Picture of Cemil Caca Arslan
Cemil Caca Arslan

Bizim Güzel Masallarımız: Özümüze Dönüyoruz

A+ A-

Öze dönüş, somut sorunlar karşısında başvurulan soyut deva arayışları arasında münhasır bir yere sahiptir. Bütün oluşun öznenin kendisinde başlayıp bittiği varsayımına dayanan bu çözüm, bir nevi zamanı inkâr anlamına dahi gelebilir. Dahası öznelik iddiasının bütün varlığı kapsayacak kadar şişirilmesinden söz etmek de abesle iştigal etmeyecektir. İlk cümlelerden neticeye bağlanmak önemli bir hata aslında. Meseleye ilişkin soyut neticelerden ziyade öncelikle sorun olarak neyi tespit ettiğimiz hususuna eğilmek daha isabetli olacak.

Öze dönüş, eriyen kimliğe yönelik bir ağıttır. Her ağıt gibi irrasyoneldir. Zaman ve mekân içinde kaybolan Proust’un kahramanı nasıl bir sabit arayışında annesini bulduysa, mağlup olmuş bir milletin evlatları da muhayyel bir öze sarılmaktadır. Söz konusu özün muhayyel hatta kurgusal bir şey olması meseleyi trajik kılmaktadır. Özümüzün ne olduğu gibi büyük gözüken ama aslında basit sorular, muhtelif endoktrinasyon teşebbüsleriyle kirlenmiş zihinler tarafından ısrarla karmaşıklaştırılmaktadır. Her biri farklı ideolojik temayülleri yansıtan öz kurguları arasında kamuoyu-eğer öyle bir şey gerçekten varsa-aslında yalnızca kimin hayalinin daha iyi olduğunu tartışmaktadır. Bir tartışmanın ihtiva etmesi gereken argümanlardan nakıs olduğu göz önüne alınırsa olan şeyin tartışmadan ziyade bağrışma olduğu da anlaşılmaktadır esasında. Öze dönüş iddialarının belki de en büyük zararı burada gizlidir. Hayallerine meftun militanların bağrışmaları gerçek olan bütün sorunların, heyecanların ve imkanların ihmal edilmesine, heder olmasına sebep olur.

Muhatap olduğumuz hemen hemen her mesele gibi öze dönüş safsataları da moderniteyle ilgilidir. Moderniteyle ilgili olan her şey gibi bu husus da İhtilal-i Kebir’e kadar götürülebilir. Dünya tarihinin, vahiy haricinde, en belirleyici vakası olan devrimin çalkantılı günleri her şeyi gerçek anlamda ters yüz etmeyi başarmıştır. Öyle ki o günlerden sonra olan her mesele, o günlerdeki şeytani oluşların nedenselliği içerisinde cereyan etti demek yanlış olmaz. Alelade kişinin dahi metafizik zeminden şiddetle koparıldığı o günlerden sonraki yaşayış yalnızca fıtratın aleyhine gelişmiştir. Bu durumu nitelenmesi ciddi bir sorun doğurdu. Gayrimüslim düşünürler yabancılaşma kavramı etrafında debelenirken, devrimin sonuçlarından en azından bir süreliğine uzak yaşayacak olan Müslüman dünya ise zamanın adeta dışında kalmak konusunda ısrarcı olmuştur. Bu iddia kolonyalist, modern ve hatta sıradan gelebilir. Bununla birlikte insana ilişkin bu kadar büyük bir kırılımın Müslümanca ele alınamamasının iddiamı haklı çıkardığı kanaatindeyim. Bu krize ilişkin Müslümanca düşünme gayretlerinin akim kalması, safsatadan ibaret olması elbette temellendirilmeli. Bununla birlikte ilgili temellendirme girişiminin yazının odağını tamamen dağıtacağını düşünüyorum. Böylelikle iddiamın yazının kendi bütünlüğü içerisinde okunabilmesi hatrına sabit bir varsayım olarak kalması temennisiyle devam edeceğim.

