Bu Bir Kamu Spotudur!
- Tarih:
Yolculukları hep sevmişimdir. Bana düşünme fırsatı veren ve etrafı uzun uzun seyrettiğim bir mola oluyor. Hele de bu yolculuklar, şehirlerarası uzun bir yolculuk olursa… Geçenlerde bir tren yolculuğuyla uzun bir yola çıktım. Bu yolculukta bir aile tam yanımdaki koltukta oturuyordu, diğer bir aile ise arkamdaki çapraz koltuktaydı. Her iki ailede saatlerce yüksek bir sesle ve rahat tavırlarla yol boyunca konuştular. Ne seslerini alçaltmak ne de acaba etrafımızdaki insanları rahatsız eder miyiz düşüncesi vardı. Karşımdaki aile ile arada bir göz göze geldik, bir şeyler okuduğumu yada dinlenmek için gözlerimi kapattığımı gördüler. Muhtemelen başka yolcularla da bu teması yaşadılar. Ama bu sessiz uyarı tavırlarında en ufak bir değişime sebep olmadı. Tuhaf olan durum şu ki bu kişiler birbirlerinden rahatsız olup, yüksek sesle birbirlerini bu davranıştan dolayı eleştirdiler. Daha önceleri de bu şekilde durumlarla karşılaştığım olmuştu. Ama iki tarafında hem aynı tavrı gösterip hem de bu duruma eleştiride bulunmaları trajikomik geldi. Onlar için küçük bir ayrıntı olarak görünen fakat toplumsal kimliğimiz açısından karşılaştığım bu durum beni epey bir düşündürdü. Sessizlik, talep edeceğimiz yasal ve insani bir hak mıdır? sorusunu aklıma getirdi.
Kamusal alan bireylerin ortak kullandığı yaşam alanlarıdır. Toplu taşıma araçları, hastaneler, kütüphaneler, parklar, asansörler, bekleme salonları…Herkesin birbirine karşı sorumlu olduğu ve eşit oranda faydalandığı alanlar. Kişisel özgürlüğümüz, başkalarının alanlarına zarar vermediğimiz sürece geçerlidir. Fakat bu kural, özellikle büyük şehir yaşamında sıklıkla görmezden gelinmektedir. Ortak alanlarda yüksek sesle yapılan sohbetler, telefon konuşmaları, kulaklık kullanılmaya gerek duymadan izlenen ya da dinlenen videolar, istemediğimiz halde kişinin özel hayatını bize dayatması anlamına geliyor. Bu hem çevresindeki insanlara yapılan bir hak ihlali hem de sosyal körlük göstergesidir. Sosyal körlük, kişilerin etrafındakileri farkedememe durumudur. Bireyselleşmenin bu kadar yoğun pompalandığı toplumlarda empati duygusu zayıflıyor ve bu tür davranışlar normalleştiriliyor.
Bir sosyolog olan Erving Goffman bu durumu ‘karşılıklı etkileşim’ kuramıyla açıklıyor. Sosyal hayatı bir tiyatro sahnesine benzeten bu kuramda insanın rolünün karşısındaki kişiye göre şekillendiğini belirtiyor. Bu karşılıklı etkileşim bozulduğunda toplum bu durumdan zarar görüyor. Kamusal alanda görünür olma isteği ile kendine düşen repliği başkalarını yok sayarak haykırmak, geçip giden bir akışa saygısızca müdahale anlamına geliyor. Aslında bu bencilce müdahale, çağdaş insanın kendiyle çelişki içinde olduğunu gösteriyor. Başkasını kendi alanına saygıya zorlayan, ama kedisinin rahatça tavır göstermek istemesi tam da bu çelişkinin içinden. Tren kompartmanını kendi evi, hastane koridorlarını sanki ofisi, otobüs duraklarını balkonu gibi gören insanlar çoğaldıkça toplumun ortak hafızasını ve görgüsünü hızla eritiyor. Saygı ve empati zayıflık olarak tanımlanır hale geliyor.

Bu normalleşme toplumun tehlikeli bir anomi yani ‘kuralsızlaşma’ sürecine girdiğini kanıtlıyor. Emile Durkheim’in ortaya koyduğu bu kavramda, hepimizin ortak değerleri ve ahlaki bağları gevşedikçe kamusal alanlarının tam bir kuralsızlık zeminine dönüştüğünü söylüyor. Herkesin sadece kendi istek ve konforunu merkeze alması ve bu başı boşluk durumu, yazılı olmayan saygı kurallarını geçersiz hale getiriyor. Trendeki her iki ailenin de aynı saygısızlığı yaparken birbirlerini eleştirileri de bu anomik boşluğun oluşturduğu duruma sadece bir örnek. Birbirinin farklı kopyası olan bu durumlar, artık etrafımızda çoğalmaya başladı. Kalabalıklar içinde saygısını ve nezaketini korumaya çalışan insanlar artık topluma yabancılaşır hale geldi. Haklı ve hakkı olduğu halde sessizlik isteğini dile getiremedi.
Bu yolculuk sayesinde anladım ki; sessizlik bir görünmeme durumu değil, kendi varlığımızı ortaya koyma biçimimiz. O anı ve mekânı birlikte paylaşmak zorunda kaldığımız insanlara karşı gösterdiğimiz bir incelik. Bu incelik ve empati durumlarını bireysellikten çıkarıp toplumun her alanına hatırlatmamız gerekir.
Bu toplumsal dengeyi korumak ve yeniden inşa etmek için, sadece bazı yaptırımları olan yasalara uymakla değil, kamusal alanların o görünmez nezaket sözleşmesine sadık kalarak ve başkalarının sessizlik hakkına saygı duyarak mümkün hale getireceğiz.




