye ve nasıl dikilmesi gerektiğine değinerek bu tür detaylara gösterdiği hassasiyeti ortaya koymaktadır. Yazar, şehirlerin en kolay önlenebilir probleminin görüntü kirliliği olduğunu vurgulamakta ve doğru kararlarla bunun kolayca aşılabileceğinden bahsetmektedir. Ayrıca yerel yönetimlerin Avrupa’daki konumuna ve demokrasiyle olan ilişkisine değinen Karatepe; Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar gereği bu süreci tam manasıyla gerçekleştiremese de, yerel düzeyde atılan demokratik adımların ve denemelerin kıymetini vurgulamaktadır.
Bu yazıda kısaca tanıttığımız kitap, geçmişten ve günümüzden verdiği örneklerle kentleşme olgusunu kavratmasının yanı sıra, belediyecilere yazarın tecrübe ve birikimlerinden süzülen önemli bir aktarım sunmaktadır. Bu çalışma, günümüz şehirlerine ışık tutarken tarihsel kökenlerine de inmekte ve belirli bir perspektif üzerinden kentleşmeyi yeniden yorumlamaktadır.