Yabancılaşma kavramı etrafındaki debelenmenin bir yönüyle hâlâ modern dünyanın kavramlarıyla yapılması elbette ki sonucu getirmekten uzaktır. Nitekim hâlihazırda modern olmuş bir dünyada modern dünyanın kavramlarını reddetmek de başka bir oksimoronu işaret edeceği için sonuçtan ziyade tartışmamız gereken fiili meseleler olduğu da muhakkaktır. Yaşayışın kendisi ve yaşayışı tayin edenin zaman olduğu hakikatı, bununla birlikte öznenin de zaman karşısında aşınmamakla yükümlü oluşu her kimsenin kendi içinde çözmesi gereken bir sorun. Bu meseleler için anahtar vazifesi görebilecek ve her algı seviyesinde yeni açılımlar sağlayabilecek tasavvuf kavramları mevcut olmakla birlikte ilgili tartışmanın tamamen farklı bir uzmanlık alanına ilişkin olması ve yazımızın konusundan bir kez daha uzaklaşması riski nedeniyle bunlara yer vermek isabetli gözükmüyor. İsabetli olan, yaşayışın benimsenerek öznenin zaman içerisinde tavizsiz konumlandırılması girişimi yerine düşünürlerin dünyada-olmayı sorunsallaştırma girişimlerine devam etmesinin abesle iştigal ettiğini dermeyan etmek. Bir varlığın unutulduğu, o varlığı hatırlamak mecburiyeti içerisinde bulunulduğu, yabancılaşmanın ancak böyle içsel bir tecrübe yoluyla aşılabileceği kanaati temelsiz olmakla birlikte yalnızca sorunu derinleştirmektedir. Bir özün varlığı, özün ne olduğu hususunda kesin bir bilginin varlığı iktiza etmektedir. Bu yaklaşımlar ancak bu şekilde bir anlam ifade edebilir. Yine de bu bilginin ne olduğu hususundaki ayrımlarda önemli sorunlara yol açmaktadır. Fazlasıyla bireysel bir tartışmaya mı geldik? Sanmıyorum. Halk-oluş ile birey-oluş arasında bu kadar büyük ayrımlar vehmetmiyorum. Bilakis ikisinin bir olduğu yönünde ciddi kanaatlerim mevcut. Dolayısıyla yazının başındaki iddialara matuf bir yerde duruyoruz hâlâ. Buradan devam etmeliyiz.

Batılıların öze dönüş tartışmaları içerisinde püritenliğe de ayrı bir parantez açmak gerekebilir. Yalnızca Batı’da değil, Müslüman dünyada da dini tecrübenin püriten refleksler gösterdiği bilinmektedir. Muhtemelen dini yaşayışın bulunduğu her toplum bir noktada kaçınılmaz olarak püriten reaksiyonlar gösterecektir. Püritenliğin doğasını tartışmak da yazının konusunu aşan başka bir büyük meseledir. Püritenizm, Reform’un doğal bir neticesi olarak algılanmaktadır. Katolik Kilisesi’nin Hrıstıyanlığın “doğasını bozan” oluş, iş ve işleyişi karşısında “ilk saflığı” aramak gayesi yoz tarihsel formları aşarak asli hakikate ulaşma arzusunun temsilidir. Nitekim toplumsal seviyeye matufen dillendirilen her türlü “öze dönüş” esas itibariyle püriten hareketlerin farklı varyantlarından ibarettir. Bireysel ahlak ve Tanrı ile ilişki meselelerinden ortaya çıkan püritenizmin toplumsal bir hareketi mecbur kılması, cemaatleşme zaruriyeti çerçevesinde ele alındığında bireysel olan her şeyin toplumsal olana matuf olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Cemaatleşme zaruriyeti ise her öze dönüş hezeyanının cemiyeti parçalayan tarafını bizlere göstermektedir. Başka bir deyişle başta ifade ettiğimiz bağrışma, toplumu parçalayarak atomize etmektedir. Kurgular etrafında şekillenen yeni ve daha küçük birliktelikler iletişim ve diyaloğu imkansızlaştırırken öze dönmekten ziyade özü parçalamaktadır. Başka bir deyişle modernitenin doğrudan sebep olduğu tahribattan daha büyük bir tahribat söz konusudur.

