Çevirmeni Edebiyat ve Sinema Aracılığıyla Düşünmek
- Tarih:
“Edebiyat, ister bu dünyadaki olağanüstü olayları isterse başka gezegenlerdeki hayatları anlatsın, eninde sonunda insana ve onun gerçekliğine dokunur.” (Kurt, 2026: 35).
Farklı bir dilde yazılmış edebî bir eseri kendi dilinizde okurken, okuduğunuz kitabın çevirisi üzerine düşünür müsünüz? Örneğin, bazı eserlerin birden fazla çevirisi vardır ve dolayısıyla aynı eserin farklı çevirmenler tarafından çevrildiğini görürsünüz. Böyle bir durumla karşılaştığınızda tercihinizi hangi ölçüte göre yaparsınız? Bu soruya cevap olarak üç ihtimali göz önünde bulundurabiliriz. i) İlgilendiğiniz eseri sizin dilinize çeviren çevirmenlere göre bir tercih yapar, böylece okumak istediğiniz eseri, üslubunu beğendiğiniz çevirmenin anlatımıyla okursunuz. ii) Çevirmenlerin hiçbirine aşina değilsinizdir, bu nedenle yayınevine göre bir tercih yaparsınız. Ne de olsa güvendiğiniz yayınevinin çevirmeni de sizi memnun edecektir. iii) Eser seçiminde yayınevinin hangisi olduğuna veya çevirmenin kim olduğuna önem vermeden, yalnızca eserin kendisine odaklanarak dilinize çevrilmiş olan eserlerden herhangi birini alıp okumaya başlarsınız.

Okumayı seviyorsanız, her eserini merakla ve heyecanla takip etmeye çalıştığınız yazarlar vardır mutlaka. Müzik dinlemekten hoşlanıyorsanız, icra ettiği neredeyse bütün eserleri beğenerek dinlediğiniz müzisyenler vardır. Benzer durum çeviri eserler için de geçerlidir. Çeviri bir eser elinize ulaşmadan önce çeşitli aşamalardan geçse de sözcük seçimlerinden veya anlatım şeklinden çevirmenin kendine özgü üslubunu mutlaka tanırsınız. Eğer üslubunu beğenirseniz, kendinizi bir anda o çevirmenin çevirilerini takip ederken bulabilirsiniz.
Çoğu zaman yalnızca kurgusal yönüne odaklandığımız edebiyat ve sinema eserlerinde gerek geçmişin gerekse içinde bulunduğumuz dönemin toplumsal, kültürel veya ideolojik durumuna ilişkin izler bulabiliriz. Nitekim pek çok edebî metin ve sinema filmi bu görüşü destekler niteliktedir.
Türkçeye “Sırlar Kitabı” şeklinde çevrilmiş olan, 2019 Fransız yapımı Les Traducteurs (Çevirmenler) isimli filmi ele alalım. Yönetmenliğini Régis Roinsard’ın üstlendiği bu gizem ve gerilim filmi yazar-editör-çevirmen ilişkisini, çevirmenlik mesleğinin fark edilmeyen yönünü, edebî eserlerin ve çevirilerinin piyasaya sürülme sürecini sürükleyici bir kurguyla beyaz perdeye taşır. Dikkatli bir seyirci için film, sıradan bir gerilim hikâyesinden çok daha fazlasını sunarak çeviri sürecine dair birtakım önemli detayları gün yüzüne çıkarır.
Filmin ana konusu, dünya çapında büyük bir başarı yakalayan bir edebiyat üçlemesinin son cildinin aynı anda başka dillere çevrilmesidir. Bahsi geçen kitap için farklı ülkelerden dokuz çevirmen görevlendirilir ve bu çevirmenlerin çeviri süreci boyunca dış dünyayla hiçbir temas kurmaması için lüks bir malikâne tahsis edilir. Çevirmenlerin malikâne dışında herhangi bir şekilde birileriyle iletişim kurmasını engellemek amacıyla gerekli bütün güvenlik önlemleri alınır. Her şey yolunda görünürken, kitabın ilk on sayfasının gizemli bir şekilde internete sızdırılması ve kitabı sızdıran siber korsanın kendisine yüklü miktarda fidye ödenmediği takdirde kitabın devamını da ifşa etmekle tehdit etmesiyle işler tamamen kontrolden çıkar. Böylece film boyunca “Dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir ortamda çeviri işini kabusa dönüştüren çevirmen hangisidir?” sorusuna yanıt aranır.
