Birikim Eğitim Grubu Genel Müdürü Ersan Bilgin ile söyleşi; “EĞİTİMDE ASIL MESELE: İNSAN YETİŞTİRMEK”.
- Tarih:
Röportaj: Ersan Bilgin

Röportaj yapan: Ahmet Selim Ünlü
Eğitim, son yıllarda belki de en çok konuşulan alanlardan biri. Müfredat değişiklikleri, sınav sistemi, öğretmenlik mesleğinin dönüşümü, dijitalleşme ve yapay zekâ gibi başlıklar, eğitim tartışmalarını her geçen gün daha da genişletiyor. Ancak bütün bu gündem içinde çoğu zaman daha temel bir soru geri planda kalıyor: Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz ve mevcut eğitim sistemi bu hedefe ne kadar karşılık verebiliyor?
Bu söyleşi, tam da bu sorunun etrafında şekilleniyor. Geride kalan eğitim-öğretim yılına ilişkin değerlendirmelerden başlayarak ölçme ve değerlendirme anlayışına, yapay zekânın eğitime etkilerinden okul-aile ilişkilerine, öğretmenlik mesleğinin geleceğinden eğitim politikalarının önceliklerine kadar uzanan geniş bir çerçeve sunuyor. Gündelik tartışmaların ötesine geçerek, eğitimin yapısal meselelerine odaklanıyor.
Eğitim üzerine düşünürken çoğu zaman tek bir başlığa yoğunlaşıyoruz; oysa sistem, birbirini etkileyen çok sayıda unsurun birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor. Elinizdeki söyleşi de bu bütünlük içinde, bugünün sorunlarını ve önümüzdeki dönemin imkânlarını birlikte ele alan bir değerlendirme niteliği taşıyor.
- Geride bıraktığımız eğitim-öğretim yılını tek bir cümleyle özetlemeniz gerekse nasıl tanımlardınız? Bu tanımı hangi somut göstergelere dayandırırsınız?
“Söylemde reform, uygulamada süreklilik yılı.”
Bakanlık doğru sorunları tespit etti ve doğru kavramları telaffuz etti, ama bu tespitler sahada köklü bir değişime henüz dönüşmedi, sistem büyük ölçüde eskisi gibi işlemeye devam etti. Bunun temel nedeni birçok öğretmenin modeli sahiplenmemesi. Öğretmenler etkinlik ve kazanım yoğunluğunu mevcut ders saatinde yetiştiremediklerini belirtiyor, bu da modeli pedagojik bir araç olmaktan çıkarıp yetiştirilmesi gereken bir yüke dönüştürüyor. Bakanlık öğretmenlerden dijital formlarla geri bildirim topladı ve bunları olumlu buldu, ama geri bildirim toplamak ile öğretmene sınıfında gerçek esneklik tanımak farklı şeyler; öğretmen danışılan ama karar ortağı olmayan bir konumda kaldı. Sonuç olarak yılın asıl açığı modelin doğruluğunda değil, uygulanabilirliği ve sahiplenilmesinde.
- Ölçme ve değerlendirme sistemi, öğrencilerin gerçek öğrenmelerini ne ölçüde yansıtıyor? Sınav odaklı yapı eğitim süreçlerini nasıl etkiliyor?
Mevcut ölçme ve değerlendirme sisteminin, öğrencilerin gerçek öğrenmelerini ve potansiyellerini tam anlamıyla yansıttığını düşünmüyorum. Özellikle LGS ve YKS gibi merkezi sınavlara yüklenen anlam, öğrencinin bilgi, beceri, karakteri ve üretim kapasitesini geri planda bırakıyor.
Sınav odaklı yapı, maalesef öğrenciyi sürekli yarış içinde tutan bir sisteme dönüşmüş durumda. Ailenin, okulun ve sosyal çevrenin beklentileri de bu baskıyı artırıyor. Bunun sonucunda öğrenciler, çocukluk ve gençliklerinin en verimli yıllarını test kitapları ve soru bankaları arasında geçiriyor; öğrenmenin kendisinden çok doğru şıkkı bulmaya odaklanıyor.
Oysa eğitim sadece sınav başarısından ibaret değildir. Ezber ve test çözme merkezli bir anlayış; öğrencileri sanattan, bilimsel araştırmalardan, sosyal sorumluluk projelerinden, spor faaliyetlerinden, teknoloji takımlarından, üretim ve inşa kültüründen uzaklaştırabiliyor. Çocuklarımızın merak eden, araştıran, üreten ve hayata değer katan bireyler olarak yetişmesini istiyorsak, ölçme ve değerlendirme anlayışımızı da bu hedef doğrultusunda yeniden ele almamız gerekiyor.
