Bireyden Devlete; Aile Mefhumu
- Tarih:
Herkes her şeyden şikayetçi, düzelsin diye taşın altına elini sokmak ise bir başkasından beklenen bir güç. Oysa insan değil miydi biricik haliyle değişimi başlatan. İşte burada olması gereken şey üzerine sorumluluk alıp görev bilinciyle buradayım diyebilmek. İnsan sosyal bir varlık olması hasebiyle bu bilinci bana dokunmayan yılan bin yaşasın olarak ele alması ise tam bir çıkmaz.
Çocuk yetiştirmek burada kendini sahneye çıkarıyor. Toplumların devam edebilmesi için oldukça önemli olan bu yaşantıyı sürdürme, inançsal boyutta ve devlet politikaları boyutunda da dikkat çekici bazı uygulamalarla ele alınıyor. Ülkemizde her geçen yıl düşen doğum oranları ve sonrasında hazırlanan politikalar ne oluyor da süreci etkilemekte güçlük çekiyor? Bu ülkeye çocuk yapılmaz, ekonomik sıkıntılar var vs. gibi söylemler en basit sığınılacak cümleler belki de? Hakikaten bu ülkeye çocuk yapılamayacaksa nedir bu ülkeye çocuk yapmayı engelleyen şey? İktidarın bir türlü değişmiyor olması mı? Ekonominin her geçen gün refah seviyesini düşürüyor olması mı? Farklı bir iktidara çocuk yapmak mı mantıklı olan ya da ekonomik seviyenin artması mı? Basit düzlemde sosyoekonomik durumu yüksek olanların çok fazla çocuğa sahip olması da gerekiyor. Devlet politikaları çocuk yapmaya elverişli olmasa da hangimiz devlet politikasından dolayı çocuk yapma konusunda ikna edici argümanlara sahip ki!
Mevzu koşulların her açıdan değişmiş olması. Devlet politikalarının her geçen gün milim adımlarla değişmesi süreci sadece nasıl geçirdiğini etkiliyor. 30 yıl önce doğum yapan bir memur, çocuğunu 40 günlükken bırakmak zorunda kaldığını söylemişti. Bugüne kadar çocuğunu en fazla 4 aylıkken bırakabiliyordu memurlar ücretli izin mukabilinde, bugün o süre 6 aya çıkarıldı. Ücretsiz izin için ise; 2 yıl kadar çocuğuyla vakit geçirebiliyor ancak. Çalışmak zorunda kalan bir kesim var elbette, bebek demek ihtiyaçlar demek çünkü. Velev ki her şey yolunda ücretsiz izin aldı en fazla bebeğiyle geçireceği süre gene de 2,5 yıl. Tuvalet eğitimini tamamlaması, dil gelişiminin kısmen sağlanması vs. en az 3 yaşa tekabül ediyor. Ortada kayıp bir süre var. 6 yaş altı çocuk ile geçirilen zamanın kıymeti malumdur. Neticede anavatanımız çocukluğumuzsa bu zamanı ince ince işlemek ise toplumun asli görevi olmalıdır.
Toplumsal konular siyasi düzlemde ele alınadursun neslin devamını sağlamak noktasında konuları bütünsel açıdan ele almak ise çözüm arayışı için oldukça önemli. Günümüz toplumunun kendi dinamikleri de bu çerçevede ele alınmalı. Çalışan kadın sayısının artması, ekonomik sıkıntılar, sosyalleşmenin artması (sosyal etkinliklere katılım vs.), iş bulamama, evlilik yaşı, konfor alanından çıkma istememe gibi birçok faktör etkili.
Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir sözü ise kapsamlı ele alınabilir. Eskiden mahalle kültürüyle, imece usulüyle belki de, daha güvenilir mahallelerde yetişen çocuklar bugün apartman dairelerine sıkışmış durumda yetiştirilmeye çalışılıyor. Herkesin aynı ortamda büyüdüğü bir dönemden kimsenin kimseyle doğrudan ya da dolaylı iletişim kurmadığı bir ortama evrildi süreç. Yani toplulukçu bir toplumdan bireyselci bir topluma evrilmenin olumlu yanları kadar olumsuz yanlarını da yaşıyoruz. Olumlu yanları var, bu ise su götürmez bir gerçek.
Bir köyün büyüttüğü çocuktan en iyi ihtimalle anne ve babasıyla büyüyen çocuğa (ki baba çoğunlukla babalık rolünde vb. aktif değil). Bütün enerjisini mahallede harcamış, öğretici faktörlerle karşılaşmış, güvenilir alan olan mahallelerde çocukluğunu geçiren çocuklar ve çocuğunu mahalleye göndermekten imtina etmeyen aileler vardı. Bugün aileler mahalle kültürünü kendi elleriyle oluşturmaya çalışıyor. Çocuklarını kurstan kursa yetiştirmeye çalışıyorlar. Elbette bu, ebeveynlerin çocuklarına karşı farkındalığının artması ile de oluştu. Ancak buna mecbur bırakıldıklarını söylemek daha doğru. Dikey mimarinin de burada etkisi oldukça fazla. Yatay mimaride mahalle kültürü ile yaşamak çok daha güvenilirdi. Bir mimari oluşumun çocuk yetiştirmede etkisi bugün gün yüzüne çıkıyor.
Nesil yetiştirmek kritik bir öneme sahip. Toplumların devamını sağlayan yegâne şey, insan nüfusu devamlılığı. Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü de gerçek anlamda bu minvalde ele alınabilir. Oysa adaletin huzurun öneminden bahsediyor burada.
İnsan, toplumu oluşturan bir yapı. Yapının sağlamlaşmasını istiyorsak aile mefhumuna toplumsal ve bireysel yatırımımızı yapmamız gerekiyor. 7’den 77’e, bireyden devlete herkese iş düşüyor burada. Devlet toplumun devamını sağlamak için işlevsel, çocuk merkezli/insan merkezli bir oluşuma gitmeli, var olan çalışmalarını artırmalı ve en önemlisi toplumsal bir bilinç oluşturmalı. Teknolojinin ilerlediği, robotların her yerimizi sardığı bu çağda şehrin mezar taşlarına mahkûm kalmış bizler için bir uyanışa ihtiyacımız var. Şuurlu nesil yetiştirmeyi dert etmeye ihtiyacımız var. Bireysel olarak sorumluluklarımız olduğunu hatırlamalıyız. Herkesin fert bazında kendi acil durum hazırlığını yapıyor olması gerekiyor. Herkes evinin önünü süpürmekle başlamalı. Evinin önünü süpürürken de o çöpü başkasının kapısının önüne değil olması gereken yere koymalı. Kendi çocuğumuza göstereceğimiz ihtimamı bir başka çocuğa göstermekten kendimizi alıkoymadığımız zaman toplum iyileşmeye başlayacaktır. Toplum bir bütündür. İyilik hali herkes için aynı mücadele ile olursa toplum kazanacaktır.




