Picture of Osman Ünlü
Osman Ünlü

Biyolojik Ebeveynlik, Ruhumun Sahipliği…

A+ A-

İnsanın ne olduğunun birçok tanımını yapılmış. Bunlardan biri de insan iletişim kuran varlıktır diyelim. İletişim her zaman sağlıklı olsa ne güzel olur. Çevremizdekilere faydalı olmak, onlardan faydalanmak bizi ne kadar mutlu eder. Ama ne yazık ki bu iş, her zaman istediğimiz gibi olmuyor. Sağlıklı iletişim öyle rastgele olacak bir şey değil. Ne demiş bizim Yunus;

Söz ola kese savaşı, söz ola götüre başı, / Söz ola ağulu aşı, yağ ide bal ide bir söz.

İletişimin gayesi bir tarafın diğer tarafa faydalı olmasıdır. Faydalı olma gerçekleşmemiş ise iletişim sağlıklı olamamış demektir. İletişimin sağlıklı olmasının üç temel kaidesi vardır. 1- iletişim konusunda vericinin alıcıdan daha yetkin/yeterli olması 2- alıcının hazır bulunuşluğu yeterli düzeyde olması 3- vericinin farkındalığı tam olmalı.

Bu üçü ne demek?

Günün birinde, Nasrettin Hoca uyurken, evine hırsız girer ve hocanın bütün birikimini alıp kaçar. Hoca gürültüyle uyanır, apar topar düşer hırsızın peşine. Hırsız önde, hoca arkada; sokak sokak kovalamaca başlar. Hoca, hırsıza epey yaklaşır, hatta tam yakalayacağı sırada bir adam, “Hocam, hocam!” diye bağırarak hocayı çağırır.

Hoca, önemli bir şey var zannıyla hırsızı bırakıp adamın yanına varır. “Ne oldu?” diye sorar. Adam, “Hocam, ben seni soyan hırsızın izini buldum. Bak şu izlerden anlaşılacağı üzere, senin hırsız şu tarafa doğru gidiyor.” diyerek hırsızın gitmekte olduğu tarafa işaret eder. Adam, samimi bir şekilde hocaya yardım etmek istemiş, ama farkında olmadan zarara yol açmıştır.

Bu hikâyede adam verici olarak hem ortamın durumuna hâkim değildir, yani farkındalığı yeterli düzeyde değildir. Ayrıca yetkinliği/yeterliliği alıcıdan daha düşüktür. O nedenle iyilik yapayım derken alıcıya kötülük yapmıştır.

Tabi ki hocanın canı burnunda iken, adamın tavsiyene olan ilgisi hangi düzeyde idi. Yani alıcının hazır bulunuşluğunu adam dikkat etti mi? Eğitimde çok önemli olan bu üç kavram aslında sadece eğitimin değil, insan ilişkilerinin de olmazsa olmaz ölçütleridir.

Bu üç kavramın Kur’an Kerim de ki karşılığı “hikmet” dir. Rabbimiz (CC)… Nahl süresi 125. Ayette “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır” diye buyuruyor.

Hayvanlar âlemindeki öküzün, insanlar arasında, hakaret ifadesi olarak kullanılmasının sebebi de ilginçtir. Öküz, otlakta dinlenmek için yatarmış. Bir müddet sonra hızla kalkar, kalktığı doğrultuda, nereye gittiğine bakmadan, uzun süre yürür, sonra durup etrafına bakar ve ancak sonra köye döner, yönünü bulurmuş.

Yani demem o ki; herhangi bir şey yapmadan ya da söylemeden önce kendi durumumuzu/yeterliliğimizi, muhatabımızın durumunu/hazır bulunuşluğunu ve aradaki iletişim yolunun açıklığını gözden geçirmeliyiz. İmam Gazâlî (r.a.) “Tebliğ herkese farz değildir.” der. Buna ilave olarak “Herkese farz olmadığı gibi her zaman da farz değildir.” desek yanlış olmaz.

