Çağının Mızıkçısı Olmak
- Tarih:
Her çağ kendi düzenini doğal, kaçınılmaz ve tartışılmaz göstermeye çalışır; buna karşılık her hakiki bilinç, tam da bu kaçınılmazlık iddiasının içine yerleşmiş çatlağı arar. Tam da bu nedenle çağının mızıkçısı olmak, ontolojik bir zorunluluktur. Çünkü insanın özü, verilmiş olanla arasına koyduğu mesafede açığa çıkar. Bir düşünceyi benimsemek kolaydır; zor olan, onu benimsemeye neden ihtiyaç duyduğunu sorgulamaktır. Bir topluluğa ait olmak kolaydır; zor olan, aidiyetin hangi korkuları örttüğünü görebilmektir. İnsan çoğu zaman bir fikri, yalnız kalmamak için benimser. Böylece düşünce, hakikate ulaşmanın aracı olmaktan çıkar; güvenlik sağlayan bir sığınağa dönüşür.
Kalabalığın gücü de tam burada başlar. Kalabalık, bireye kendi vicdanından kaçabileceği bir koridor sunar. Bir insan tek başına yaptığı şeyin hesabını vermek zorundadır. Fakat aynı şeyi bin kişi yaptığında sorumluluk görünmez hale gelir. Sorumluluğun dağıldığı yerde ise ahlâk çözülmeye başlar. İnsanlık tarihindeki en büyük felaketlerin çoğu, düşünmeyi başkalarına devretmiş sıradan insanların eseridir. Dehşet verici olan da budur.
Çağının mızıkçısı olan kişi, işte bu alışkanlığa direnendir. O, herkesin yanlış olduğunu düşünen kibirli biri değildir. Tam tersine, kendisinin de yanılabileceğini bilen kişidir. Onun farkı, hiçbir çoğunluğu nihai otorite olarak kabul etmemesidir. Çünkü çoğunluk yalnızca sayısal bir olgudur; bir hakikat değil. Binlerce insanın aynı yanılgıyı paylaşması, yanılgıyı hakikate dönüştürmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Her dönem, kendi körlüğünü sağduyu olarak adlandırmıştır.
Bu nedenle hakikat ile konfor arasında sessiz bir savaş vardır. İnsan çoğu zaman hakikati değil, konforu tercih eder. Çünkü hakikat dönüştürür; dönüşüm ise bedel gerektirir. İnsan, dünyaya ilişkin kanaatlerini değiştirmekten çok, dünyanın değişmesini ister. Kendisini sorgulamaktansa koşulları suçlamak daha kolaydır. Böylece düşünce, bir keşif faaliyeti olmaktan çıkar; kişisel savunma mekanizmasına dönüşür.
Fakat vicdanın doğası farklıdır. Vicdan rahatlatmaz; rahatsız eder. Kesinlik üretmez; soru üretir. İnsan kendi vicdanıyla karşılaştığında, kendisini savunabileceği hiçbir kalabalık bulamaz. Orada yalnızca kişi ve hakikat arasındaki çıplak ilişki vardır. Vicdan, anlatıların mimarisini bozar.

Ne var ki vicdanın kaderi çoğu zaman yalnızlıktır. Çünkü insan toplulukları, kendilerini rahatsız eden sesleri kolay kolay sevmezler. Her düzen, kendi devamlılığını tehdit eden soruları tehlikeli bulur. Bu yüzden tarih boyunca düşünürler ve hakikat arayıcıları çoğu kez alkışlanmadan önce dışlanmışlardır. İnsanlık, kendisini kurtaran fikirleri genellikle ortaya çıktıkları anda reddetmiştir. Çünkü yeni olanın asıl tehlikesi, alışılmış olanı anlamsızlaştırabilmesidir.
Buna rağmen düşünmenin başka bir yolu yoktur. İnsan, kendisine sunulan cevaplarla yetindiği anda yaşamayı bırakır. Çünkü insanı canlı tutan şey sorulardır. Kesinlik, zihnin mezarıdır. Bir düşüncenin artık sorgulanmadığı yerde felsefe sona erer; felsefenin sona erdiği yerde ise insan kendi varoluşunu mekanik bir alışkanlığa indirger.
Belki de bu nedenle çağının mızıkçısı olmak bir karakter meselesinden önce bir varlık meselesidir. İnsan, kendi sesini koruyabildiği ölçüde insandır. Kalabalığın gürültüsü içinde o sesi duymak zorlaştığında, varoluş da bulanıklaşmaya başlar. Kişi artık başkalarının beklentilerinin toplamına dönüşür. Orada belki başarı mümkündür, görünürlük mümkündür, hatta mutluluk yanılsaması bile mümkündür. Fakat özgürlük mümkün değildir.
Özgürlük, istediğini yapmak değildir. Özgürlük, neden istediğini sorgulayabilmektir. İnsan kendi arzularının kökenini araştırabildiği ölçüde özgürdür. Aksi halde arzular bile başkalarının sesiyle konuşur. Modern çağın en ince tahakkümü de budur: İnsanlara ne düşüneceklerini söylemekten çok, neyi arzulamaları gerektiğini öğretmek.
İşte tam bu noktada mızıkçılık bir direnme biçiminden fazlasına dönüşür. O, insanın kendi ruhuna karşı sadakatidir. Dünyanın bütün çağrıları arasında kaybolmayan o küçük iç sesi koruma çabasıdır. Bu çaba kahramanca görünmeyebilir. Çoğu zaman sessizdir. Çoğu zaman görünmezdir. Fakat insanlık tarihindeki her hakiki dönüşüm, önce böyle bir sessizlikte başlamıştır.
Sonunda mesele çağa karşı çıkmak değildir. Mesele, çağın insanın içindeki son bağımsız alanı işgal etmesine izin vermemektir. Çünkü insanın elinden her şey alınabilir; fakat kendi vicdanıyla kurduğu ilişki alınamaz. O ilişki bozulduğunda ise geriye yalnızca işleyen, tüketen, uyum sağlayan ve giderek kendisini unutan bir organizma kalır.
Bu nedenle çağının mızıkçısı olmak, bir hatırlama eylemidir. İnsanın kendisine dönüp şu soruyu sormayı hatırlamasıdır: “Bütün bu gürültü sustuğunda, geriye gerçekten ne kalacak?”




