Bir Yaz Gecesi Tebessümleri
- Tarih:

Yaz geceleri herkese tebessüm eder. İçinde bulunduğumuz mekân, konuştuğumuz kimseye göre değişir bu tebessümün anlamı. Ama hoştur. Naiftir. Hele hafif serin bir rüzgâr eşliğinde, kahvenizi içerken dinginliği alabildiğine hissedersiniz. İster yalnız olun ister kalabalık, Prosut’un “Geçmiş bir nesnede gizlidir.” tespitini haklı çıkarırcasına, fincandan akıp gelerek dudaklarınızı ıslatan kahvenin rüzgârla, geceyle, teniniz ve ruhunuzla buluşması, yaşamı güzelleştiren ender anlardan birini yaşatır. Bir anda, gün yüzüne çıkmak için bir yerlerde saklanıp duran bir duygu, aşka benzer bir hisle, vücudunuzu sarıp sarmalar. Ayaklarınızdan yukarı doğru çıkarak, karnınıza, göğsünüze ve nihayet göz kapaklarınıza kadar çıkar. O an, evet o an, bütün bir geçmiş ve bugün, bütünleşir. İşte zamanı yakalamak budur. Yaşadığını hissetmek budur. Hayata kafanı banmak budur. Wong Kar Wai’nin “Zamanın Külleri”, Teo Angelopulos’un “Zamanın Tozu” dediği duygu budur. Bu duygudan mülhem, dudaklarınızda bir tebessüm doğar. Bazen neşeli, bazen hüzünlü. Yaz gecesinin maharetidir bu. Hani Bergman’ın, “üç kez tebessüm eder.” dediği yaz gecesi.
“Çok Güldü, Belli ki Acı Çekiyor.”
Ne garip. Bergman, ağır varoluşsal krizler, ciddî depresyonlar ve intihar düşünceleriyle boğuştuğu, Svensk Filmindustri ile kriz yaşayarak yolun sonuna geldiği bir dönemde çeker bu filmi. En travmatik dönemlerinden birinde, böylesine mizah yüklü, eğlenceli bir film yapması ilginçtir. Bu yüzden, etrafınızdaki neşeli, çokça gülen insanlara lütfen dikkat ediniz. Hayatının en acılı, en kasvetli günlerini yaşıyor olabilirler. Yaşamın yükü insanı hiç de olmak istemediği yerlere götürebildiği gibi “Asla istemem” dediği duygulara da sürükleyebilir. “In The Mood For Love” filminde Wong Kar Wai’nin Tony Leung’a söylettiği şu sözlerden bahsediyorum: “Nasıl başladığını hep merak etmiştim. Şimdi biliyorum. Duygular bir anda insanı yakalıyormuş. Kendimi denetleyebileceğimi düşünüyordum… Çok kötüyüm.”
Zordur yaşamak. Aynı kalmak. Umudunu korumak. Ne diyor Tolstoy? “Herkesten çok güldü. Belli ki acı çekiyor.” İnsan, tezatlarıyla bir bütün. Filmdeki yaşlı Madam Amsfedlt’in tespiti boşuna değil: “Kimse kimseyi acı çekmekten koruyamaz. Ve bu insanı bitap düşürüyor.” Borges’in “Paris Sıkıntısı”nda dediği gibi: “Omuzlarınızı çökerten, sizi toprağa doğru eğen Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.”
Tercih sizin.

Maskelerin Ardındaki Arzular
Bergman’ın, kendi iç sorunları nedeniyle hayatı anlamlandırmaya çalıştığı bir dönemde (1955) çektiği “Bir Yaz Gecesi Tebessümleri-Sommarnattens Leende”, yönetmenin tırnaklarını insan ruhuna henüz batırmadığı bir döneme denk gelir. “Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyordu”, “Monika ile Bir Yaz” gibi filmlerinde, toplumun ahlâk anlayışını sorgulayan Bergman, henüz bireyin ruhuna inmemiş, gözünü burjuva hayatının iki yüzlü duyarsızlıklarına çevirmemiştir. Toplumsal ahlâk anlayışının sahteliğini, kanunların soğukluğunu, dışlanmış, ötelenmiş, küçük insanların hayatındaki büyük umutlar üzerinden işlemektedir. Aşk, bu insanların hayatında en büyük yaşam kaynağıdır. Asaleti, itibarı, parası ve şöhreti olmayan küçük insanlar. Teni, bedeni, zamanı, mekânı değersiz kişiler. Bu insanlar, hangi duyguyla yaşama tutunacak? Güven, sadakat, gurur gibi duygulardan beslenerek kendini önemli ve değerli hisseden bu küçük insanları, modern İsveç toplumunda din dahi hayata bağlamakta sorun çekmektedir. Geriye ne kalıyor? Tabi ki aşk.
