Picture of Cemil Caca Arslan
Cemil Caca Arslan

Bizim Güzel Masallarımız: Keşf-i Kadim

A+ A-

Tarihe kaybolmuş bir hazineyi arar gibi bakmak insanı çoğunlukla tuhaf bir sabırsızlığa mahkûm eder. Sanki bir yerde, unutuşun ya da ihmalin altında, el değmemiş bir hakikat bizi bekliyormuş da onu bulduğumuz an bütün müphemlik dağılacak, bugünün eksikliği telafi olunacakmış gibi bir vehimden söz ediyorum. Keşf-i kadim masalı tam da bu vehmin üzerine kuruludur: geçmişte bir yerde saf, bozulmamış, “asıl” bir hâl var olmuş, biz de onu yeniden bulursak bugünün bütün ıstırabından azade kalacakmışız. Elbette bu söylediklerimden Asr-ı Saadeti münezzeh tutuyorum. Bununla birlikte Resulullah (asm) olmadan Asr-ı Saadetin yaşanamayacağı da aklı eren herkes için muhakkak. Asr-ı Saadetin güzelliklerine öykünmenin keşf-i kadim hastalığıyla bağdaştırılamayacağı da aynı şekilde muhakkak.

Keşif dediğimiz kadime dairse, bir kadimin varlığı da mecburidir. Keşif adı altında kadimle iştigal ederken inşa faaliyetinde bulunulması da abesle iştigal edecektir. Buradaki keşiften elbette şahsına münhasır bir bilgi ve öğrenme yöntemi olarak söz etmiyoruz. İnsanlığın kolektif hafızasından bir kepçe alacağımızı var saymak da biraz iyimser olabilir. Keşif ile aranan bir kadim var. Kadim ne zaman? Eliade’ye dönmemiz gerekiyor. Mircea Eliade’nin illud tempus dediği o duru ve kutsal başlangıç zamanı, durmadan özlenen ama hiçbir surette fiilen yaşanmamış bir zamandır. Toplumsal her oluşum kendi illud tempus’unu bugünün ihtiyacına göre yeniden imal ediyor. Kadim dediğimiz o çağ da aynı şekilde; keşfedilmeyi bekleyen bir hakikat değil, bugünün eksiklik hissinin geçmişe izdüşümünden söz ediyoruz.

Eksiklikleri ikame etmeye çalışmak elbette bir ihtiyacın giderilmesine ilişkin. Yine de keşif iddiasının kendine has bir gururu olduğunu da inkar edemeyiz. Zira arayan, bulduğunu zannettiği anda kendini bir zümreden ayırır. O artık uyuyanlar arasında uyanmış, gaflet ehli arasında basiret sahibi olmuş biridir. Kadimi keşfetmek, aynı zamanda çağdaşlarına üstünlük taslamanın da bir yoludur. Öyle ya! “Ey talip” diye akıl dağıtmak yahut ikonoklazm histerisinin altını doldurmak ancak böyle bir karaktere yakışır.

Gelin şimdi bu keşfe biraz daha yakından bakalım. Üzerinde ısrarla döndüğümüz nokta bir kez daha karşımıza çıkıyor. Keşfin nesnesi baştan itibaren muğlaktır. Kimi onu hukukta arar; adalet ve düzen, insan kadar eskidir. Kimi bir dil safiyetinde; atalarımız gibi konuşursak neden atalarımız gibi olmayalım? Kimi bir mimari üslupta; çünkü taşta tekessüf eden şey şüphesiz manadır. Her arayan, aradığını gördüğü eksikliğin şekline göre keser biçer. Bu, tesadüf değildir; zira aranan şey esasen bir doldurma nesnesidir. Bugünün boşluğuna geçmişten devşirilen bir tıkaç. Neyi içeride tutmak pahasına? Neyi kaybetmemek pahasına?

Kadimi bulma iddiasındaki bu kesinlik, aslında derin bir belirsizlikten kaçıştır. Meselenin trajik yanı da burada başlıyor. Keşfettiğimiz kadim, keşfeden zihnin kendisinden başka bir şey değil. Zihin kendini kadimden kaynaklı bir meşruiyete dayanarak yeniden üretir. Ona yüklenen bütün vasıflar aslında bugünün kaybedilmiş ya da hiç sahip olunmamış hasretleridir. Geçmişle tatmin edilen bugünün arzuları. Arkeoloji burada bir bilim değil, bir ayna işlevi görür. Keşf-i kadimin arkeoloji olması, “müzelik” niteliği nihayetinde ölülerle iştigal etmekten ibaret oluşu meseleyi trajik yaptığı kadar korkunç bir hâle de getiriyor. Bazen ayna, bazen mezar. Yazımızın devamı için aynadan devam edeceğiz.

Gelelim trajik ve korkunç taraflarımızın yansımasına. Bu ayna oyunu, entelektüel çevrelerimizde tuhaf bir verimlilikle işler. Her “yeniden keşif” iddiası, aslında bir ithamdan ibaret. Kadim bugünden kopmuş, kadim unutulmuş, kadim sırtından bıçaklanmış. Hainler cemaati olarak yaşıyoruz elbet bize müstehak diyor entelektüelimiz. Böylece tartışma, kadimin ne olduğu üzerine değil, kimin ona daha sadık kaldığı üzerine devam ediyor. Kör dövüşü, karanlıkta bağrışma…

Sorulması gereken soru “kadim nedir” değil, “bu keşif iddiası bugün hangi ihtiyacı örtüyor” olmalıdır. Daha net ifade edelim. “Bugünki ihtiyaçlarımız nelerdir” olmalı. İnsan hayatı kendi zamanında yaşar. Kendi zamanına ihanet etmemeli. Her keşf-i kadim söylemi, aslında bir kayıp itirafından ibaret. Kaybedileni telaffuz edemeyenler, yeniden bulma iddiasıyla dolambaçlı bir yol izliyor. Bu dolambaçlı yolda kendini kaybederek dövmelenen ve eve döneceği şüpheli nice Şeyh San’an oldu.

Belki de tek dürüst başlangıcımız keşf-i kadim marifetiyle adını koyduğumuz eksikliklerimizle yüzleşmek. Yitip giden zamanlardan keyfimize göre kıyafet çıkarmak yerine açıkta kalan her şeyin adını koymak.