Çevirmenin edebî eserlerdeki temsilini ele alan bir çeviribilim araştırmacısı, kurgusal eserlerde konu ve mekân seçimi kadar karakter seçimi ile karakterlerin eserlerde nasıl yansıtıldığının da önemli olduğunu belirtir (Tanış Polat, 2025, s. 706). Bu açıdan düşünüldüğünde, filmde izlediğimiz dokuz çevirmen sıradan kurgusal karakterler olmanın çok ötesindedir. Her biri, kendilerine has özellikleriyle gündelik yaşamda rastlayabileceğimiz tanıdık insan tiplerini ve onların iç dünyalarındaki çatışmaları simgeler. Bu karakterlerden biri, Danimarkalı kadın çevirmen Helene Tuxen’dir. Çevrilen kitabın bazı bölümlerinin sızdırılmasıyla birlikte, editör çeviri işini durdurup suçluyu bulmak için odaları aratır ve Helene’in odasında kendi el yazısıyla yazılmış müsveddeler bulunur. Bu, Helene’in sekiz yıldır üzerinde çalıştığı ama bitiremediği kendi romanıdır. Helene, iki aylık izolasyonun romanını tamamlamak için iyi bir fırsat olacağı düşüncesiyle çeviri projesine dâhil olduğunu belirtir ancak editör Helene’in el yazısı müsveddelerini “Madame Tuxen, siz de içten içe biliyorsunuz ki [roman yazma] yeteneğiniz yok” diyerek Helene’in gözleri önünde yakar. Gözünü hırs bürümüş editör, muhatabına yazı yazma yeteneği olmadığını herhangi bir dayanağı olmadan, açıkça ifade etmektedir. Peki, “Bir edebiyat metninin iyi olduğuna nasıl karar veriyoruz?” (Kurt, 2026, s. 14). Helene, başka bir yazarın “iyi” ve çok satan kitabını çevirirken, aslında kendi üretkenliğinin ve kendi hayalinin peşindedir. Buna rağmen, gösterdiği çaba ateşe atılmıştır. Hâlbuki “Edebiyat, doğru veya yanlışların değil, ihtimal, yorum ve hayallerin dünyasıdır.” (Kurt, 2026, s. 14). Bu bağlamda, Helene’in sekiz yıllık emeğinin küle dönüşmesi, onun kendi ihtimallerinin de yok edilmesi olarak yorumlanabilir.
Filmdeki bir diğer çarpıcı karakter Rus çevirmen Katarina Anisinova’dır. Katarina, kitapta çevirdiği ana karakter “Rebecca” ile derin bir bağ kurması açısından filmin en dikkat çekici karakterlerinden biri olarak öne çıkar. Çevirmenin yazarla ve karakterle kurduğu bu bağ, edebiyatın ikna gücünün bir yansıması şeklinde düşünülebilir. Nitekim Katarina, bu çeviri işini basit bir görev olarak görmediğini, aksine bu projede yer almanın kendisi için bir onur olduğunu her fırsatta dile getirerek çevirdiği esere olan bağlılığını ifade eder.
Edebiyatın dünyası, doğrunun veya yanlışın ötesinde, yeni söyleyiş biçimlerinin dünyasıdır. İyi bir edebî ürünün ortaya çıkmasında yazarın, okurdan önce kendini ikna etmesi gerekir, nitekim “Yazarını ikna etmeyen bir metnin okuru ikna etmesi neredeyse imkânsızdır.” (Kurt, 2026, s. 31). Her yazarın bu yolda kendine özgü tercihleri vardır ve samimiyet, yazarın yarattığı kurgusal gerçekliğe önce kendisinin inanmasıyla başlar (Kurt, 2026, s. 32). Bu açıdan Katarina, bu kurgusal gerçekliğe o kadar derinden inanır ki, çevirmen kimliğinin sınırını zorlayarak çevirdiği karakterin deneyimlerini birebir yaşamaya, hissetmeye çalışır. Çeviribilim araştırmacısı Judy Wakabayashi (2011), ele aldığı bir çalışmanın “Translatorial (non-)identification with the author” (Çevirmenin yazarla özdeşleş(eme)mesi) başlıklı bölümünde bu durumu, kurgusal metinlerde yer alan çevirmen kahramanların, kimi zaman yazarın düşünce dünyasına ve zihninin derinliklerine istemli veya istemsizce nüfuz etmeye çalıştığını belirterek açıklar (s. 92). Katarina’nın çevirmen olarak bu tutumu, yazarın zihnindeki “Rebecca”yı öncelikle kendi ruhunda sonra da başka bir dilde yeniden var etme çabası olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, Les Traducteurs, seyirciye bir yandan sürükleyici bir gerilim hikâyesi sunarken diğer yandan çevirmenlerin iç dünyasına ayna tutmaktadır. Bu yazıda dokuz çevirmen arasından yalnızca Helene ve Katarina isimli karakterleri ele alarak sinemada edebî eser çevirisi özelinde çevirmenin temsiline dair bir perspektif sunmaya çalıştım. Hem sinema ve edebiyatı sürükleyici bir kurguda bir arada görmek, hem de gündelik hayatınızda okuduğunuz edebî eserlerin çeviri süreçlerine dair fikir sahibi olmak isterseniz, bu filmi mutlaka izleme listenize eklemelisiniz.
Kaynaklar
Judy Wakabayashi (2011) Fictional representations of author–translator relationships, Translation Studies, 4(1), 87-102, https://dx.doi.org/10.1080/14781700.2011.528684
Kurt, Mustafa. (2026). Yazma Arzusu. Yaratıcı Yazarlık ve Metin Yazarlığı. Çolpan Kitap.
Tanış Polat, N. (2025). İshak Reyna’nın Azınlık. Bir Hâl Tercümesi romanında çevirmen kimliği. Turkish Studies- Language, 20(1), 701-718. https://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.78284