Evliliği ayakta tutan en güçlü duygu nedir? Erdem mi? Güven mi? Sadakat mi? Fedakârlık mı? Yoksa kıskançlık mı? Ah, bir erkeği nasıl da harekete geçirir kıskançlık! Her türlü çilesini çektiği halde yüzüne bakmadığı karısından daha çok değer verdiği sevgilisi için her türlü fedakârlığa hazır olan bir erkek, kendisi için neyin iyi olduğunu bilen bir erkek sayılmaz. Bu fllmle, burjuva yaşamının gülünçlüklerine hafiften selam çakan Bergman, Kont Malcolm’un ağzından bu durumu şöyle betimler: “Sevgilime selamlarımla 50 gül yolla. Karıma da 55 sarı gül. Fakat selamsız.” Bu erkeği eve döndürecek ve sadık bir koca olmasını sağlayacak en güçlü duygu kıskançlıktır. Başka, hiçbir duygu, burjuva duyarsızlığının üstesinden gelemez. Bergman, şefkatli bir alayla erkeğin bu trajikomik durumunu mercek altına alır. “İnsanlardan yoruldum ama bu onları sevmeme engel olmuyor.”
Avukat Fredrik Egerman, ellisine gelmiş ve kendini genç hissetmeye ihtiyaç duyan her çapkın erkek gibi, kendisinden yaşça çok küçük Anne ile evlidir. Eski sevgilisi olan tiyatro oyuncusu Desirée Armfeldt ile sahne aldığı tiyatro sonrası karşılaşması, zaten ince iplerle bağlı evlilik hayatını altüst eder. Bergman, aşkın ve arzunun sınıfsal ve toplumsal maskelerle nasıl bastırıldığını veya şekillendirildiğini bize göstermektedir. Üst sınıfın aşkı; mülkiyet, itibar, protokol ve kelime oyunları üzerine kuruludur. Bergman, burjuvazinin bu yapay ve kurallara bağlı aşk oyununun karşısına, hizmetçi sınıfının sansürsüz ve dürüst cinselliğini koyar. Evin hizmetçisi Petra ve seyis Frid, filmin en alt sınıftan karakterleri olmalarına rağmen, aşkı ve arzuyu en çıplak, en sağlıklı yaşayan figürlerdir. Kelime oyunlarına, kıskançlık krizlerine ya da toplumsal unvanlara ihtiyaç duymadan, içlerinden geldiği gibi yaşayan bu iki insan, yaz gecesinin çayırlarında, sınıfsal prangalardan uzak bir şekilde birbirlerinin kollarına atılır. Bu sahneyle Bergman, üst sınıfın “idealize edilmiş” aşk arayışının aslında ne kadar büyük bir illüzyon olduğunu kanıtlar. İnsan, sosyal maskelerinin arkasına saklandıkça gerçek arzularına yabancılaşır. Fredrik’in Desirée’ye duyduğu ve yıllardır bastırdığı arzu, onun tüm burjuva kibirliliğini yıkan ve onu gerçeğe yaklaştıran aslında yegâne güçtür.
Evlilik Kurumu Nasıl Çöker?
“Bir Yaz Gecesi Tebessümleri”nden itibaren Bergman sinemasında evlilik, hiçbir zaman iki ruhun romantik birleşimi değildir; aksine insanların birbirini hapsettiği, yalnızlıklarını artırdığı bir kafestir. Filmdeki evlilik modellerinin tamamı çürüme içerisindedir. (Bu, Batı usulü modernleşmeyi tercih eden tüm toplumların kaderidir.) Bergman’ın kamerası, karakterlerin birbirlerini aldatırken takındıkları soğukkanlılığı incelerken, aslında evliliğin insanı nasıl daha da derin bir yalnızlığa ittiğini gösterir. Charlotte ve Anne’in karşı karşıya geldiği o meşhur sahnede, Charlotte’un erkekler ve evlilik hakkında yaptığı itiraflar, filmin komedi tonunun altındaki keskin karanlığı yüzeye çıkarır. Kadınlar, erkeklerin kendilerini birer mülk gibi görmelerinden ve evliliğin getirdiği o sahte güvenden bıkmışlardır. Sadakatsizlik, bu karakterler için bir ahlak çöküşü değil, eşlerinin ve toplumun onlara biçtiği rollerden bir anlık da olsa sıyrılma, nefes alma çabasıdır. Bergman, evliliğin kutsallık mitini yerle bir ederken, insan doğasının tek bir kalıba veya kuruma sığdırılamayacak kadar tatminsiz ve akışkan olduğunu ilan eder.