Öğrencinin başarısını yalnızca birkaç saatlik sınav performansıyla değil; eğitim süreci boyunca ortaya koyduğu gelişim, proje üretme becerisi, sosyal ve kültürel faaliyetleri, bilimsel çalışmaları ve çok yönlü gelişimiyle birlikte değerlendiren bir sisteme doğru ilerlenmesi gerektiğine inanıyorum. Eğitimin temel amacı sınava öğrenci hazırlamak değil; hayata hazır, üretken ve güçlü bireyler yetiştirmek olmalıdır.
- Teknoloji ve yapay zekâ artık eğitimin ayrılmaz bir parçası. Okullar bu dönüşüme gerçekten hazır mı? Fırsatlar kadar hangi riskleri de görüyorsunuz?
Teknoloji ve yapay zekânın eğitimin ayrılmaz bir parçası hâline geldiği bir dönemdeyiz. Ancak okulların bu dönüşüme tam anlamıyla hazır olduğunu söylemek için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Altyapı, öğretmen yeterlilikleri ve eğitim içeriklerinin bu değişime uyum sağlaması konusunda önemli mesafeler kat edilse de hâlâ gelişime ihtiyaç duyulan alanlar bulunuyor.
Yapay zekâ, öğrenme süreçlerini kişiselleştirme, öğrencilerin eksiklerini daha doğru analiz etme, öğretmenlere zaman kazandırma ve eğitimde verimliliği artırma açısından çok önemli fırsatlar sunuyor. Bu teknolojiyi doğru kullanan eğitim sistemlerinin ciddi bir avantaj elde edeceğine inanıyorum.
Bununla birlikte, yapay zekâ kullanımına ilişkin etik çerçevenin de mutlaka oluşturulması gerekiyor. Veri güvenliği, kişisel verilerin korunması, akademik dürüstlük, telif hakları ve yapay zekânın bilinçli kullanımı konusunda öğrencilerimize rehberlik etmek zorundayız. Teknolojiyi sadece kullanmayı değil, doğru ve sorumlu kullanmayı da öğretmeliyiz.
Öte yandan, yapay zekânın öğretmenin yerini alacağı yönündeki değerlendirmelere katılmıyorum. Çünkü eğitim sadece bilgi aktarmaktan ibaret değildir. Öğretmen; öğrenciyi tanıyan, ona rehberlik eden, karakter gelişimine katkı sunan, değer kazandıran ve öğrenmeyi öğreten kişidir. Eğitim aynı zamanda insan, ahlak ve fikir inşa etme sürecidir. Bu yönüyle yapay zekâ güçlü bir yardımcı olabilir; ancak öğretmenin yerini alabilecek bir unsur değildir.
Dolayısıyla yapay zekânın sunduğu fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeli; ancak eğitimin merkezinde insanın, öğretmenin ve insani ilişkinin yer aldığını da hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz.
- Veli profili son yıllarda önemli ölçüde değişti. Ailelerin eğitim süreçlerine katılımı okulları nasıl etkiliyor? Okul-aile iş birliğinde en temel sorun nedir?
Son yıllarda veli profilinin önemli ölçüde değiştiğini görüyoruz. Veliler, geçmişe kıyasla çocuklarının eğitim süreçlerini daha yakından takip ediyor, okul ve öğretmenle daha fazla iletişim kuruyor. Bu yönüyle bakıldığında, ailelerin eğitime olan ilgisinin artmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum. Çünkü eğitim, ancak okul ve ailenin aynı hedef doğrultusunda hareket etmesiyle istenilen sonuca ulaşabilir.
Ancak bu süreçte dikkat edilmesi gereken önemli bir denge de var. Maalesef son yıllarda öğretmene ve okula duyulan güvenin, geçmiş dönemlere kıyasla zayıfladığını gözlemliyoruz. Oysa güçlü bir eğitim sistemi, öğretmenin itibarını koruyabildiği ölçüde güçlü olabilir. Öğretmene duyulan güvenin ve saygının yeniden güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Okulların her öğrenciye eşit mesafede durması ve adalet ilkesinden taviz vermemesi büyük önem taşıyor. Aynı şekilde velilerin de kendi çocukları için ayrıcalık beklemek yerine, okulun ortak eğitim anlayışına ve öğretmene güvenmesi gerekiyor. Eğitim bireysel taleplerle değil, ortak ilkelerle yürütüldüğünde sağlıklı sonuçlar verir.
