Picture of Nuh Muaz Kapan
Nuh Muaz Kapan

Çatışmanın Ontolojisi ve Şiirin Cephesi

A+ A-

İnsan, evrende verili, donmuş ve tamamlanmış bir “şey” değil; aksine her an yeniden kurulan, yıkılan ve sancıyla ayağa kalkan bir “oluş” sürecidir. Hayatın şiirselliği dediğimiz o büyülü ama bir o kadar da sarsıcı alan, tam da bu oluşun merkezindeki çatışma ikliminde hayat bulur. Bizler, varlığımızı anlamlandırma çabası içine girdiğimiz her an kendimizi adeta bir savaşın ortasında buluruz. Bu savaş kimi zaman gönülden gelen bir sızının, kimi zaman bilekteki bir gücün, kimi zaman da yüce bir ülkünün tezahürüdür. Her durumda insan, cephedeki tüm kuvvetini şiire döker; çünkü ancak çatışmak insanı diri tutar. Fikirler, bir nehir gibi akmadığında, durağanlaştığında ve konforun o uyuşturucu limanına sığındığında tortulaşmaya başlar. Dibi tutan bir tencere gibi, hareketin bittiği yerde zihni bir kokuşma baş gösterir. Şiir ise tam bu noktada devreye giren, o dibi tutmuş fikirleri yerinden sarsan ve ruhu yeniden harlı bir ateşin üstüne süren o muazzam enerjidir.

Felsefi bir perspektiften baktığımızda, bu durum diyalektiğin en saf halidir. Herakleitos’un “Çatışma her şeyin babasıdır” dediği o kadim hakikat, Türk şiirinin damarlarında en gür sesle yankılanır. Örneğin İsmet Özel’i okuduğumuzda, bu çatışmanın bir “uzlaşmazlık estetiği” olarak karşımıza çıktığını görürüz. Özel için yaşamak, modern dünyanın sunduğu hazır reçetelere, konfora ve “evet” demeye alışmış zihinlere karşı bir “hayır” barikatı kurmaktır. Onun şiirinde “bilek gücü”, sadece fiziksel bir kuvvet değil, zihnin statükoya indirdiği sert bir darbedir. “Hangi dünyaya kulak kesilmişsek öbürüne sağır” derken, bizi bir seçim yapmaya, dolayısıyla bir saf tutmaya zorlar. Bu saf tutuş, fikirlerin tortulaşmasını engelleyen o hayati devinimdir. Çünkü Özel’e göre insan, ancak itiraz ettiği, kavgaya tutuştuğu ve “ben buradayım” dediği sürece varlığını muhafaza edebilir.

Öte yandan, bu savaşın metafizik ve ülküsel boyutunu Sezai Karakoç’un o derin sessizliğinde ve gür sesli “Diriliş” muştusunda buluruz. Karakoç’ta çatışma, maddenin ruhu hapsetme çabasına karşı ruhun verdiği o asil direniştir. Gönülden verilen bu savaşta yenilgi bile bir zaferin müjdecisidir; çünkü Karakoç’un dünyasında “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer” vardır. Bu, diyalektiğin en yüksek formudur: Yıkılan her şey, daha yüce bir mimariyle yeniden inşa edilmek üzere yıkılır. Ülkü dediğimiz o büyük gaye, insanı kendi bireysel tortularından kurtarıp evrensel bir akışın parçası haline getirir. Karakoç’un şiiri, dibi tutmaya yüz tutmuş bir medeniyet fikrini, aşkınlık ateşiyle yeniden canlandırma çabasıdır. Şair burada, cephedeki kuvvetini kelimelerin arkasına saklanmış birer füzeye dönüştürür; hedefi ise insanın kendi içindeki o uykuda olan hakikati uyandırmaktır.

Bu bitmek bilmeyen muharebe, sadece belli bir kesimin ya da görüşün tekelinde değildir; insan ruhunun bizzat doğasındadır. Nâzım Hikmet’te bu çatışma, somut bir gelecek inşası için verilen, ter ve kan kokan, ama umudu diri tutan kolektif bir kavgadır. Onun dizelerinde şiir, bir makineli tüfek takırtısı kadar sert, bir şafak vakti kadar aydınlıktır. Diğer yanda Cahit Zarifoğlu, savaşı insanın kendi iç derinliklerine, o dehlizlere taşır. Zarifoğlu’nda çatışma, insanın kendi nefsiyle, dünyevi arzularıyla ve modernitenin ruhsuzluğuyla olan dikey bir hesaplaşmadır. “Burası dünya, ne çok acı var” derken, bu acının insanı olgunlaştıran, onu kokuşmaktan kurtaran ilahi bir süzgeç olduğunu fısıldar. Her iki şair de aslında aynı hakikate işaret eder: Hareketin, krizin ve çatışmanın olmadığı yerde şiir susar; şiirin sustuğu yerde ise insanlık tortulaşır.

Edebiyat felsefesi açısından şiir, bir durağanlık değil, bir “kriz” halidir. Şair, dilin yerleşik anlamlarını sarsar, onları birbirine çarptırır ve bu çarpışmadan yeni bir ışık doğurur. Eğer fikirlerimizi bir çatışmanın imbiğinden geçirmiyorsak, onlar sadece ezberlenmiş birer yük haline gelirler. Oysa hayatın şiirselliği, bizi sürekli tetikte tutan, rahatımızı bozan o kutlu huzursuzlukta gizlidir. Şairler, bu huzursuzluğun taşıyıcılarıdır. Onlar, toplumun ve bireyin dibe çöken, kokuşmaya yüz tutan yanlarını kaşıyarak orayı kanatır ve kanayan her yara gibi oranın yeniden “canlı” kalmasını sağlarlar. Şiir, bu anlamda cephedeki son kuvvettir; savunma değil, bir taarruz biçimidir.

Sonuç itibarıyla, insan olmanın şanı, bu savaşı göze almaktan geçer. Gönlümüzdeki yangını, bileğimizdeki takati ve ülkümüzdeki ışığı birleştirdiğimiz o noktada, hayatın şiirselliği bizi kucaklar. Fikirlerimizin tortulaşmasına izin vermediğimiz, çatışmanın o diri tutan rüzgârına kendimizi bıraktığımız sürece, kokuşmuş bir durağanlığın değil, asil bir oluşun parçası oluruz. Unutmamalıyız ki; sular akar, taşlar aşınır ama sadece akan su temiz kalır. Şiir de insan ruhunun o hiç durmadan akan, çarpan ve çarpıştıkça durulan nehridir.