Öze dönüşün en anlamlı gözüken zemini, herhangi bir şekilde emperyal kuvvetlerle muhatap olan milletlerin bağrında bulunmaktadır. Batı dünyasının Roma’dan tevarüs ettiği çarpık evrensellik anlayışı karşısında kendini koruma güdüsü olarak ortaya çıkan öze dönüş çağrıları esas itibariyle benliğin savunulması teşebbüsünden ibarettir. Mağlup milletlerde farklı suretlerde görülen öze dönüş çağrılarının yer yer “biraz Batılı olmamak”tan ibaret kalması da dikkat çekicidir. Tam benzememek, asil bir direniş hüviyetine dönüştürülür. Yabancıdan ve taklitten arınmaktan ziyade mahfuz alanlar oluşturmak vurgulanır. Bu durum, özün kendisinin tahrip edildiğini göstermektedir. Başka bir deyişle öz diye kurguladığımız/tahayyül ettiğimiz şeyin değişkenliğini ortaya koymaktadır. Zaman yeniden ihmal edilmektedir. Düşüncenin merkezinde özne vardır. Özne sessizdir, özne konuşabilir; fakat mesele öznenin öncelenmesinde yatmaktadır. Zaman bağlamında ele alınması gereken gerilim başka bir öznenin kurduğu tahakküm bağlamında ele alınmaya teşebbüs edilmektedir. Bu doğrultuda öznelik, bütün hususiyetleri çarpık bir anlayışla kurulan duruma tekabül edecektir. Akademik literatürün çıkmazı da bir ölçüde burada yatmaktadır. Hayatiyeti ihmal ederek soyut ilişkileri aramak ve nitelemek çabası kendi içerisinde sürekli çıkmazlar yaratan bir düşünceyle neticelenmektedir. Zaman ile özne arasındaki ilişkinin ihmal edilerek özne ile öteki özne arasındaki gerilim üzerinden bir düşünce kurgulama çabası netice itibariyle malayani düşünceler kumpanyasının bayat müsameresiyle bitmektedir.

Öze dönüş ifadesinin masallığını zamanımızın meseleleri bağlamında ele almadan önce ilgili krizin aşılması noktasında önemli bir imkandan söz etmem gerekiyor. Türkiye’de her nedense ısrarla ihmal edilen ve yalnızca sınırlı çevrelerin seçkin ilgisine konu olan Yalçın Koç düşüncesinde yer alan “maya” kavramının, düşüncenin mezkur marazlarına çözüm olabileceğini düşünüyorum. Değişmeyen, fakat dinamik; dış koşullara kapalı, fakat dışarıya tesir edebilen; metafizik esasları havi bir kavram olan maya, birliğı esas alması itibariyle özne ile zaman arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir şekilde ele alabilmek imkanını da sağlamaktadır. Bu doğrultuda çağrışımlardan istifade ederek dahi olsa maya kavramını merkeze almak, insan ve toplumun yaşadığı dönüşümlere yönelik mekanik olmayan fakat olgulardan da kopmayan bir yaklaşım imkanı sağlayacaktır. Dahası, birey-oluş ile halk-oluş arasında büyük ayrımlar olmadığına ilişkin anlayışım maya kavramıyla daha somut bir zemine oturuyor. Bireyin varlığını mümkün kılan metafizik özün aşkın surette belirli bir grup insanı hatta belirli bir yeri de “mayalayarak” olduğundan başka bir şeye dönüştürebilmesi, zaman ile görünenin değişikliklerine rağmen maya ile dönüşen şeyin oluşunu muhafaza etmeye devam etmesi aklıma yatan bir anlayış tarzı. Dahası, böyle bir kabul hâlinde öze dönüş çağrılarının malayaniliği hususu da daha anlaşılır bir zemine oturacaktır. Mayadan söz etmemiz, bir toplum içerisinde öz’lerin varlığından söz eden, öz’leri çarpıştıran, kesrete dayanan yaklaşımları da otomatik olarak düşürmektedir. Öz’e dair tartışmalarda daha özcü bir yaklaşımı sunuyor gibi gözüktüğümün farkındayım. Bununla birlikte öz’ün neliği hususunda daha ikna edici bir açıklama bulduğumu düşünüyorum. Dediğim gibi, bu yaklaşımın somut meselelerimiz için doğrudan sunduğu bir çözüm yoktur. Bununla birlikte tarihi ve içtimai gelişmelerin hepsini tek bir potada eriterek, zıtlıklar ihtiva eden olaylar için dahi derli toplu bir anlayış sunan başka bir yaklaşımın olmadığını da sanıyorum ki herkes ikrar edecektir. Dahası, mayayı merkeze alan bir düşünce tarzı öze dönüş tartışmalarını da zaman içerisinde doğal olarak bitirmeye kabildir. Bir öz olarak maya değiştiricidir. Dönülmesi gereken bir yeri ifade etmez. Tekamülü çağrıştırır. Yoğurttan bir parça mayalandırmada kullanılabilir fakat asli işlevi asla bu değildir. Başka bir deyişle böyle bir kavramsallaştırmada öze dönüşten bahsetmek saçmalıktan ibaret olacaktır. Hâliyle kısır tartışmaları ve kesrete sebep olan yaklaşımları kolaylıkla sona erdirebilecek bir kavramsallaştırmadan söz edebiliriz.