Bence okul-aile iş birliğinde en önemli konu doğru dengeyi kurabilmektir. Ne tamamen sürecin dışında kalan, ilgisiz bir veli profili ne de eğitimin her aşamasına müdahale eden bir yaklaşım çocuk için faydalıdır. Velinin süreci yakından takip etmesi, öğretmeniyle güçlü iletişim kurması; bunun yanında eğitimcinin mesleki birikimine güvenmesi ve gerektiğinde süreci ona teslim edebilmesi gerekir.
Unutmamak gerekir ki eğitim sadece çocuğu mutlu etmek değil, onu hayata hazırlamaktır. Hayatın her zaman konforlu olmadığını, emek vermeyi, sabretmeyi, sorumluluk almayı ve gerektiğinde zorlanarak gelişmeyi de çocuklar okulda öğrenir. Bu nedenle okulun koyduğu her sınırı ya da her zorluğu olumsuz görmek yerine, çocuğun gelişiminin doğal bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. Sağlıklı bir okul-aile iş birliği ancak güven, iletişim ve ortak sorumluluk bilinci üzerine inşa edilebilir. Eğitim disiplin, ciddiyet, fedakârlık ve sabırla işleyen bir süreçtir.
- Eğer Millî Eğitim Bakanı size yalnızca üç yapısal reform yapma yetkisi verseydi, hangi üç değişikliği önceliklendirirdiniz? Bunların neden öncelikli olduğunu açıklar mısınız?
Eğer Millî Eğitim Bakanı bana yalnızca üç yapısal reform yapma yetkisi verseydi, önceliğim şunlar olurdu:
a) Üniversiteye giriş sistemini (YKS) kademeli olarak kaldırırdım.
Tek bir sınavın gencin tüm geleceğini belirlediği bu sistemi terk eder, yerine öğrencinin lise hayatı boyunca ortaya koyduğu performansa dayalı bir yapı kurardım. Üniversitelerin kendi kabul kriterlerini-mülakat, özgeçmiş, başarı dosyası gibi araçlarla- kısmen kendilerinin belirleyebilmesini sağlardım. Böylece hem öğrencinin dört yıllık lise sürecini gerçekten anlamlı kılmış olurum, hem de üniversiteler kendi bölümlerine gerçekten uygun öğrenciye ulaşabilir. Bunun doğal bir sonucu olarak meslek liselerinden üniversiteye geçiş de güçlenir, “sınavı kazanamayan başarısızdır” algısı da zamanla kırılır.
b) Öğretmenlik mesleğini yeniden inşa ederdim.
Bugün öğretmenlik, puanı tıp ve mühendisliğe yetmeyen öğrencilerin geldiği bir meslek haline geldi; bunu tersine çevirmek gerekiyor. Başlangıç maaşlarını mühendislik ve tıp gibi alanlarla kıyaslanabilir seviyeye çıkarır, öğretmen yetiştiren fakültelerin taban puanlarını yükseltirdim. Amaç, mesleğe gerçekten yetkin ve isteyerek gelen bir kadro oluşturmak. Buna ek olarak sürekli mesleki gelişimi zorunlu hale getirirdim- bir kez öğretmen olmak yetmez, sahada kalıcı gelişim şart.
c) Liseyi zorunlu olmaktan çıkarırdım.
Okumayı düşünmeyen, akademik yola devam etmek istemeyen gençleri 18-20 yaşına kadar sistemde tutup sonunda elinde ne diploma ne meslek bırakmak kimseye iyilik değil. Bunun yerine çıraklık eğitim merkezlerini gerçek iş yerlerine entegre eder, bu gençlerin erken yaşta nitelikli bir meslek edinmesini sağlardım. Böylece hem mavi yaka istihdamındaki nitelik açığı kapanır hem de sistemde zorla tutulan, motivasyonsuz bir kitle ortaya çıkmamış olur.
- Önümüzdeki beş yılı düşündüğünüzde, eğitim sistemimizi bekleyen en büyük risk ve en büyük fırsat sizce nedir?