Çünkü yeterlilik, hazır bulunuşluk ve farkındalık olmadan yapılan tebliğ, küflü tüfek gibi geri teper. Yardımlar zarara dönüşür, iyilikler kötülük olarak algılanır. Nesiller arası uyuşmazlığın temel sebeplerinden biri de önceki neslin –yani verici/aktarıcı tarafın– bu üç kaideye dikkat etmemesidir. Çocuklarımıza, durmadan yön vermeye çalışan biz ebeveynler; bulduğumuz bütün faydalı gıdaları çocuklarımızın ağzına tıkmaya çalışan insanlar konumuna düşüyoruz. Sonra da “Çocuk bizi dinlemiyor.” diye şikâyet ediyoruz.

Çocuklar, Nasrettin Hoca’nın hikâyesindeki gibi, zaten birçok noktada kendilerini anne babalarından daha yeterli görüyor. Ve belki de pek çok konuda haklılar. Bu konumdaki bir çocuğa, hırsızın ayak izlerini göstermeye çalışmamız, bizi ne duruma düşürüyor, varın siz düşünün.

Her şeyden önce çocuğumuzla iletişim kurma becerisi kazanmalı, ardından onu dinleyip yeterlilik seviyesini tespit etmeliyiz. En son olarak da hazır bulunuşluğunu gözetleyip uygun zamanda ne yapacaksak ya da ne söyleyeceksek söylemeliyiz. Bu iş, ucuz kahramanlıklarla, “Ben söyledim oldu.” tavırlarıyla yürümüyor.

Tedrici bir şekilde, ince işçilik yaparak iletişim bozukluklarını gidermeden yapılan müdahaleler, bir filin züccaciye dükkânına girip, sadece bir cam kavanoz almak isterken, bütün dükkânı yere indirmesine benzer.

Etkili iletişimde, farkındalığa dikkat etmemek bazen ahmaklık seviyesine kadar çıkar. Hikâye bu ya: Adamın biri bir ayıyla arkadaş olmuş. Zamanla birbirlerini çok sevmişler. Hele ayının sevgisi dillere destanmış. Günün birinde beraberce yolculuğa çıkmışlar. Epey yol gittikten sonra adam yorulmuş. Bir ağacın dibinde oturmuşlar. Adam ayıya, “Ben biraz uyuyayım, sen bana bekçilik yap.” demiş. Adam hemen uykuya dalmış. Tam o sırada bir sinek adamın alnına konmuş. Bunu gören ayı, sevgili arkadaşını sinekten kurtarmak için kocaman bir taşı kapıp, sineğin üzerine indirmiş!

Teferruata dalıp, geneli gözden kaçırdığımızda; nice sevdiklerimizin kafasını böyle yarıveririz. İyiliğimiz kötülüğe, faydamız zarara, güzelimiz çirkinliğe, adaletimiz zulme dönüşüverir.

Muhatabın hazır bulunuşluğunu dikkate almadan girişilen ucuz kahramanlığa üniversite yıllarımdan bir örnek vereyim. Öğrenci evinde kalıyorduk. Anadolu’nun bağrından kopup İstanbul’a gelmiş yeni kardeşlerimizi hem İstanbul’un manevi iklimini tattırmak hem de yavaş yavaş İslâmî şuur kazandırmak için camilere götürüyorduk. Fatih’te yürürken o zamanlar kendilerine “Müslüman genç” diyen, bizim de “radikaller” dediğimiz birkaç arkadaşla karşılaştık. İçimden “Eyvah!” dedim. Çünkü onların anlatma tarzını biliyordum.

Gerçekten de bizimkileri ayakta, yarım saat içinde öyle bir tebliğ bombardımanına tuttular ki; Tevhid nedir, cihad nedir, Dârü’l-İslâm nedir, Dârü’l-harp nedir, tâğut nedir… Hepsini anlattılar! Tabii çocukların kafası öyle karıştı ki, belki aylarca toparlanamadılar.

Kendi işinde hile yapan adam gibi ucuz kahramanlık yapmamalıyız. Çocuklarımıza nasihat etmeyi, kendi egomuzu tatmin etme vasıtası kılmadan, usule uygun, hikmetli iletişim kurmak zorundayız.

Vesselam…