Erkeklik Gururu ve Güç Savaşları
Filmin anlatısını hareket ettiren en temel yakıtlardan biri kıskançlıktır. Ancak Bergman’da kıskançlık, yüce bir aşkın kanıtı değil; yaralanmış erkeklik gururunun, ego savaşlarının ve gülünçleşen bir mülkiyet hırsının sonucudur. Kont Malcolm, kaba ve kibirli erkekliğin vücut bulmuş halidir. Karısını aldatmakta hiçbir beis görmezken, Desirée’nin evinde Fredrik’i gördüğü an çılgına döner. Buradaki çatışma, Malcolm’un Desirée’ye duyduğu aşktan değil, “kendisine ait olan” bir nesneye başka bir erkeğin dokunma ihtimalinin yarattığı hazımsızlıktan kaynaklanır. “Karım beni aldatırsa buna katlanabilirim, ama metresime dokunan kimseyi mahvederim.” Öte yandan Avukat Fredrik ise entelektüel, yaşlanan ve fiziksel olarak yetersiz hissettiği için içten içe ezilen bir erkekliği temsil eder. Tensel birliktelik olmadan aynı evde yaşadığı Anne ile evliliği bunun kanıtıdır.
Filmin doruk noktası olan şatodaki akşam yemeği ve sonrasındaki Rus ruleti sahnesi, bu trajikomik erkeklik savaşının zirvesidir. Bergman, erkeklerin kendi yarattıkları gurur ve şeref kodları içinde nasıl küçük düştüklerini, canlarını tehlikeye atarken bile ne kadar gülünç göründüklerini dâhiyane bir mizahla sunar. Rus ruletinde silahın içinden çıkanın gerçek bir kurşun değil, un ve kurum olması (kuru sıkı), erkeklik gururunun içinin ne kadar boş olduğuna bir göndermedir. Erkekler bu absürt güç savaşlarının içinde kaybolurken, filmin asıl iplerini elinde tutanlar kadınlardır. Desirée ve Charlotte, erkeklerin bu ilkel kıskançlık mekanizmalarını ve egolarını bir satranç ustası gibi manipüle ederler. Kadınların kurduğu ittifak, erkeklerin kasıntı iktidarını yerle bir eder. Karakterler ancak kaybetme riskiyle, yani kıskançlığın getirdiği o çiğ yüzleşmeyle karşılaştıklarında partnerlerinin gerçek değerini (ya da değersizliğini) anlayabilirler.
Gece Üç Kez Tebessüm Eder
Bergman’ın, modern İsveç toplumunda evlilik kurumunun çürümüşlüğü, insan ilişkilerinin maskelerin ardına saklanışı gibi sorunlara henüz bir bilim adamı gibi otopsi yapmayıp, uzaktan gülüp geçtiği “Bir Yaz Gecesi Tebessümleri”nin sonunda, yaz gecesinin büyüleyici atmosferinde tüm taşlar yerine oturur; herkes hak ettiği ya da arzuladığı eşe kavuşur. Şanslıyız, Bergman’ın filmleri henüz mutlu sonla bitmektedir.
Hizmetçi Petra ile arzunun kanatlarında uçan seyis Frid, yaz gecesinin üç kez tebessüm ettiğini söyler: İlk tebessüm genç aşıklar içindir (Anne ve Henrik); ikinci tebessüm hayalperestler, dertliler ve çılgınlar içindir (Fredrik, Desirée, Charlotte ve Malcolm); üçüncü ve son tebessüm ise Petra ve Frid gibi hayata karşı kaygısız olan, aşkı saf bir neşe olarak yaşayanlar içindir. Bu mitolojik ve şiirsel kapanış, filmin ardındaki evrensel felsefeyi özetler. Gurur ve önyargı yüzünden hayatın kendisine sunduğu fırsatları ıskalayanlara Bergman’ın verdiği mesajdır.
Peki, yaz geceleri size hangi yönüyle tebessüm eder?