Bence en büyük risk, yapay zekâ çağında ezber temelli eğitimin tamamen anlamsızlaşması ve sistemin bunun farkına varmadan aynı sınav yarışını sürdürmesi. Bu şekilde devam edilirse mezunlar, işe yaramaz bilgiyle donatılmış ama gerçek yetkinliklerden -problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcılık- yoksun bir şekilde hayata atılıyor.
En büyük fırsat ise Türkiye’nin elindeki genç nüfus avantajını kullanarak eğitimi baştan kurgulaması. Eski, ezber temelli sistemi bir kenara bırakıp yapay zekâ destekli bireyselleştirilmiş öğrenmeyi bir eşitlik aracına dönüştürmek mümkün. Doğru kurgulanırsa bu, hem dezavantajlı bölgelerdeki öğrenme farkını kapatır hem de Türkiye’yi bu alanda öne çıkarabilir
- Bugün öğretmenlere, öğrencilere, velilere ve eğitim politikalarını belirleyen karar vericilere ayrı ayrı tek bir mesaj verme imkânınız olsa her birine ne söylemek isterdiniz?
Öğretmenlere: Öğretmenlik yalnızca bilgi aktaran bir meslek değil, insan yetiştirme sanatıdır. Bu nedenle öğrencilerimizi tek bir kalıba sokmaya çalışan değil; onların farklılıklarını keşfeden, potansiyellerini ortaya çıkaran, yol açan, yol gösteren, dayatmayan ama doğruyu sevdiren bir rehber olmalıyız. Her öğrencinin bize emanet edilmiş bir gelecek olduğunu unutmamalıyız. Çünkü bir öğretmenin dokunduğu hayat, sadece bir öğrencinin değil; bir ailenin, bir toplumun, bir milletin ve hatta insanlığın geleceğini etkileyebilir. Bu bilinçle hareket eden bir meslek ahlakı, eğitimin en güçlü teminatıdır.
Öğrencilere: Hayatta kendinize büyük hedefler ve güçlü idealler belirleyin. Ancak unutmayın ki elde edeceğiniz başarıların en kıymetlisi, iyi bir insan olabilmektir. Bilginiz, mesleğiniz ve başarılarınız; ahlakınızla, karakterinizle ve insanlığa sunduğunuz katkıyla anlam kazanır. Ailenize, çevrenize, ülkenize ve insanlığa; konuştuğunuz sözle, attığınız adımla, yaptığınız her işle fayda üreten insanlar olmaya gayret edin. Çünkü iyi insan olmayı başaranlar, hangi mesleği yaparsa yapsın dünyaya değer katar.
Velilere: Çocuklarınızın sadece başarılarını değil, karakterlerini de büyütün. Onların eğitim yolculuğunda baskı kuran değil, yol arkadaşlığı yapan anne ve babalar olun. Çocuklarınızı başkalarıyla kıyaslamak yerine kendi gelişimlerini takip edin; öğretmenlerine güvenin, okullarıyla güçlü bir iş birliği içinde olun. Hayatın her zaman kolay olmadığını, emek vermenin, sabretmenin ve sorumluluk almanın gelişimin doğal bir parçası olduğunu çocuklarınıza hissettirin. Çünkü çocuklarımızın en çok ihtiyacı olan şey, sadece başarılı olmak değil; güçlü karaktere sahip, mutlu ve iyi insanlar olarak yetişebilmektir.
Karar vericilere; Eğitim sisteminin merkezine sınavı, müfredatı ya da istatistikleri değil; insanı koymak gerektiğine inanıyorum. Başarılı bireyler yetiştirmek elbette önemlidir; ancak asıl hedefimiz iyi insan yetiştirmek olmalıdır. Akademik başarı ile ahlaki gelişimi, bilgi ile karakteri, teknoloji ile değer eğitimini birlikte ele alan bir eğitim anlayışı inşa edilmelidir. Çünkü güçlü toplumlar yalnızca bilgili insanlarla değil; aynı zamanda vicdan sahibi, sorumluluk duygusu gelişmiş, değerlerine bağlı ve insanlığa fayda üretmeyi hedefleyen bireylerle kurulabilir. Eğitim politikalarının temel amacı da tam olarak bu olmalıdır. Bu hususlarda atılmış önemli adımlar var, titizlikle uygulanması ve takibi olumlu katkı üretir kanaatindeyim.