Öze dönüş çağrılarının zamanımızdaki somut karşılıklarına döndüğümüzde kök sorunlarımızın yansımalarıyla muhatap oluyoruz. Oluşunu kabullenememek, acil ve dışarıdan çözüm arayışları, kapatılmamış tarihi hesaplar … Bugün Türkiye’de öze dönüş çağrılarının esas çerçevesini bu hususlar çizmektedir. Türkiye’nin büyük sorunlarına büyük çözüm önerileri herkesin kendisine hoş gelen bir öze dönmemiz gerektiğine yönelik vaazlarından ibarettir. Anlık ideolojik temayüllerin belirlediği saf öz muhayyilesine yapılan çağrılar, propagandayı aşan bir inancı da izhar etmektedir. Çağrıyı yapan kişi, tahayyül ettiği özün gerçek olduğuna iman etmiş durumdadır. Nitekim bütün sorun bu öze geri dönüş yolunun dahili ve harici bedbahtlar tarafından akamete uğratılmasında yatmaktadır. Bu dahili ve harici bedbahtlar-çoğunlukla ideolojik rakipler-bir kez mağlup edilebilirse her şey daha iyi olacaktır. Özümüz; bozkırda göçebe yaşayan ceddimizin celadetlerinde yazılan hikayelerde saklı olabilir, bir gencin cümle adaletsizlikler karşısında hissettiği öfkeyi şahsi Asr-ı Saadet algısı üzerinden kurduğu muhayyilesinde de olabilir, öyle ki celadet bir grup devrimcinin bir hışım değiştirdiği esvap, gizlice yazdıkları lisana karşı duydukları tiksinti ve kendileriyle yaşadıkları ikircikli kavgada dahi saklı olabilir. Hâl böyle olunca okul bahçesinde yapılan bir 19’uncu asır müsameresi yahut Ankara taşrasında gerçekleştirilen oba müsamereleri de ciddi bir hâl alıyor. Kitlesel hezeyanın, ritüelistik bir histeriye dönüştüğü noktalar bunlar. Öz denilen şeyin parçalı bir yapıymış gibi ritüele iştirak eden kişiler tarafından hunharca sökülüp takıldığı, çarpık tasarıların alkışlandığı, ortaya çıkan neticenin kutsallaştırılarak yeni, ideal ve muhakkak bir müşterek ilan edildiği histerilerden söz ediyorum. Bir toplumu imkansızlaştıran histerilerden söz ediyorum.

Zamanımızı yaşamak ve mayamızın hususiyetlerini muhafaza etmek göründüğü kadar kolay bir mesele değil. Türk modernleşmesi tarafından tarumar edilen zihinler, mayanın ne olduğu üzerine tartışmayı tahakkuk etmiş hayatımızı anlayıp yaşamaktan daha kıymetli buluyor. Fantezi ve hatta malayani tartışmalar Türk zihnini de iğdiş etmeyi sürdürüyor. Öze dönüş masalı, bizi meşgul eden, “olmuş-bitmiş” üzerine tartışmalara mecbur bırakan, zamanımızın gerçekliği, imkanları ve sorunlarından koparan en önemli engellerden birisi. Özne oluş iddiamızın zamanı aşan yönünü ortaya koyması açısından da ayrıca önemli. Tarihe ve kadere böyle megaloman bir yerden bakmak, yaşayışın bizatihi kendisini imkansızlaştırmaktadır. Öyleyse öze dönüş masallarını bir kenara bırakarak yalnızca mayayı ve zamanı anlamak, dünya üzerindeki konumlanmamız için de zaruriyet teşkil etmektedir. Mayayı anlamak ifadesiyle öze dönüş çağrısı arasındaki ince çizgi ise kuşağımızın önündeki hayati imtihana tekabül etmektedir.