BİRİKİM EĞİTİM GRUBU
1996 yılında İstanbul’da idealist eğitimciler tarafından kurulan Birikim Okulları, “ahlaki değerlerle bütünleşmiş akademik eğitim” anlayışıyla yola çıktı. Birikim Okullarında karakter gelişimi, manevi eğitim ve akademik başarıyı birlikte hedefleyen bir eğitim modeli hayata geçirildi.
Birikim Okulları bugün; akademik başarıyı, manevi eğitimi ve topluma faydalı bireyler yetiştirme hedefini bir araya getiren öncü bir kurumdur. “En Doğru Birikim” vizyonuyla öğrencilerini sadece bugüne değil, geleceğe de hazırlamaktadır.
Birikim Okulları olarak 30 yılı aşan eğitim yolculuğumuz boyunca çok net bir inancın izinden yürüdük; İyi insan yetiştirmek. Biliyoruz ki Eğitim, insanı dönüştürür ve dönüşen insan, toplumu değiştirir. Eğitim bir medeniyet inşasıdır. Bu bizim için sadece bir slogan değil. Tüm kararlarımızın, tüm çalışmalarımızın ve tüm çabamızın merkezinde yer alan bir yaklaşımdır.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında; İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Ankara, İzmir, Samsun, Elazığ, Kayseri, Kahramanmaraş, Adana, Afyon, Denizli, Niğde, Kilis, Balıkesir ve artık Gaziantep’te… Birikim Eğitim Grubu olarak 15 kampüsümüz, 9 kurs merkezimiz, 5 VIP kursumuz ve 7 Biricik Anaokulumuz ile toplam 36 eğitim kurumunda bu anlayışı hayata geçiriyor, ülkemiz için eğitim alanında katma değer üretmeye devam ediyoruz.
Ancak biz kendimizi sadece bir okul markası olarak görmüyoruz. Biz, bir eğitim anlayışı inşa ediyor ve daha önemlisi bir medeniyet mefkuresi taşıyoruz. Bizim için eğitim; insanın kendini tanıdığı, potansiyelini keşfettiği, hayata anlam kattığı bir yolculuktur.
İşte tam da bu noktada, yaklaşımımızın merkezinde yer alan Hayat Denge Modeli ortaya çıkıyor.
Hayat Denge Modeli özgün ve milli bir model olarak bir Birikim markasıdır. Uzun süren çalışmalar ve samimi gayretler neticesinde ortaya çıkmıştır ve bizim için bir eğitim programından çok daha fazlasıdır. Bir yaklaşımın, bir bakış açısının, hatta bir yaşam felsefesinin somut bir karşılığıdır. İnsanın özgünlüğünü ve biricikliğini merkeze alan bu model, her öğrencinin kendine özgü potansiyelini keşfetmeyi ve geliştirmeyi esas alır. Eğitime bir yarış değil, anlam ve gelişim yolculuğu olarak yaklaşır.
Ersan Bilgin Kimdir?
Ersan Bilgin, Birikim Eğitim Grubu Genel Müdürü
Antalya’da doğumlu olan Ersan Bilgin lisans eğitimini Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamlamıştır.
Üniversite yıllarından itibaren eğitim ve toplumsal gelişime yönelik çalışmalarda aktif rol almış, üniversite döneminde öğrenci organizasyonları ve sivil toplum kuruluşlarında kurucu ve yönetici olarak yer almıştır.
Eğitimin yalnızca sınıflarla sınırlı kalmaması gerektiğine inanarak, gençlerin akademik, manevi ve sosyal gelişimlerini destekleyen projelerde öncü roller üstlenmiştir.
Bu misyon üzerine, MİLDER (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğrenci Derneği) kuruculuğunu ve başkanlığını yapmış, iki dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gençlik Meclisi Üyeliği’nde bulunmuştur.
Ersan Bilgin, eğitim başta olmak üzere ülkenin temel sorunlarına yönelik toplumsal çalışmalar yürütmüş, çeşitli kuruluşlarda üst düzey yöneticilik görevlerinde bulunarak önemli sorumluluklar üstlenmiştir.
Bununla birlikte, insani yardım ve toplumsal dayanışma konularına odaklanarak yurtiçi ve yurtdışı organizasyonları olan sivil toplum kuruluşunda, Yönetim Kurulu Üyesi olarak yer almış, bireyin ve toplumun faydasına katkı sağlamayı kendisine ilke edinmiştir.
Evli ve beş çocuk babası olan Ersan Bilgin, Birikim Eğitim Grubu Genel Müdürlüğü görevini yürütmektedir.




